HER CENAZE HÜZÜNLÜ DEĞİLDİR

Yaşam her şeyi içinde barındırıyor. Güzel-çirkin, acıklı-komik. Bazen o kadar iç içe ki ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.Acıklıydı, elli beş yaşında, saçında beyazı dahi olmayan, sigara içmeyen, içkiyi çok az içen arkadaşım kanserdi.Arkadaşım dediğime bakmayın belki iş arkadaşım ama daha ziyade üstat. 


Nitekim işe girerken de soruşturmamı o yapmıştı. İşe girmek için sınavı geçmek yetmiyor, hakkında yapılacak soruşturmadan da geçmek gerekiyordu. Hastalığı sırasındaki mutat ziyaretlerimden birinde benim için yazdığı raporun kendisinde kalan nüshasını bana vermişti.


Ben herhalde hastalığı ona asla yakıştıramadığımdan sürekli kurtulacağı inancındaydım. Kendisine devamlı hastalığı yeneceğini söyleyip durdum. Oysa o tefsir okumaya başlamıştı.Beklediğimiz iyi haber bir türlü gelmedi ve bir gün ölüm haberini aldık.

Derhal organizasyon yapıldı. İşyerinin ambulansındaki cenaze önde, arkada işyerine ait araçlar yola koyulduk.İnsanın sevdiği için bir şey yapma duygusundan mıdır nedir ben kendi arabamla gitmeyi tercih ettim. 


Aynı tercihi yapan bir arkadaşım da araba kullanamadığından arabayı kullanacak bir komşusuyla gelmişti konvoyun hareket edeceği yere. Ben yabancı birini istemediğimden, tek başıma da gitmek niyetinde olmadığımdan arkadaşı benim arabayla gitmeye ikna ettim. Onun arabasını sürecek olan komşusu, arkadaşın arabasının daha iyi olduğunu söylediyse de, başkasının sürdüğü bir araba, ölen arkadaşım için bir şeyler yapma duyguma engel olacağından kabul etmedim. Arabama küçümseyerek bakan komşu, “ bir sorun olursa beni ararsınız” diyerek uzaklaştı arkadaşın arabasıyla.

Cenaze yaklaşık yüz kilometrelik bir yolculuktan sonra mezarlığa ulaştı. Cenaze törenlerinin bana en acı gelen kısmı sevdiğini toprağa koymak ve adeta çıkmasın diye üzerine toprak atmaktır. O nedenle birkaç kürek toprak attıktan sonra ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ancak toprak atmanın en iyi tarafı da seni sevdiğinin asla bir daha geri gelmeyeceğine inandırmasıdır.

Cenaze törenine işyerinin minibüsü ile giden iki arkadaş da dönüşte benim arabayla dönmeye karar verdiler. Bu arkadaşların minibüsle dönecek arkadaşlara küçümseyerek bakmaları ve birkaç alaylı söz söylemelerini müteakip diğer araçları beklemeden yola koyulduk. Dönüşte konvoyla gitme zorunluluğu yoktu nasılsa. Bu arada rahmetli arkadaşı dönüşte rakıyla anmak için lokalden de yer ayırttık ve doğru lokale geleceğimizi bildirdik.

Daha yolu yarılamadan arabanın harareti yükselmeye başladı. Birkaç kez yolda durup tekrar yola koyulduk ancak sorun devam etti. Sanıyorum arabanın fanı çalışmıyordu. Arabada da bu tür arızaları giderebilecek kimse yoktu. Çaresiz arabayı kenara çektik bir çözüm aramaya başladık. Yol kenarında bizi gören cenaze konvoyundaki araçlar teker teker durmaya başladı. Biz yol boyu konvoydaki araçlarda bulunan arkadaşlarla dalga geçmenin mahcubiyeti ile araçlara devam etmelerini söyledik.

Bazı insanlar vardır. Bunlara becerikli denir. Bir kısmı ise hem becerikli olurlar hem de sizi o işi yapabileceklerine inandırırlar. Bunlardan biri sabahtan beri cenazenin hastaneden kısa sürede çıkarılmasını sağlamış, cenaze ile ilgili bir çok organizasyonu halletmiş, hem becerikli hem de her işi becerebileceğine sizi inandırabilen bir personelimizdi.O elemanımız diğer araçları gönderdi ve cenazeyi götüren ambulansla yanımızda kaldı. Tam olarak anlamamakla birlikte; büyük bir ustalıkla aracın kaputunu açtı. Fanı devre dışı bıraktı. Sonra bir şeyler daha yaptı.Ancak ne yaptıysa birkaç kilometre sonra hararet tekrar yükseldi. Birkaç kilometrede bir aracı kenara çekmek zorunda kalıyorduk. Sonunda arabanın ambulansla yaklaşık yetmiş kilometre çekilmesine karar verdi. Yardım-servis çağırırsak çok masrafı olurmuş.

