ERKAN'IN YERİ'NE HOŞ GELDİNİZ! 
                               
Yıllardır yazmış olduğum, bir kısmı değişik yerlerde yayınlanmış, deneme, hikaye türü yazılarımla çekmiş olduğum fotoğraflarımı ve yaptığım röportajları yayınlıyorum.
Eleştirilerinizi bekliyorum. 
R.Erkan SEZGİN
İLETİŞİM: rerkansezgin@hotmail.com

AÇIK OTURUM MU ÜNİVERSİTE REKLAMI MI?

Eskiden, bazı konularda konunun uzmanı olarak Türkiye’nin en iyi üniversitelerinin hocaları çıkardı ekrana.

Şimdi ise, her konuda, özel üniversitelerin aynı hocaları çıkıyor. Sanıyorum üniversitelerin gizlice reklamı olsun diye.

Fakat demin baktım, özel üniversitelerin kontenjanları, devlet üniversitelerinin iki katı oranında boş kalmış.

Sanırım reklam ters tepmiş:

-Çocuğumu her konuda ahkam kesen bu yalaka hocalara üstelik para verip okutacağıma evde oturturum daha iyi, demiş veli.

SANA MİNNETTARIM ALİ ŞEN!

Çocukluğumuzda Cemil Turan sayesinde Fenerbahçeli oldum ancak nasıl her şey çocuklukta kaldıysa benim de Fenerli mutlu günlerim de çocuklukta kaldı. Cimbomlularla girdiğim iddiaları kaybedip yemek ısmarlamalar mı dersin sürekli hayal kırıklıkları mı dersin zor yıllardı.


Arada para gücüyle oluşturulan toplama takımlarla kazanılan şampiyonluklar da cimbomun Avrupa başarılarının gölgesinde kaldı.


Hepsine katlandım da Ali Şen’in ukala, kavgacı ve üstten bakan tavrına katlanamayarak feneri bıraktım. Hatta futbolla izleyici olarak bağımı da tamamen kestim.(Başka bağım da yoktu zaten)


Şimdi bakıyorum da duruma, kırk yıl düşünsem Ali Şen’e teşekkür edeceğim aklıma gelmezdi!

ZİYARETÇİYE ÇEREZ GÖNDEREN SİTELER!

Size de oluyor mu bilmem ama epeydir internette yeni bir sayfayı ziyaret ettiğimde ilk olarak karşıma çıkıyor; çerez politikamızı okuyun, çerez bildirimi vs.

Sayfayı açınca karşımıza çıkan ilk kelime çerez olunca insan umutlanıyor, “ödül olarak çerez gönderecekler herhalde” diye. Hele de bira içiyorsanız.

Bugün yine karşıma çerez çıkınca merak ettim araştırdım. Ziyaret ettiğimiz sayfaların bilgisayarımıza yüklediği dosyalarmış ve orijinali “cookie” kelimesiymiş.

Fakat onu da Google çeviri programına yazdığımda, anlamı “kurabiye” çıktı.

Birisi, sitelerin bilgisayarımıza yüklediği dosyalara verilen cookie kelimesini kurabiye yerine çerez diye çevirince başımıza geliyor bunlar. Kurabiye dese bu kadar ilgimi çekmezdi.

Kısacası, bilgisayarı ve interneti başkası icat eder, deyimlerin ismini de bir başkası çevirirse olacağı bu. Her şeyi başkasından bekleyen ve kendisi bir şey yapmayanın sonu bu.

Daha çok beklersin bilgisayar başında, biri biranın yanına çerez gönderecek, diye

EMEKLİYE ZAM ÜSTÜNE ZAM!


Çalışırken farkında değildim, algıda seçicilik herhalde. Siz farkında mısınız bilmiyorum ama bu ülkenin gazete ve internet sitelerinde her gün aynı haber var: emekliye zam!
Yanında da mutlaka deste deste para resmi.

Ha, bazen değişik versiyonları da yok değil:

-Emekli maaşı zamlı yatacak!

-Emekli zamma doyacak!

-Emekliye zam üstüne zam!

Üşenmiyorum hepsini de okuyorum. Yazılanlar yalan değil ama güncel de değil. Enflasyon şu olursa şu kadar zam gelebilir vs.

Haber her gün yayınlanıyor ancak emekliye yılda iki defa zam geliyor. Hadi hakkını yemeyelim iki defa da ekstre (haber olabilecek nitelikte) ilave zam gelmedi değil. Banka promosyonu ve bayram ikramiyesi. Daha sırada ek gösterge zammı da var.

Yani her biri için otuzar gün haber yapılsa bile geriye kalan ikiyüz gündeki haber boşuna.

Fakat ülkedeki on milyon emekli, bu haberleri (benim gibi) her gün tıklasa, yayınlayan için mantıksız değil bu durum. Sonuçta nasılsa zam geliyor bir gün. Her gün gelmesi şart mı?

Şart olsa bile, her gün iğneden ipliğe her şeye geliyor zam. Yine de yalancı sayılmaz basınımız.

