HANGİSİ HUMEYNİ GİBİ YURDA DÖNECEK: GÜLEN Mİ UZAN MI?

Artık iyice emin oldum ki Toplum mühendislerinin bir laboratuarı oldu Türkiye. Yapmak istediklerini önce ülkemizde deniyorlar sonra başka yerlerde uygulamaya koyuyorlar.

Nasıl bu kanıya vardım? Tabi ki yaşadıklarımdan. Son otuz yıla, hele de son bir yıla öyle şeyler sığdı ki anlamakta, algılamakta ve yorumlamakta acizim. Onu bırakın, böyle giderse toplum olarak beynimizin sigortaları atacak, anakartı yanacak ve galiba hepimize bir çip takıp dolaştıracaklar.

Fazla değil son bir yıla dönelim:

-Samanyolu TV Hükümet aleyhine yayınlara başladı.

-AKP’liler Samanyolu TV önünde protesto gösterisi yaptı.

-Hakan Şükür muhalif oldu.

-Ayakkabı kutuları ortaya çıktı.

-Kılıçdaroğlu bozkurt işareti yaptı.

Liste uzun. Gördüklerimizin ne kadarını hazmedebildik, ne kadarını analiz edebildik bilmiyorum. Fakat gelecek bir yıldan endişeliyim. Artık şaşırmak istemiyorum. Herkesin nerede olduğu, tarafı belli olsun istiyorum.

Geçen gün aklıma geldi. Bundan birkaç yıl önce Fethullah Gülen’in Humeyni gibi ülkeye döneceği söyleniyordu, şimdi iadesi isteniyor. Hakkında kırmızı bülten de çıkarıldı mı bilmiyorum. Kısacası şu an itibarıyla, Humeyni gibi değil Horzum gibi dönmesi mümkün. Kendisini milyonlar değil polisler karşılayacak büyük ihtimalle.

Peki, bir zamanlar mitinglerindeki döneri yemeğe binlerin koştuğu, partisi barajı zorlayan ve şu an kırmızı bültenle aranan Cem Uzan Humeyni gibi dönebilir mi?


Burası Türkiye, her şey mümkün.

”ALO ARKADAŞ” HATTI CEVAP VERMEDİ!

Hiçbir zaman para biriktiremediğimden, “para biriktirmek mi, insan biriktirmek mi” tartışmalarında “insan biriktirmekten” yana oldum hep.

Gerçekten ömrüm boyunca insan biriktirdim ben. O nedenle kendimi çok zengin sayarım ve onların sayesinde de güzel bir hayat yaşıyorum. Bilinçli ve planlı olmasa da her meslekten, her alandan arkadaşlarım-dostlarım vardır ve onlar sayesinde karşılaştığım sorunları kolayca aşarım.
Aşamadığım sorunlarla ilgili olarak da beni dinleyen, sorunlarla baş etmeme yardım eden dostlarım da vardır. 112 Acil Servis derim ben bu arkadaşlara. Hemen telefona sarılırım ve yardım alırım onlardan.

Fakat geçen gün karşılaştığım bir problemle ilgili olarak bir arkadaşımı aradım. Sorunumdan biraz bahsettim. O ise “hemen çıkmam lazım sonra konuşuruz” diyerek kapattı telefonu.

Tabi ki çok fena bozuldum. Zira ben alışmamışım sorunlarımla baş başa kalmaya. Daima bir arkadaşın dostun yardımıyla hemen sorunu aşma yoluna gitmişim. Arkadaşım uzun süre telefonla bana dönmedi. İnternette de görünmedi. Kızgınlığım giderek arttı. Zira o konuda bana yardımcı olabilecek başka arkadaşım da yoktu.

Kendi kendime hem sorunumu çözmeye çalıştım hem de arkadaşa kızdım. Sabaha kadar yatakta dönüp durduktan sonra ertesi günü sorunu yaşadığım kişiyle doğrudan görüştüm ve problemi hallettim.


Ertesi gün iş işten geçtikten sonra arayan arkadaşıma da, “ 112 acil servis cevap vermeyince taksiye atlayıp hastaneye uzman doktora gittim” dedim.

BUNDAN SONRA HERKES KENDİ TOPLANTISINA MI KATILACAK?

Sonunda beklenen olmuş ve Başbakan Danıştay’ın 146.kuruluş yıldönümü toplantısında konuşan Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’na “edepsizlik yapıyorsun” diye tepki göstererek salonu terk etmiş.

