ERKAN'IN YERİ'NE HOŞ GELDİNİZ! 
                               
Yıllardır yazmış olduğum, bir kısmı değişik yerlerde yayınlanmış, deneme, hikaye türü yazılarımla çekmiş olduğum fotoğraflarımı ve yaptığım röportajları yayınlıyorum.
Eleştirilerinizi bekliyorum. 
R.Erkan SEZGİN
İLETİŞİM: rerkansezgin@hotmail.com

TRT PAYINI TRT’DEN TAHSİL ETMEK!

Yaşamın her alanında bir göz önünde olanlar ve iddialı tipler vardır diğer yandan da farkında olunmadıklarının ve emeklerinin karşılığını alamadıklarını bilerek canla başla işini yapmaya çalışanlar vardır.

Biri diğerine sürekli tepeden bakar ve aşağılar sürekli. Maalesef toplum da bu koroya katılır ve canla başla işini yapmaya çalışanlara bir teşekkürü bile çok görür.

Misal, TRT. Bir yanda binlerce lira alarak ekranı cüsseleriyle dolduranlar diğer yanda ekranı emekleriyle dolduranlar.

Birinin adı sanı bilinirken diğerleri isimsiz kahramanlardır sadece.

Biz de vatandaş olarak, elektrik parası içince ödediğimiz TRT payının sadece bu ekranı cüsseleriyle dolduranlara ödendiğini düşünür isyan ederiz. Örneğin bir zamanlar Hakan Şükür’e spor yorumculuğu için binlerce lira ödenmesinde olduğu gibi.

Ben güne TRT Türkü veya TRT Nağme dinleyerek başlarım. Olmadı TRT FM. Gece de yatmadan biraz önce TRT Belgesel seyreder ardından da TRT Müziği açarak kitap okurum.

TRT’nin yararlandığım bu hizmetlerinden de çok memnunum. Ayrıca yıllar sonra, günümüzde ekranı cüsseleriyle dolduran ve mevcut iktidara “saygılarını” sunanların adı sanı anılmazken, bu isimsiz kahramanların ürettiği belgesel ve müzik programlarının izlenmeye devam edeceği de bir gerçektir.

O halde sorun ne derseniz, TRT Yönetiminden bir istirhamım olacak. Ödediğim elektrik faturası içindeki TRT payımın, ekranı cüsseleriyle dolduranlara değil yukarıda saydığım isimsiz kahramanlara ödenmesini istiyorum.

Bu sayede ben de “ödememe” şansımın olmadığı bu paranın hiç olmazsa hak edenlere gittiğinin iç huzurunu yaşayayım diyorum.


Ne diyorsunuz, çok şey mi istiyorum?

BÖYLE OYNA CANIMI YE!

Futbol maçının bir ürün olduğu ve her ürün gibi bunun da (gerek maç bileti gerek televizyon yayını için) bir bedelinin olduğu tartışmalarını geride bırakalı çok oldu.

Ben de bu kabulle iki defa Digitürk'e abone olarak bir bedel ödedim ancak ortada" iyi bir ürün" göremediğimden iptal ettirdim. Çocukluğumdan beri tuttuğum takımı bıraktığım gibi futbolla da uzun zamandır ilgilenmiyorum.

Elimde bir araştırma yok ama gözlemlerime dayanarak futbola olan eski ilginin olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Zira ne fotoğrafları berberlere kahvelere asılmış futbolcu görüyorum ne de futbol takımı. Köşe başlarında da maç kritiği yapanlara rastlanmıyor eskisi gibi.

Yani futbol ürün olduktan sonra sektöre akan para, ürünü bozdu. Oysa özellikle avrupada akan para daha fazla olmasına rağmen futbolun kalitesi daha iyi. İyi takımlar ve yıldız futbolcular hala varlığını sürdürüyor.

Şahsen ben, oğluna " sınavdan aldığın not değil, sınav için gösterdiğin çaba daha önemli" demiş bir baba olarak futbolcuların sahadaki çabalarını beğenmeyen, yeterli görmeyen birisiyim.

Beni futboldan soğutan da budur.

Dün akşam "Vatanım Sensin" dizisi bittikten sonra Beşiktaş-Lyon maçına geçtim.