MUSKAYI BULAN NE YAPMALI?


Bugün baraj suları çekilince ortaya çıkan muskalarla ilgili haberi okuyunca eski bir endişem depreşti. O nedenle dikkatli okudum haberi belki yararlanırım diye.

Efendim, hıdrellez sabahı balkona çıktığımda a4 büyüklüğünde bir kâğıt buldum. Üzerinde, aşk, sağlık, para ve mutluluk yazıyordu ve kâğıdın tam ortasında da bir ev ve bahçesinde ağaçlar çizilmişti.

Geleneğe göre, hıdrellez gecesi dilekte bulunmak ve dileklerin yazıldığı kâğıtların bir gülün dibine gömülmesi gerekiyordu.

O nedenle kağıdı görünce tereddüde düştüm; dilekler benden dileniyor olamazdı zira bunlar bir fincan tuz gibi bir komşudan istenebilecek şeyler değildi. Muhtemelen yazılırken rüzgarın etkisiyle bizim balkona düşmüştü. Ancak bunu bulanın bir gülün dibine gömmesi halinde ise kimin için gerçekleşeceği de meçhuldü.

Fakat çöpe atmaya da gönlüm elvermedi, bir komşunun isteklerinin gerçekleşmesine mani olmanın vicdan azabını çekerim, diye.

O kâğıt uzun süre mutfak masasının üzerinde süründükten sonra kayboldu.

Bugün bir gazetede,” baraj suyunun çekilmesi sonucu bir vatandaşın bir sürü muska bulduğu” haberini okuyunca aklıma geldi.

Benim gibi bu vatandaş da bulduğu muskaları ne yapmalı?

Değerli hocalarımız konuya bir açıklık getirirlerse memnun olurum ve ben de gelecek Hıdrellezde yine balkonumda kâğıt bulursam onların fetvaları doğrultusunda işlem yaparım.


NİKAH ŞAHİDİN KİM SENİN?


Bugün okuduğum haberlere göre, Kılıçdaroğlu’nun oğlunun nikâh şahitliğini 3 eski CHP Genel Başkanı, yine bir bakan yardımcısının evlenen oğlunun nikah şahitliğini ise 5 eski bakan yapmış.

Düşünüyorum da, evlenmek, çocuğunu evlendirmek veya sünnet ettirmek insan hayatının çok önemli anlarıdır ve özeldir.

Normalde nikâh şahidi, evlenen çiftlerin çok sevdiği veya değer verdiği arkadaş veya aile büyüklerinden seçilir.

Yukarıda evlenen çocuklar ise, belki de nikah şahitlerini ilk defa görüyorlar ve eminim babalarının da en sevdiği kişiler değildir şahit yaptıkları kişiler.

Ne var ki protokol var, kurallar var, kırılamayan önyargılar var. Bence en önemlisi de özel hayatla işi ayıramamanın beceriksizliği var.

Acıdım vallahi babalara ve de çocuklarına!

FACEBOOK YAŞLILARIN YERİ Mİ?


On yıl önce “fakülteden arkadaşların fotoğrafları var, senin de var” denilerek facebooktan sosyal medyaya giriş yaptım. Burada yazı yazmaya başladıktan sonra blog açma ihtiyacı hasıl oldu ve faceboktan sonra bir de blogum oldu.

Daha fazla insana ulaşmak için de Milliyet Blog ve Radikal Bloga da katıldım. Adından yazarkafe.
“Erkan Abi, kısa cümlelerle binlerce insana ulaşıyorsun, twitter tam sana göre” sözü üzerine Twittere, “sen çok fotoğraf yayınlıyorsun, mutlaka instagrama üye olmalısın” sözü üzerine de instagrama dahil oldum.

Hafızama çok güvendiğim için de hepsine ayrı şifre verdim. Baş edemeyince de birleştirmeye başladım ancak bu sefer de bazılarından gelen “şifrenizi değiştirmelisiniz” uyarıları ile iş arapsaçına döndü.

Bir yazı veya fotoğraf yayınlayacaksınız doğal olarak sırayla hepsinde yayınlamak gerekiyor. Öbür taraftaki arkadaşları bundan mahrum etmemek gerek. Bazen birinde yayınladığınızı diğerlerinde de otomatik yayınlayabiliyorsunuz ancak hangisinin hangisini yayınladığını unutmamak gerekiyor.

Tabi iş yayınlamakla bitmiyor. Buralarda başkalarının paylaşımlarını görmek değerlendirmek tepki vermek de gerekiyor.

İnanın bazı günler sabahtan öğleye kadar sadece sosyal medyayı takip etmekle geçti vaktim. Başka işler yapmaya, yazı yazmaya-fotoğraf çekmeye zaman kalmadı. Hatta insanın gündelik hayatını sürdürmesi bile tehlikeye girer oldu.

