ERKAN'IN YERİ'NE HOŞ GELDİNİZ! 
                               
Yıllardır yazmış olduğum, bir kısmı değişik yerlerde yayınlanmış, deneme, hikaye türü yazılarımla çekmiş olduğum fotoğraflarımı ve yaptığım röportajları yayınlıyorum.
Eleştirilerinizi bekliyorum. 
R.Erkan SEZGİN
İLETİŞİM: rerkansezgin@hotmail.com

UÇURTMANIZI UÇURACAK BABANIZ OLSUN!

İzmir’de Buca-Gölet’te uçurtma şenliği vardı. Oğlum ve babası olmayan bir arkadaşı ile birlikte biz de katıldık.

Önce oğlumunkini sonra da arkadaşının uçurtmasını uçurdum ve iplerini sıkı tutmalarını tembih ederek ellerine verdim. Daha önce kaçan uçurtmanın elde kalan ipini de eklediğim için en yükseğe çıkan uçurtma bizimki oldu.

Tam bir sigara yakıp dinleneyim derken bizim uçurtmayı gören kadınlar etrafımızda toplandı:

-Beyefendi, bizimkini de uçurur musunuz, biz beceremedik!

Sırayla diğer çocukların uçurtmalarını da havalandırdım. Bu sırada hikayelerini de dinledim:

-Bizimki rahmetli oldu!

-İzin alamadı oğlum!

-Babası hasta gelemedi!

Şenliğin düzenlediği alanda, birçok uçurtma havalanmışken bunun birkaç katı için uçurma çabası devam etmekteydi. Anneler, anneanneler, babaanneler yanlarındaki çocukları sevindirmek için canla başla uğraşmaktaydı.

Ben sıradakilerin uçurtmasını uçurmaya çalışırken baktım bizimkisi düşüyor. Telaşla oğlumdan ipi alıp hızlı hızlı çekmeye çalışsam da kurtaramadım uçurtmayı ve biz elimizde kalan ipi makaraya dolayarak evimize döndük.

Fakat oğlum benim kendi uçurtmasını bırakıp başka çocuklara yardım etmeme kızmadı. Bir çocuğun uçurtma uçuracak babasının yanında olmasının ne demek olduğunu anlamıştı çünkü.

Evet, bugün Babalar Günü.


Bütün çocuklara, babalarıyla uçurtma uçuracakları nice babalar günü geçirmelerini dilerim.

SU İSTEYENE TOKAT!

12-13 Yaşlarında, yaz tatili dönüşü yatılı okula giderken, otobüsün en arkasındaki beşli koltuktayız. Yanımda bir dede, gelini veya kızı ile torunları oturuyor. Bir süre sonra çocuklardan biri “susadım” dedi.

Der demez, dede çocuğun ağzına yapıştırdı tokadı ve çocuk sustu.

Bir süre sonra çocuk yine bağırdı “susadım” diye yine yedi tokadı.

Ancak yediği tokat bir türlü çocuğun susuzluğunu gidermediği için belli aralıklarla bu olay yol boyu devam etti.

Bu arada otobüsün muavini önümüzdeki dolaptan diğer yolculara su taşımaya devam etti.

Yani, susayanın su istemesi normal, muavin de isteyene getiriyor ayrıca para da almıyor. Bu nedenle ben de, olaya şahit olan diğer yolcular da hiç birimiz dedenin neden su istemek yerine çocuğa tokat attığını anlayamadık ancak hiçbirimiz de nedenini sormadığımız gibi olaya da müdahale etmedik.

Bugünlerde yaşadıklarımızı da bu olaya benzetiyorum ben:

-İşini isteyene tokat,

-Kadro isteyene tokat,

-Adalet isteyene tokat,

-Atanmak isteyene tokat,
Liste uzun.


Sanırsınız ki ülkeyi o dede yönetiyor.

SAYGISIZA SAYGI ÜZERİNE DE ALKIŞ!



İzmir’de bugün ilginç bir olay yaşanmış. Alaybey'den Mavişehir yönüne giden tramvayın makinisti, tramvay yolu üzerinde namaz kılan adama klakson çalmamış ve namazını bitirmesini beklemiş. Cep telefonu kamerasına yansıyan bu görüntülere toplumun birçok kesiminden de olumlu tepkiler gelmiş.

Görüntüleri sosyal medya hesabından paylaşarak olayın herkesçe duyulmasını sağlayan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar da, “İzmir ve Karşıyaka hoşgörünün ve çağdaşlığın kenti olduğunu bir kez daha gösterdi” diyerek tramvayın makinistine tavrından dolayı teşekkür etmiş.