Çekilen araçta şoförlük ustalık gerektirdiğinden o da bende olmadığından direksiyona da becerikli elemanımız geçti, ben de yanına diğerleri arkada.Arabayı çeken ambulans şoförü daha önce hiç araba çekmemişti ya da başka bir derdi vardı ki, bizi yüz kilometre hızla çekmekteydi. Sürekli telefon, selektör uyarılarımız işe yaramıyor, hızını düşürmüyordu. Bir ani frende hepimizi yol kenarında üzerimize gazete kağıdı serilmiş bir son beklemekteydi. Derken olan oldu halat koptu.Becerikli elemanımız halatı takarken arabamdaki yolculardan biri ambulans şoförünün yanında, diğer ikisi de ambulansın arkasında boş tabutun yanında yerlerini aldılar. Tabutun içinde olmaktansa tabutun yanında yolculuk yapmayı göze almışlardı.Fakat ambulans şoförünü tutmak ne mümkün, adam uçuyor adeta. Ve de bu nedenle sürekli halat kopuyor.

Sonunda ambulans şoförünün derdi anlaşıldı. Tahmini geri dönüş süresi çoktan aşıldığından ambulans şoförünün maça yetişmek için canımızı tehlikeye attığını öğrendik. Halatın sürekli kopması, yeniden takılması yolculuk süremizi gittikçe uzatmıştı.Artık ölen arkadaşımızı anma yemeğine yetişmek de olanaksız hale geldiğinden rezervasyonumuzu iptal ettirmiştik. Arkadaşlar anma işini yolda yapmaya karar verip benzinlikten almış oldukları bira çerezle anma işlemine başlamışlardı. Benimse anacak halim kalmamıştı.

Bu arada bizim becerikli eleman da bir alemdi. Tek eliyle arabayı kullanırken, bir yandan da elinde cep telefonu, tamirhaneyi buldu, bizi beklemelerini söyledi. Bir yandan da yol kenarındaki anız yangınlarını jandarmaya haber verdi. Lütfen ilgilenin, olumsuz bir neticeye sebep olmayalım diyordu. Bu arada gelen telefonlara yanıt veriyor, karşılaştığı sorunlar için ona müracaat edenlerin işlerini de telefonla yapmaya çalışıyor, sağa sola talimatlar veriyordu. Aklımda kalan “antakt kalalım” cümlesini neye söylediğini bilmesem de etkileyici bir cümleydi. Ayrıca arada arayan eşi ve çocuklarına da neden geciktiğine dair bilgiler veriyordu ki, eşi ve çocuklarının onunla gurur duyduklarına emindim. Çünkü o an benim için de en önemli adam oydu.

Halatın son kopuşundan sonra arabalardaki yerlerimizi alma sırasında bir sorun çıktı. Ambulansın arka kapısı açılmadı. Becerikli elemanımızın bütün çabaları boşa çıktı.Önce cenaze konvoyundaki minibüsü beğenmeyerek benim arabama binen, sonra araba çekilirken “canımızı yolda bulmadık” diyerek boş tabutun yanında ambulansın arkasında gitmeye razı olan arkadaşlar, tekrar benim arabama binmek zorunda kalmışlardı.


Bu arada son darbe de geldi. Eşim ve oğlum evin anahtarını kapının arkasında unuttuklarından sokakta kalmışlardı. Onlara bizim yolculuğun uzun süreceğini, bir komşuda beklemelerini söyledim. Konvoydakiler çoktan evlerine varmışlardı ve biz hala yoldaydık. Artık tamirhaneye yakın bir trafik ışığında halat tekrar kopunca becerikli elemanımız arabayı çalıştırdı, tamirhaneye kadar motoru yakmadan götürmeyi başardı.

KOCASININ FEDAİSİ

Rivayet odur ki, uzun süren bir uçak kaçırma eyleminden kurtulan çiftlerin hepsi boşanmış. Geçen yıllarda tsunamide bir adada mahsur kalan futbolcu ve  manken çiftimiz de ayrıldılar dönüşte. Anlaşıldığı kadarıyla yaşanan zorluklar karşısında, çiftler birbirinin gerçek yüzünü görüyor ve yaşanan hayal kırıklığı ile ayrılık kaçınılmaz oluyor.

Tabi ki insan sırtını bir duvara yaslayarak kendini güvende hissetmek istiyor. Eminim yukarıdaki çiftler de öyle hissetmişlerdir ki hayal kırıklığı buradan ortaya çıkıyor ve ayrılıyorlar.

Bana da öyle olaylar rastlamıştır ki yazmak belki benim elimde değildir. Yazılsın diye benim görme mesafemde olmuştur olaylar. Zira kaç kişinin başına gelir ki böyle şeyler.

Müşteri olarak pavyona giden bir kadın, döner bıçağına karşı hücum eden bir genç kız ve kocasına fedailik eden bir kadın.