Bütün bunlar bir tarafa beni asıl üzen hayal kırıklığına uğratan, sosyal medyanın insanları ve insan ilişkilerini getirdiği hal oldu. Koskoca kelli felli yazarlarımızın “kitaba gel vatandaş” tezgahtarlıkları, “bak beni beğenmişler” övünmeleri, insanların küçük şöhretlerini artırma çabaları ve bu uğurda düştükleri komik durumlar beni gerçekten yıprattı.

Zaman zaman “sosyal medya izni” kullansam da çözüm olmadı. Ben çözüm peşindeyken önce radikal blog kapandı, ardından milliyet blogdan “uğradığım sansür” nedeniyle ben ayrıldım. 
Twitterde takip ettiğim kişi ve sayfaları facebookta takip ederek twitteri kapattım sonra da instagramı.

Şimdi sadece blogum ve facebook hesabım kaldı. Bu gerçekten de büyük bir rahatlık yarattı bende. Yazmaya ve okumaya da daha çok zamanım kaldı. Neticede bir atımlık barutumuz var. Onu da görmek isteyen buralarda da görür değil mi?

“Facebook yaşlıların yeri” diyenleri duyar gibiyim. Olsun, neticede facebookta on yılımızı doldurduk, siz de twitterde on yılınızı doldurunca oraya da yaşlı yeri diyecekler. Bunun sonu yok, bundan da kaçış yok.

BU YEREL SEÇİMLERDE BEN YOKUM!


On yaşımda ayrıldığım memleketimde onbeş yıl (üç dönem) aynı kişi belediye başkanlığı yaptı. Bu sürede dişe dokunur hizmet olarak bir tek mezarlık yaptı. Seçimleri kaybedince de ilk kendi gömüldü. Bundan da anlıyoruz ki bu tek hizmeti de kendisi için yapmış.

Hal böyle olunca ve de memleket hasreti ağır basınca belediye başkanı olmaya karar vermiştim. Kimseye söylemedim ancak bunun için ciddi ciddi hazırlandım. Projeler, konuşmalar vs. Göreve gittiğim her yere de baktım, memlekete yapabileceğim bir şey var mı diye.

Neticede bu düşüncem gerçek olmadı ve üç dönemden sonra başka biri başkan oldu. Ondan sonra da başka partiden başka biri.

Fakat her ikisi de öyle hizmetler yaptı ki içimden “iyi ki ben başkan olmamışım da memleketim bu hizmetleri kazanmış” dedim.

Hayır,” bu iki başkan çok iyi hizmetler yaptılar, en iyisi bunlar” demiyorum asla. Sadece “benden daha iyi hizmet yaptılar, benim aklıma gelmeyecek, hayal edemeyeceğim şeyler yaptılar” diyorum. Bir nevi “Germencik’i Allah korumuş” kısacası.

Ancak aynı şeyi ülkem için söyleyemiyorum maalesef; “Cumhurbaşkanlığı için şartlarım tutuyordu, beni seçmediniz, çok arayacaksınız” demekle yetiniyorum şimdilik.

DOKTORUMU DEĞİŞTİR ALLAHIM!


Geçen gidişimde, bir teyze, sağlık ocağının yardımcı hizmetler personeline sitem ediyordu:

-Bir türlü halletmedin işimi.

-Az sabret, öbür tarafa taşınalım, halledeceğim. Ekimde taşınıyoruz. Doktor sayısı üçe çıkacak. O zaman seni ötekine vereceğim.

-Aman aynısı olmasın da kim olursa olsun. Bir türlü değiştiremedim şunu. Her namazdan sonra dua ediyorum yaradanıma, “doktorumu değiştir Allahım” diye.

Ben teyzenin dileğini çok içten buldum ancak doktorunu değiştirmek için neden sağlık müdürlüğüne başvurmak yerine sağlık ocağının müstahdeminden medet umduğunu anlayamadım.

Bugün yine tansiyon ilacımı yazdırmak için sağlık ocağına gittim. Kimlik numaramı girmemle adımı ekranda görmem bir oldu. Hemen ilacımı yazdırıp çıktım. Anladım ki bekleme salonunu dolduranlar ve koridorda ayakta bekleyenler diğer doktorun hastaları. Eskiden de iki doktor için sıra bekleyen hastalar arasında bir fark vardı ancak bu kadar değildi.

Efendim, bizim sağlık ocağında iki doktor var. İkisi de kadın ve hemen hemen aynı yaştalar. Bizim doktor izinli olduğunda birkaç defa diğerine muayene olmuşluğum da var. Ellidört yıllık hayat ve hasta tecrübesi ile konuşursam, ikisi arasında bana göre hiçbir fark yok. Fakat neden insanlar diğerine muayene olmak için saatlerce sıra beklemeyi tercih ediyorlar ve hatta her namazdan sonra yaradana dua ediyorlar anlamıyorum.

Ha, anlamadığım bir de kendi tavrım; her gidişinde sıra beklemeden doktoruna muayeneni oluyorsun, diğeri ile arasında da bir fark görmüyorsun. O halde sana ne birader, milletin neden diğer doktorun önünde sıra beklediğinden?