Baktım, haberin altındaki yorumlarda da doğru dürüst bir tepki yok. O halde yine iş başa düştü demektir:

1-Öncelikle namaz kılan vatandaşın arabası var ve arabasını uygun bir yere park edip namazını kılabilirdi. O ne yapmış, çift gidiş-çift geliş anayolun bir şeridini arabasıyla kapatarak hem diğer sürücülere saygısızlık etmiş hem de o şeridi kullanan insanların can güvenliğini tehlikeye atmış.

2-Yetmemiş, bu sefer en az 500 kişinin bulunduğu tramvayın beklemesine ve dolayısıyla diğer tramvayların seferlerinin aksamasına neden olarak binlerce vatandaşın zamanını çalmış. Hem de tramvay yolunun yanında namaz kılacak daha geniş alanlar varken.

Makinistin adamı fark etmemesi durumunda olabileceklere değinmiyorum bile.

Hal böyleyken, ortada doğru yapılmış tek bir hareketin olmadığı bir olayda, adamı anlayışla karşılayan makinisti, belediye başkanını ve haberi bu şekilde veren medyayı kınıyorum. Ayrıca görüntülerdeki araç plakasından söz konusu vatandaşın bulunarak cezalandırılmasını istiyorum.

Geçen gün aynı tramvay, tramvay yoluna park etmiş bir arabayı beklemişti. Bugün de namaz kılan bir vatandaşı. Böyle giderse yarın neyi bekleyecek bilmiyorum.

Medeniyet, kurallara uymayı ve diğer canlıların(sadece insanlar da değil) haklarına saygı göstermeyi gerektirir.

Bizde böyle vatandaş, böyle makinist ve böyle belediye başkanları olduğu sürece daha çok bekleriz muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı.

BİRAZ DA HAYRIN DOKUNSUN!

Bülent Ersoy’un sesini ve şarkılarını beğenirim, diğer yönleriyle ilgilenmem. Ancak uzun zamandır medya öyle şeyleri sık tekrarlıyor ki görmemek duymamak mümkün değil:

-Bir oturuşta 35 sandviç yedi.

-Et sever.

-Marmaris’te şu kadar milyonluk koyu var.

-Kuaför kapattı.

-Gece yarısı mağaza açtırdı.

-Hindistan’a şu kadar valizle gitti, şu kadar bagaj parası ödedi.

Artık uzun zamandır şarkılarıyla ve hatta özel hayatıyla değil gözümüze soktuğu zenginliği ile anılır oldu Bülent Ersoy. Bu o kadar öyle ki belki de şarkılarından bihaber yeni nesile sorsak sadece “zengin” diyebilir onun için.

Kimsenin parasında pulunda gözümüz yok; Allah daha çok versin, herkese versin  ancak  yoksulluktan tarikat yurtlarına muhtaç olmuş ve orada yanan kızları var bu ülkenin. Ya da kendinin ekranlarda söylediği gibi ekmek parasına ve kalacak yere muhtaç sanatçıları da var.

Tamam, ben de yapılan yardımların reklamının yapılmasına veya yardıma muhtaç insanlarımızın medyada teşhir edilmesine karşıyım ancak yaşamın bir dengesinin olduğuna da inanırım.

Bugün Ayşe Arman’a verdiği röportajda, kendisinin star olduğunu ve bunu iyi yönettiğini söylemiş. Oysa star olarak lanse edilen insanların yaşantıları kadar sosyal sorumluluk projelerindeki rolleri de ön plana çıkarılır. Hem bu dengeden hem de starların örnek olma özelliğinden dolayı.


Evet, Sayın Ersoy, biz sizi uzun süredir şarkılarınızla değil harcamalarınızla, şatafatınızla ve zenginliğinizle görüyoruz medyada. Ve bunları gördükçe de “yediğin içtiğin senin olsun biraz da hayrın dokunsun insanlara” demekten kendimizi alamıyoruz.

NİŞAN TEPSİSİ DEVİR-TESLİM TÖRENİ!

Emekli olduktan sonra mevcut bilgisayarımı işyerine verdiğimden kendime yeni bir bilgisayar tedariki zorunlu oldu.

Epeydir yedek hard disklerde sakladığım yazı, fotoğraf ve videoları yeni bilgisayarıma yükleme ve düzenleme işiyle meşgulüm. 17.000 Fotoğrafı tasnif etmem de epey zamanımı aldı doğal olarak.