Ülkemizde belli aralıklarla cumhurbaşkanı, hükümet ve askerler MGK toplantılarında bir araya geliyorlar, cumhurbaşkanı ile başbakan da haftalık görüşmelerde bir araya geliyorlar. Zaman zaman bu toplantılarda tartışmaların olduğu basına yansıyor.

Bildiğim kadarıyla, hükümet ve yüksek yargıyı bir araya getiren böyle bir mekanizma yok ve yargı üyeleri sorunlarını bir araya geldikleri Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay’ın düzenlediği toplantılarda dile getiriyorlar. Son zamanlarda bu eleştirilerin dozunun arttığı ve hükümet üyelerince dile getirilmekteydi.

Bu olaydan sonra ne olacak? Çözüm basit: nasıl yüksek yargı üyeleri partilerin kongrelerine, mitinglerine ve gurup toplantılarına katılmıyorsa hükümet üyeleri de yüksek yargının toplantılarına katılmaz olur-biter. Herkes  kendi toplantısına katılır ve bir problem de kalmaz.

Peki, sorunlar ne olacak? Daha önemlisi, devlet büyükleri kendi aralarında konuşamaz tartışamazken vatandaş birbirine nasıl tahammül edecek?


SON MODEL CEP TELEFONU BASTONA YENİLDİ!

Teknoloji gelişti. Küçücük bir telefona çok şey sığdı: telefon, müzik seti, fotoğraf makinesi, kamera, bilgisayar vs. Fakat teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin yetişemediği yerler de var. İşlevi ne kadar artarsa artısın bize yetemediği de oluyor.

Efendim, bugün okuduğum bir habere göre, belediye otobüsünde bir adam, son model cep telefonu ile yanındaki kadınla selfie çekeyim derken  yanında ayakta duran kadının kocasına suçüstü yakalanmış.

Koca, teknolojiden yararlanmak yerine eline aldığı bir başka yolcunun bastonu ile adamı bir güzel döverek hastanelik etmiş.

Düşündüm de o kadar para verip cep telefonu almışsın, her şeyi yapabiliyorsun ancak bir bastona yenik düşüyorsun. Ne dram.

Demem o ki, teknolojiyle haşır neşir bir nesil var ve onunla vakit geçiriyor ve her şeyi onunla çözmeye çalışıyorlar. Bu haber onlara ders olsun.


Teknoloji her yerde her zaman işe yaramaz. Onu yerinde kullanmadığınız taktirde ilkel bir alete karşı işe yaramadığı da olur.

MERAKLISINA:
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26384131.asp

DEMİREL’İ ARATMAM MERAK ETMEYİN!

Olmaz demeyin, nasıl ki 90 yıldır bir Onuncu Yıl Marşı daha yazamadık, cumhurbaşkanlığı seçimi için de aday bulamadık yeniden Demirel’in peşindeyiz.

Önce bir araştırma şirketi sahibi açıkladı: Erdoğan’a karşı kazanma şansı en yüksek adaylar, Sadettin Tantan, İlhan Kesici, Hüsamettin Cindoruk ve kabul etmesi halinde Süleyman Demirel diye.

Ardından Demirel’in tekrar aday olması için sesler yükselmeye başladı.

Vah zavallı ülkem. Her cunhurbaşkanlığı seçiminde bunalıma giren, bir türlü seçimi normal akışında yapacak siyasi olgunluğa erişememiş ülkem.

Demek yine cumhurbaşkanlığı için Erdoğan dışında aday bulamadık doksanı aşmış Demirel’e muhtaç hale geldik. O olmazsa da yine eskilerden Tantan, Kesici ve Cindoruk.

Yok mu bu ülkede gurur duyacağımız, cumhurbaşkanı olabilecek bir başkası?


Vallahi onu bunu bilmem, benim  de cumhurbaşkanlığı için şartlarım tutuyor. Demirel’i de aratmam. Haberiniz olsun.

NİJERYA’DA KAÇIRILAN KIZLARLA İLGİLİ İSLAM DÜNYASI NEDEN SESSİZ?

Yıllardır haberler aynı; kafa kesenler, kadın taşlayanlar, ölen karısına tecavüz izni veren fetvalar ve en son da Nijerya'da İslamcı Boko Haram örgütü tarafından 200'den fazla kız öğrencinin  kaçırılması ve kızların köle pazarında satılacağının açıklanması.

Tarafsız biri olarak nasıl görünüyor size Müslümanlar?