Oynan futbol ve özellikle Beşiktaşlı futbolcuların gayreti her türlü takdirin üzerindeydi. İşte aradığım buydu.

Beşiktaş turu geçememiş hiç önemli değil.


Benim gibi futboldan uzaklaşmış birine bile "böyle oyna canımı ye" dedirtti ya, helal olsun!

HEPİMİZ TEHDİT ALTINDAYIZ!

Cep telefonlarının, kablosuz internetin, televizyonun, baz istasyonları gibi cihazların radyasyon yaydığı herkesin malumu ancak yetkililerden de içimizi rahatlatan açıklamalar geliyor hemen arkasından:

-Bu cihazların yaydığı radyasyon insan sağlığını rahatsız edecek seviyede değil!

Oh, içimiz rahatladı. O halde cep telefonlarıyla koyun koyuna uyuyabilir çocuklar.

Fakat şu soruyu kimse sormuyor: bu cihazlar teker teker zararlı değil ancak hepsi birden hayatımızda olduğuna göre bu zararlı değil mi?

Yani bir birim telefondan, iki birim kablosuz internetten ve diğer cihazlardan aldığımız radyasyon bize zarar verecek boyuta çıkmıyor mu?

Ya  söylenen radyasyon miktarı, bir araba markasının egzozundan çıkan zehirli gazlar gibi söylenenden çok fazlaysa?

Hadi bunu geçtik, ya yediğimiz-içtiğimizden aldığımız zararlı maddeler ne olacak?

Kullandığımız cihazlardan maruz kaldığımız radyasyonun ve yediğimiz içtiğimiz sağlıksız ürünlerin bizi kanser yapma tehlikesi var.

Ancak değinmek istediğim konu o değil. Hergün karşı karşıa olduğumuz başka tehlikeler.

Efendim, geçen gün ekranın sağ üst köşesinde bir uyarıyı tıkladım. Gördüğüm şu:

-Engellenmiş reklamlar, bu sayfada 2, toplam 289.407.

Meğer oğlum bilgisayarıma bir program yüklemiş. Bu program da çıkan reklamları engelliyormuş.

Evet, meğer bugüne kadar ben bir sayfada 2 çok da uzun olmayan bir zaman diliminde yaklaşık 289.000 reklama maruz kalıyormuşum farkında değilim.

Korkunç bir rakam bu.

Koyun üzerine "okunmamış 290 tweetiniz var" uyarısını.

Ekleyin facebookta gördüğünüz binlerce paylaşımı.

Sadece baktığı ekranda bu kadar uyarıcıya maruz kalan bir beyin ne kadar sağlıklı olabilir?

Konunun uzmanı değilim ama çok da iyi bir şey olmadığının farkındayım.

O nedenle derhal sosyal medya hesaplarımı kapattım.

Diyeceksiniz ki, medya kuruluşlarının yaşaması için bu reklamlar  şart.

Ben de diyorum ki, onların yaşaması için benim ölmem mi gerekiyor?

Yok mu bunun bir ortası?


BİZİ ANCAK ELNARE HANIM BİRLEŞTİREBİLİR!

Sizi bilmem de hayatımın kültürel anlamda en fakir günlerini yaşıyorum. Özellikle de en yaygın kültürümüz müzik alanında. Yani ruhumuz gıdasını yeterince alamıyor.

Nerede o çocukluğumuzun ve gençliğimizin bizi bizden eden, dilimize pelesenk olmuş şarkılar?

Nerede o assolistler ve de albümleri milyona varan satış rakamına ulaşan şarkıcılar?

Nedenleri mıhtelif olabilir ancak belki de en büyük nedeni, bu sektörde çalışanların gelir kaynaklarının neredeyse sıfıra inmesi.

Geçenlerde bir şarkıcımız "belediye yardımıyla geçiniyoruz" demişti. Haklı, arada birbirinin aynı  şarkılardan biriyle gündeme gelebilirlerse bir kaç belediye konserine gidebilirler. Eğer o arada aniden şehitlerimizin geldiği bir terör olayı yaşanmamışsa tabi.

İnsanlar, bilgisayara/telefona hiç acımadan bir kaç maaşını verebiliyorken bir müzik cd'sine ya da sinema biletine para vermeye yanaşmıyor nedense.

İndir, indir, soran yok nasılsa.