Bu işlemi yaparken de bir şey dikkatimi çekti. En büyük kız yeğenim Öznur, ailemizde yaşanmış ne kadar önemli tören varsa hepsinde aktif rol üstlenmiş; nişan törenlerinde tepsiyi o tutmuş, düğünlerdeki takı törenlerinde gelin-damat veya sünnet çocuğunun yanında durarak takı takanlara toplu iğneyi o vermiş, kına törenlerindeki kına tepsisini de  yaş günlerindeki pastayı da o taşımış, halaylarda başı o çekmiş vs.

Kısacası, ailemizin yükünü çekmiş bunca sene. Bayramlarda toplanan kalabalık ailemize çay ve yemek servislerini saymıyorum bile.

En son bu sene Yeğenim Ece’nin nişanında da tepsiyi onun tuttuğunu görünce kafamda şimşek çaktı. Düşündüm de bir kişiye bunca yük fazla; sekiz yaşında ağabeyimin düğününde toplu iğneyi veren de o otuz altı yaşında kuzeninin nişanında tepsiyi tutan da o.

Artık kızları boyuna gelmiş birinin bu işleri birine devredip başköşede yerini almasının zamanı geldi de geçiyor bile.

O nedenle aile bireyleri olarak bir karara vardık. Yakın zamanda bir törenle bu görevleri Öznur’dan alıp büyük kızı Ela’ya vereceğiz. Nişan Tepsisi devir teslim töreni düzenleyeceğiz kısacası.

Ne yani, yeğenimin törenle kavuğunu devreden İsmail Dümbüllü’den ne eksiği var?

YAZIYORSUN DA METAFORUN GÜÇLÜ MÜ?

Bir çevirmen arkadaşımın “yazdıkların edebi değil, yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde” sözünün üzerinden yıllar geçti ve ben bu sürede 1300’e yakın yazı yazdım ve 1100 tanesini de yayınladım.

Yazdıklarım edebi mi yoksa yaptığım “had bilmezlik mi” bilemiyorum.

Bildiğim, okumanın benim için bir tutku, yazmanın ise en büyük hayalim olduğu. Bu o kadar öyle ki, gittiğim fotoğraf derneklerinde bile ilk sözüm “yazmak benim en büyük hayalimdir fotoğraf sonra gelir” olmuştur. Sağ olsun dernekteki arkadaşlarım da bunu anlayışla karşıladılar.

Tabi ki hayal etmekle kalmadım, yazmak üzerine kitaplar okudum. İlaveten, yazarların röportajlarını ve biyografilerini de okuyarak onların yazma serüvenlerinden kendime bir yön çizmeye çalıştım.

Yetmedi, Dilevi Yaratıcı Yazarlık Atölyesine devam ettim bir dönem.

Aldığım tepkilerden, hayatımda şiire ve sinemaya az yer vermemden dolayı yazdıklarımda bir “metafor eksikliği” olduğu kanaatine vardım.

Bunun için de önce kendime bir Şiir Antolojisi aldım. Film izlemek için de evimde teknik çalışmalarım devam ediyor. Bunlar benim “metafor yapma” yeteneğimi artırır mı yoksa bu yetenek doğuştan mı kazanılıyor bilemiyorum.

Ancak yazan ve yazmayı düşünen arkadaşlarıma da bu hususu hatırlatmak isterim:


-Yazıyorsun da metaforun güçlü mü?

YETİŞKİN ERGENLERE İYİ DAVRANALIM!

Bir insan doğar, büyür ve toplumda yer alma telaşına düşer. Genellikle de ergenlik döneminde. Dövmeler, yeşil saçlar ve diğer çılgınlıklar hep kendini ifade etme ve toplumda bir yer edinme çabasının tezahürüdür.

Toplum da (herkes aynı yoldan geçtiği için belki de) bu çabaları hoş görür. “Delikanlı” sözü de buradan gelir tahminim.

Ancak az sayıda insanda, bu” kendini ifade etme” ve “toplumda yer edinme” çabası ömür boyu sürer. Bu ya toplumda edindiği yeri beğenmeme ya da olduğundan fazla görünme çabasından kaynaklanır.
Bu durum daha çok “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sözüyle dışa vurulur.

Normal insanın böyle bir çabası yoktur. Edindiği yeri kabullenir ve kim olduğunu anlatma çabası içine girmez.

Hatta bazı insanlar, toplumda edindiği yeri veya kimliğini gizleme çabası içine girer. Bunun en yaygın görüldüğü yer emekliliktir. Kendini atarsın 11 Milyon insanın arasına ki arayan bulsun:

-Ne iş yapıyorsunuz?

-Emekliyim.

-Nereden?

-Memurluktan.