Nitekim Arkadaşım Levent Elpen Facebook’ta isyan etmiş:

-Nijerya'nın yobaz vahşileri Boko Haram örgütü, 12-13 yaşındaki kız öğrencileri toplu halde kaçırıyor ve sonra da televizyonlara çıkıp o kızları "köle pazarında satacaklarını" ilân ediyor. Bunlar "İslâmcı militan" olarak yaftalanıyor. Ulan, kız çocuklarını diri diri gömülmekten kurtaran İslâm nerde hani?

Sahi, İslam, kız çocuklarını diri diri gömülmekten kurtaranların dini mi yoksa 12-13 yaşındaki kızları kaçırıp satanların dini mi?

Kabul ediyorum, haberler doğru olmayabilir, abartılı ve maksatlı olabilir. Ki ben buna inanıyorum. Fakat neden bu haberlere İslam coğrafyasından tepki gelmiyor ve o kız çocuklarını kurtarmak için neden ABD heyet gönderiyor da Müslüman Ülkelerden çıt çıkmıyor?

Peki, bizim ekran  ulemaları ne yapıyor?

Onlar hala kurbanda hayvanın hangi damarlarının nasıl kesileceğini tarif etmekle meşgul.

KARŞIT GÖRÜŞ BİR TEK TÜRKİYE’DE Mİ VAR?

Ekranlarda gördüğüm ve çok imrendiğim bir sahne vardır: Beyaz Saray önünde zaman zaman insanlar toplanır ve ellerinde yazılı dövizlerle bir daire şeklinde dönüp dururlar. Gören, duyan var mı, dertlerini anlatabiliyorlar mı bilmem ama zaman zaman Türkiye’ye kadar duyulduğu da olur seslerinin.

Bizde bırakın Çankaya Köşkünün önünü, belli Anadolu şehirlerinde farklı ses çıkarmak, parti binası açmak bile mümkün değil: Karadenizde HDP ve doğuda MHP’lilerin sesini çıkarması mümkün değil. Hatta Kahramanmaraş Olaylarında ölenler bile öldükleri yerde anılamıyor.

Bugünlerde ise her akşam üniversitelerdeki “karşıt görüşlüler” arasındaki kavga görüntülerini izliyoruz haberlerde. Hele bu akşam izlediğim haberde, okuldaki bahar şenliğinde kavga çıkmış “karşıt görüşlüler” arasında. Şenlik ve kavga buluşmuş kampüslerimizde.

Kısacası, bırakın Anadolu kentlerini bizde daha üniversitelere gelmemiş farklı görüşlere saygı. Yıllarca dershanelerde ve okullarda her şeyi öğrettiğimiz gençlerimiz, henüz “karşıt görüşe saygı ve tahammülü” öğrenememiş. Bizim zamanımızda da öyleydi şimdi de öyle.

Her akşam ekranlarda ifade özgürlüğünden dem vuran demokrasi havarilerinden ise tıs yok. Onları geçtim, üniversite yönetimlerinden ve akademisyenlerden de ses yok.

Merak ediyorum, karşıt görüşlüler dünyada sadece bizde mi var ve bize mi özgü karşıt görüşlülerin çatışması?


Pardon, geçen akşam Ürdün Televizyonunda gördüm ekranda masayı parçalayacak kadar kavga eden iki gazeteciyi. Yalnız değiliz yani.

ÖCALAN MI ENGİN ALAN’I ÇIKARACAK YOKSA ENGİN ALAN MI ÖCALAN’I?

Nasıl bir ülkeyse burası, birbiriyle çatışan iki insanı yine aynı yerde buluşturmayı ve kaderlerini birleştirmeyi başardık. Tıpkı 12 Eylülde olduğu gibi.

Abdullah Öcalan da Engin Alan da şu an hapiste Yargıtay tarafından onaylanmış cezalarını çekmekteler ve çıkmalarına da daha uzun zaman var.

Bu arada 8 vekilden yedisi hapisten çıkınca Engin Alan’ın durumu tartışmalı hale geldi ve onu da çıkarmak için çareler aranmakta.

Bulunan ve seslendirilen en makul formül ise bir anayasa/yasa değişikliği yapılarak, “kesinleşmiş hapis cezalarını çekmekte olan milletvekillerinin cezalarının infazının dönem sonuna bırakılır” hükmünün getirilmesi.