Bu nedenle de tahminim az da olsa üretilen şarkılar da piyasaya çıkarılmıyor.

Türkü dersen TRT Müzik dışında zaten yok. Düğünleri de roman havaları kurtarıyor.

Efendim, bu şartlarda "ruhum gıdasını" alamamışken Facebook'ta bir arkadaşın paylaşımı ile haberim oldu Elnare Abdullayeva'dan. Neşet Ertaş'ın "Ahirim Sensin" türküsünü dinledim fakat peşinden gelen Yunus Emre'nin "Dağlar ile daşlar ile" ilahisi beni bitirdi.

Konserdeki izleyicilerin tepkilerine bakarsanız biten sadece ben değildim. Ben böyle güzel böyle içten bir ilahi dinlememiştim daha önce. İddia ediyorum, bu ilahiyi dinledikten sonra Müslüman olacaklar için Abdullayeva'nın konserinde müftü bulundurulması ve hatta konser biletlerinin arkasına da "kelime-I şahadet" metnini koymak gerekir bence.

Sonra hızı alamadım ve söz konusu konserin iki saatlik konser kaydını seyrettim youtube'tan. O günden beri de her gün seyrediyorum. Bıkmadığım gibi şarkılar dilime pelesenk oldu. Bu arada, Nesimi, Yunus gibi Türk kültürünün örnekleri var bolca.

Bu arada, biz yıllarca "Komünüzm altında inim inim inleyen Türk Dünyası" lafıyla büyüdük. Gördük ki Azeriler dillerini ve kültürlerini muhafaza ederken bizimki darmadağın olmuş haberimiz yok.

Evet, gündelik hayatın kısırlığından-monotonloğundan sıkıldaysanız girin youtube'a ve Elnare Abdullayeva'nın  "Muğam Məqamı" Adlı Solo Konsert 2016 Heydər Əliyev Sarayı Tam Versiya" videosunu izleyin.

Bugünlerde ülke olarak bölündük, ayrıca Azerbaycan ve İran'daki soydaşlarımızdan da ayrı düştük. Elnare Hanım sayesinde bir araya geliriz belki. Ne de olsa şarkıların birleştirici özelliği de var.

Bizim başta TRT olmak üzere medyamızın da böyle güzel şarkılar söyleyen birinden haberdar olması dileğiyle keyifli seyirler.

Konser linki:


Kaynak <https://www.youtube.com/watch?v=-HF4mbHQGEw

VATANIM SENSİN DİZİM SEN DEĞİLSİN!

Ben tarihe meraklıyım ancak tarihi dizilerden değil kitaplardan öğrenmeyi tercih ederim. Tarihi olayları işleyen dizileri seyretme nedenim, kitaplarda okuyup hayalimde canlandırdığım sahneleri başkasının gözünden görme isteğim.
Nitekim "Muhteşem yüzyıl" bu isteğime fazlasıyla cevap veren bir dizi. Vatanım sensin de fena değil.

Ancak tabi ki seyrederken içeriği de takip ediyorum doğal olarak.

Muhteşem Yüzyıl içerik yönünden "katlanılabilir" seviyede iken Vatanım Sensin her türlü sabrı zorlayacak cinsten.(diğerlerini seyretmediğim için bir fikrim yok)

Yani kurtuluş savaşında İzmir'de cereyan eden bütün olaylar Albay Cevdet ve ailesinin başına gelmek zorunda mı?

Eğer masrafları azaltmak için kadroyu dar tutmak gerekiyorsa Muhteşem Yüzyıl gibi yapın. Bir habere göre onlar küçük rolde oynayanlara ücret ödemiyorlarmış. Bu dizide oynamak sizin reklamınızı yapıyor deniyormuş.

Emek hırsızlığını asla tasvip etmem ancak bütün olayları aynı kişilerin başına getirmek yerine buna da katlanabiliriz, ne yapalım.

Yani Albay Cevdet'in ailesinin başına her bölümde gelen feaketler neyse de esas mağdur Teğmen Leo. Her bölümde vurulmaktan kevgire döncü mübarek(!).

Hem vurul hem de Albay Cevdet'in kızlarına aşkı yüzünden sessiz kal.

Yani araya "yabancı damat" konusu işlenecekse o dizi daha önce çekildi, haberiniz olsun.