-Hangi kurumdan?

-…

-Göreviniz neydi?

Kişi kendini gizlemeye çalıştıkça karşıdakinin merakı artar. Çünkü karşısındakinin tavır ve davranışı kısacası karizması onu toplumun diğer fertlerinden ayırır.

Bunun aksi ise yetişkin ergenlerdir:

-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

-Şu yağları Türkiye’de sadece ben üretiyorum!

-Ben şu kadar öro sermeyeli firmanın müdürlüğünü yaptım!

Yani, bunları çay bahçesinin  veya tatil yaptığı otelin garsonuna, marketteki kasa kuyruğundakilere ve hatta bir devlet dairesinde söylemenin onlara ve sana ne faydası olabilir?

Evet, toplumda edindiği yeri özümsemiş tevazu sahibi insanlarla ömrünün sonuna kadar hala kimlik arayışında olanlar bir arada yaşıyor.

Eskiden bu “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyenlere çok kızardım.
Şimdi ise acıyorum.

O nedenle bu yetişkin ergenlere iyi davranalım diyorum. Tıpkı normal ergenlere davrandığımız gibi.

BİR ODUN DAHA VURAMADIN MI AZİZE!

Vatanım Sensin dizisinin dün akşamki bölümünde, Azize, Tevfik’ten su ister. Su doldurmak için arkasını dönen Tevfik’in kafasına oradan bulduğu odunla vurur ve kaçar. Biraz uzaklaşmadan arkasından yetişen Tevfik onu yakalar ve bağlar.

Sonrasında  olaylar Yunan Ordusunun gizli taarruzunu Ali Fuat Paşaya bildirmek üzere yola çıkan Azize ve Ailesinin yakalanması ve muhtemelen Generel Cevdet’in de deşifre olması ile neticeleniyor.

Oysa Azize Tevfik’e bir odun daha vursa, bağlasa hatta öldürse olaylar bambaşka seyredecek, belki de ülkenin makûs talihi değişecek ve Yunan Ordusu Polatlı’ya kadar varamayacak.(Ben söylemiyorum dizi öyle söylüyor)

Ya da Tevfik’i elinden vurabilecek kadar yetenekli sniper Yüzbaşı Yakup, tekrar ateş edip Tevfik’i vursa ve Azize’yi kurtarsa yine ülkenin kaderi değişecek.

Bizler kıdemli izleyiciler olarak artık  asıl kahramanların ya sezon finalinde ya da finalde öleceğini biliyoruz. Ancak Tevfik’i dizide tutmak için bu kadar da aklımızla oynamayın kardeşim.


Hani Immanuel Kant, “Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir” demiş ya bizler de dizi izleyicisi olarak artık kendi aklımızı kullanalım ve kendimizle bu kadar da alay ettirmeyelim.

Kısacası, dünyanın bütün dizi izleyicileri birleşiniz!



DİZİLERDE KİRPİKLERİ ISLANAN KALMADI!

Hanımın Çiftliği dizisinde, Güllü’nün marabalarının atletlerinin beyazlığı hala aklımdadır. Dizi değil deterjan reklamıydı sanki. Çukurova’nın sıcağında çalışırken o atletleri nasıl bembeyaz tutuyorlardı bilemiyorum.

Esasen Aydın Ovasında pamuk tarlalarında çalışırken, biz atletle çalışmaz aksine uzun kollu gömleklerle çalışırdık ki kollarımız kömür olmasın. Hatta kadınlar da sadece gözleri açık kalacak başörtüler takardı ki zenciye benzemesinler.

Atlet sadece kamyon şoförlerinin iş kıyafetiydi bizim için. Demek Çukurova’nın sıcağı marabalara terlemeden atletleri kirletmeden çalışma olanağı veriyordu.

Bugünlerde de dizilerde ağlayanlar dikkatimi çekiyor.

Normal şartlarda, insanlar yaşadıkları üzüntünün şiddetine göre farklı tepkiler verir; kirpikleri ıslanır, gözleri nemlenir, gözyaşı döker veya gözyaşları sel olur.

Bugünlerde ise seyrettiğimiz dizilerde karakterler ne yaşarsa yaşasın gözyaşları sel olup akıyor. Ne gözleri nemlenen var ne de kirpikleri ıslanan.

Eskiden iyi oyuncu oynadığı role göre yukarıda saydıklarımızı yapabilirdi. Şimdi ise sanırım teknoloji yardımıyla hepsi sel gibi gözyaşı döküyor ve bu da bize çok yapmacık geliyor.


Yönetmen ve oyunculara duyurulur.