Evet, bu formülle Engin Alan’ı hapisten çıkarmak mümkün. Fakat yapılacak bu düzenleme, ilk seçimde milletvekili seçilecek Abdullah Öcalan’ı da milletvekili seçilecek diğer hükmü kesinleşmiş mahkumları da  hapisten kolayca çıkarabilir

Artık Öcalan’ın “asılmamak şartıyla” Türkiye’ye teslim edildiğini bilmeyen yok. Nasıl verilen bu söz Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde idam cezası kaldırılarak yerine getirildiyse, Öcalan’a affın da Engin Alan’ı hapisten çıkarmak bahanesiyle yerine getirilmesi de mümkün.


Söylediklerim çok mu komplocu? O halde söyleyin bakalım, Mustafa Balbay mı hapisteki BDP’li vekilleri çıkardı yoksa BDP’liler mi Balbay’ı?

GÖĞSÜNÜ GERE GERE KİTAP OKUMAK

Kimse kusura bakmasın, kitabın benim için bir kutsallığı var. Okumayı sahip olmayı severim.Doğal olarak da kitap ile ilgili haberlere de kulak kabartırım.

Şimdiye kadar kitapla ilgili bir sürü saçma-sapan habere sessiz kaldım ancak bugün okuduğum bir haber beni çileden çıkarttı.

Efendim, Pantolonsuz metro yolculuğu, yastık savaşı gibi sıra dışı eylemlere ev sahipliği yapan New York’ta, bu kez de üstsüz kitap okuma eylemi yapılmış. 

Kendilerini 'Üstsüz Kitapseverler’ olarak nitelendiren bir grup, üstsüz, Central Park’ta kitap okumuş. Kitap okumanın seksi olduğunu göstermek ve çıplaklığın yasal olduğu New York’ta bu haklarını kullanmak istedikleri için, ’Kitapları değil, sutyenleri yak’ sloganı ile böyle bir girişimde bulunduklarını belirten ’Üstsüz Kitapseverler’, eylemlerini geleneksel hale getireceklerini söylemişler.

Haberin tek dişe dokunur kısmı, “kitapları değil sütyenleri yak” sloganı kiş o da ne kadar işe yarar bilinmez.Bir de neden bu eyleme erkeklerin katılmadığı haberde belirtilmemiş.

Kitapla ilgili medyada yer alan haberlere ve sosyal medyadaki paylaşımlara bakıldığında anladım ki, kitap okunarak yararlanılacak bir şey olmaktan çıkmış, kitap okuduğunu göstermek işe yarar hale gelmiş.
Örneğin ülkemizde en iyi kitap 1-2 baskı yapar yaklaşın 3-5 bin satarken, facebooktaki kitapla ilgili guruplara üye olanlar ortalama otuz bin civarında.

Ya da bir belediyenin otobüs durağına kitaplık yapmasını beğenenler de kitap okuyanlardan kat kat fazla.
Ben de bu işe akıl sır erdiremiyorum. Örneğin, durakta en fazla yarım saatini geçiren bir kişi kitabı bitiremeyeceğine göre kalanını ertesi gün mü okuyor? Ya da ertesi gün aynı kitabı orada bulabiliyor mu? O belediyeler neden güzel bir kütüphane yapmıyor mesela?

Veya kitap çıplak okununca daha mı akla giriyor daha anlaşılıyor?

Bir kitapsever olarak kitapla ilgili bu tür haber ve paylaşımları hoş görmüyorum. Daha da ötesi kitaba hakaret olarak görüyorum.Gerçek kitapseverlerin ve okuyucunun da de bu tür haberleri hoş gördüğünü de sanmıyorum.


Okumuyorsunuz, okutmuyorsunuz bari kitabı rahat bırakın.Kitabın imajına ve işlevine zarar vermeyin!

SEÇİM DÜĞÜNÜ YAVAN OLUR!

Bir vatandaşımız, 10 Ağustos günü oy verme süresince ve oy verme işlemi sona erdikten sonra nişan-düğün yapılıp-yapılamayacağını Yüksek Seçim Kuruluna sormuş. YSK da aldığı kararda, seçim günü uygulanan seçim yasaklarından bahsederek yasaklara uymak kaydıyla nişan ve düğün yapılabileceğine hükmetmiş.

Tabi açıklama uzun. İçinde yasa maddeleri ve nelerin yasak olduğu hatırlatılmış. Anladığım kadarıyla kurul doğrudan “nişan veya düğün yapılabilir” demek yerine seçim günü uygulanan içki satış ve içme yasağı ile silah taşıma yasaklarını hatırlatarak vatandaşı uyarmak istemiş.


Kısacası, içmeyeceksen, eğlenmeyeceksen ve de havaya sıkmayacaksan düğün veya nişan yapabilirsin, demiş. Yani “seçim düğünü yavan olur” demiş bir anlamda.