Evet, bugün Salı ve ben her hafta "seyretmeme" kararı aldığım Vatanım Sensin dizisini Perşembe günü seyredip-seyretmeyeceğimi bilmiyorum. Kendimi iyi hissedersem belki.

Ayrıca, "bunca bölüm her türlü saçmalığına katlandım biraz daha katlanayım" düşüncesi ile sezon sonunu bulabilir miyim bilmiyorum.

Belki de dizideki manevi duyguları kabartan sahneleri biraz daha artırmak gerekir seyredilmesi için.

Hep ratingi düşünmeyin sayın yapımcılar; bizi düşünmüyorsanız Halit Ergenç ve Bergüzel Korel'in hiç mi hatırı yok sizin için?

Hiç olmadı mesleğinin başındaki  Miray Daner'e kıymayın bari.


REFERANDUMUN GERÇEK KAZANANI

Referandum nihayet sonuçlandı ancak gürültüsü bir süre daha devam edecek anlaşılan. Mesele, YSK'nın "mühürsüz oyları geçerli saydığı" 2,5 milyon oy üzerinden tartışılmaya devam ediyor.

Sonucu değiştirebilecek bir sayı ancak  ben esasen enaz 30 milyon oyun tartışmalı olduğu kanaatindeyim. Tartışma bu oyların geçerliliği değil kullanıldığı taraf.

Evet, neden bu 30 milyon oy "hayır" değil de "evet" çıktı. Bence tartışılması gereken bu.

Efendim, bu ülkede 3,7 milyon işsiz vardı seçimin ertesi günü 3.815.000'e çıktı.

Hergün şehit gelmesine (ki bugün de 12 şehit var9 rağmen hala Suriye'de savaşmaya gönüllü bir hükümet var.

Üzerine 700.000 Kadro sözü tutulmamış taşeron işçi var

Atanamayan öğretmenler,

Asgari ücretle çalışan milyonlar,

Bitmiş bir turizm,

İstismar edilen din,

Soruları önceden verilmiş sınavlarda figüran durumuna düşürülmüş milyonlar,

Açılış töreni diye devlet kesesinden yapılan mitingler.

Liste uzun.

Bana göre bu listeye göre % 10 "evet" oyu bile fazla iken %51 büyük başarı.

Yani burada tartışılması gereken 2,5 Milyon mühürsüz evet oyu değil, geçerli  30 milyon evet oyu.
Bu oylar neden hayır değil de evet?

Çok mu umurunda bunları cumhurbaşkanlığı sistemi?

İncelenmesi, üzerinde durulması ve gerçek nedenlerinin araştırılması gereken durum bu.

Bu anlaşılmadan bu ülkede hiçbir şey değişmez.

Benden söylemesi.


KIRLANGIÇ FIRTINASI OYUNCULARINA YAZIK OLDU!

Geçen gün facebookta arkadaşlarıma sordum:

-Bir kardeş diğerini vururken, diğeri de kalp krizi geçirirken aynı zamanda eşinin kendini tavana asması kaç milyonda bir ihtimal?

Evet, Kırlangıç Fırtınası dizisinin bir bölümü aynen böyle sona erdi ve ertesi haftaki bölümde de, önce vurulan kardeş yaralı olarak bir zamanlar kaçtığı kişinin kardeşi tarafından kurtarıldı,sonra da kalp krizi geçirene ilaç almaya odasına girenler kendini asan karısını da kurtardılar. Kriz geçirene zaten birşey olmadı.

Eh, bu kadar beyin yakıcı senaryoya dayanamayan yapımcılar da baktık diziye final yaptırmışlar. Gidişat, dizinin bir kaç sezon yapacağı yönündeydi oysa.

Final bu kadar acele olunca, acele işe şeytan karıştı ve uzun yıllar unutulmayacak bir final yaşandı. Ve senarist, ne yaptı etti, aynı kıza aşık iki erkek kardeşten sonra sağır-dilsiz kızın da kardeşinin kocasına aşık olduğunu araya sıkıştırmayı başardı.

Hatta Meryem'I kaçıran Ülfet'in sevdiği adamın karısının bir zamanlar Meryem'e aşık olduğu imasını bile gördüm ve gerçekten korktum bu senaristten.

Yıllar önce, Kırıkkale'de cafcaflı  açılışı yapılan, dekorasyonu için hiçbir masraftan kaçınılmayan bir lokantaya gitmiştim ve yediğim yemeği görünce, "o kadar masraf yapacağına keşke lokantaya iyi bir aşçı tutmayı akıl etseydi" demiştim.


O lokantanın akıbetini bilmiyorum ancak bu kadar iyi oyuncuyu bir araya getirmiş, aslında hikayesi de iyi bir dizinin kötü bir senarist yüzünden akıbeti bu olmamalıydı diye düşündüm.

O TELEFON PARASINA KAÇ YURT YAPILIR?

Bugüne kadar ne milletvekilinin maaşını ne de bir liraya içtiği çorbayı mesele yapmadım. Tek dileğim vekillerin bu maaşa ve bu paraya içtikleri çorbaya razı olmalarıydı. Zira biliyordum ki, hiçbir vekil sadece maaş ve ucuz çorba için bu işe razı değil.

Seçimlerde yapılan masraf ile alınacak maaş ve içilecek çorbayı kıyasladığınızda hesap ortada. Geriye kalıyor bu işin manevi getirisi. O da kaç vekil için geçerli bilmiyorum.

Birçok vekilin iş takibi yoluyla yaptıkları masrafı kat kat çıkardığını bildiğim için razıydım sadece maaş ve ucuz çorbaya.

Fakat bugünlerde yaşadığımız bir olay bütün bunları geride bıraktı. Bir vekilin toplam iki milyon iletişim faturasının bu milletin sırtından ödendiği ortaya çıktı. Hani 12 kız çocuğunun tarikat yurdunda can verdiği, cenazelerinin çamurlu yollardan güçlükle köylerine varabildiği ilin vekili.

Neymiş, vekilin seçmenlerine gönderdiği mektup ve diğer iletişim bedeliymiş ve yasalmış bu. Sayın vekil bilmiyormuş hizmetin bu kadar pahalı olduğunu. Ayrıca bilgi de verilmemiş.

Vekilin genel başkanı da bu telefon parasının etik olmadığını beyan etmiş.

O kadar.

Aynı partiden bir vekil, “odasındaki Atatürk fotoğrafını indiren vekil olduğu iddiasını ispat edemediği için partiden atıyor ancak neredeyse bir yurt parasını “iletişime” harcayan vekilini sadece ayıplıyor.

Kısacası, kız çocukları iptidai tarikat yurdundaki yangında hayatını kaybeden ve cenazeleri çamurdan köylerine varamayan ilin vekili, bir yurt parasını veya bir köy yolu yapılması parasını seçmenlerin kandilini kutlamak için harcıyor ve sadece ayıplanıyor. Lütfederse divan görevinden istifası veya masrafın bir kısmının ödenmesiyle kapatmaya çalışıyor.

Ondan sonra da kendisine oy vermeyen vatandaşı da koyun olmakla suçluyor.

Olayın bizi ilgilendiren kısmı da şu; tabi ki memleketteki tek yolsuzluk bu değil. Bilmediğimiz duymadığımız ne 17/25 benzeri yolsuzlukları var iktidar partisinin.

Kınadığımız, bu vekil ve onu partiden tekme tokat atmayan partisinin “umut olma” vasfını ve iktidar partisinin yolsuzluklarını eleştirme hakkını ortadan kaldırmasıdır.


Nokta.

ÇIĞIRGAN TARİFİ

Çocukluğumdan beri çok severim, hem tadını hem de adını; çığırgan.

Tadını tarif zordur ancak adı sanırım kızarırken çok ses çıkarmasından kaynaklanıyor. Ama çığırgana bir çift sözüm var sonra tarifine geçeyim:

“Adım böyle diye üzülme çığırgan, o kızgın yağa kim düşse en az senin kadar çığırır merak etme”

Malzemeler:

1 Adet karnabahar
1 Adet soğan
2 Bardak un
Su
Zeyinyağ

Tarifi:

Öncelikle karnabahar parçalanarak bir tencerede kaynatılır.
Bir başka kapta un suyla karıştırılır ve içine bir adet soğan rendelenir.
Sonra kaynatılan karnabahar parçaları elde edilen hamura batırılarak yağda kızartılır.

Sarımsaklı yoğurtla servisi tavsiye edilir.


Afiyet olsun.