Pavyona giden ve pistte birlikte oynadığı dansözün “ne farkımız var, ikimiz de aynı pistte oynuyoruz” şeklinde baktığı kadını bir başka zaman anlatmak üzere bir kenara koyalım. Evet, her erkeğe nasip olmaz, döner bıçağına göğsünü siper eden bir kızla kocasına fedailik eden bir kadın. Sırtını dayayabileceği bir kadın kısacası.

Bir gün yol kenarında araba beklerken uzakta bir kavgaya ilişti gözüm. Seyyar arabada döner satan bir adamla bir başka adam kavgaya tutuştular. Kavganın belli bir aşamasında, dönerci, arabasından aldığı döner bıçağı ile diğer adama hücum etti.

Tam bu aşamada olmayacak olan oldu ve devreye bir kadın girdi. Normalde kadını koruma görevi erkeğindir. Göğsünü gerekirse siper etmek de. Kadın böyle durumlarda genelde çığlık atar sadece. Bir yardım çağrısı belki de sadece bir refleks.

Burada tersi oldu. Etek ceket, şık giyimli bir kadın. Saçlar fönlü ve sivri topuklu. Yirmi-otuz yaş arası.  Nereden çıktı bilmiyorum (bütün dikkatler kavga edenlerin üzerindeydi). Kadın, elinde döner bıçağı olan adamın önüne geçti. Elini tuttu, bir-iki de tokat attı. Az da olsa duyulan seslerden diğer adamın kızı olduğunu anlayabildim. Baba ise arkada öyle kaldı. Kız o kadar cesur, o kadar kararlı ve o kadar tereddütsüz gitti ki adamın üzerine, adam arabasını alarak olay yerinden uzaklaştı.

Normalde şık salon kadını diyebileceğiniz kızın cesareti hala gözlerimin önündedir.  Kız belki polis ya da askerdir diyebilirsiniz, asla değil bence. Öyle olsa, ne bileyim değişik dövüş teknikleri kullanırdı, silahını çekerdi. Ya da yapılı bir kadın olurdu. Bunun cesaretinden başka bir şeyi yoktu babasını kurtaracak.

Bir insanın babasını kurtarması tabi ki anlaşılabilir bir durum, her şeye rağmen. Peki, kocasına fedailik yapan kadına ne demeli?

Tatillerde çocuk işçi statüsünde bir fabrikada çalışmaktayız. Fabrikada devamlı çalışan, hepimizden büyük, resmi bir sıfatı olmasa da ustabaşı kıvamında biri de çalışıyor. Sürekli çalışmaktan adeleli birisi. Bizlere de çok kötü davranıyor. O nedenle bizle olmasa da daha büyük çalışanlarla sürekli ağız dalaşı içinde. Evi de tam karşıda, karısı da sürekli, evin önünde oturuyor, bizi seyrediyor..

-Karısı olmasa fena yapacağım ama..

Evet, ona kızanlar böyle diyordu sık sık. Erkek karısının yanında asla dövülmez. Nedenini daha sonra anlayacaktık.

Bir gün, biri dayanamadı sonunda ve tekme-tokat girişti bu ustabaşı kılıklı adama. Kısa sürede de altına aldı fena halde dövmeye başladı. Tam bu sırada sessizce kavgayı seyretmekte olan ve asla hemcinsleri gibi çığlık atmayan, panik yapmayan kadın, derhal eline bir odun alarak kocasının imdadına yetişti.

Beklemediği yerden sırtına odun yemeye başlayan adam, kadına doğru dönmüşken kocası da ayağa kalktı ve o da vurmaya başladı. Karı-koca adama saldırdılar. Bu arada araya girenler kavgayı ayırdılar.

Bu gördüğüm olay beni çok etkiledi. Kadının fedakarlığı, gözü pekliği, cesareti. Her erkek ister böyle sırtını yaslayabileceği bir kadın. Tabi ki döner bıçağının üzerine yürüyen de bir kız.

Uçaktakiler boşandığına göre kocasına fedailik yapan kadın ve kocası mutlu olmalılar değil mi? Ben de aksini duymadım, daha doğrusu kadını görmedim bir daha. Yıllar sonra adamı gördüm kahvede, arkadaşlarına anlatırken duydum. Dostu varmış.

-İkisini idare etmek zor oluyor, diyordu gülerek, bir eli de pala bıyıklarında.

HİÇBİR CENAZEYİ KAÇIRMAYIN!

Aklınızda bulunsun.Eğer bir arkadaşınız çok yakınlarından birini kaybetmişse diğer arkadaşlarınıza siz haber verin.Zira onun haber vermeye ne zamanı ne de mecali vardır.

Ben de öyle yaptım. Arkadaşım annesini kaybetmişti. Eşi bana haber verince işyerindeki diğer arkadaşları arama işini ben üstlendim ve hepsini haberdar ettim. Hemen bir buluşma yeri saptadık ve orada buluşarak arkadaşın annesinin evine vardık. Camiden sonra mezarlığa gitmek üzere organizasyonu yaptık. Dört arabaya doluştuk ve mezarlığa doğru yola çıktık. İşi garantiye almak için de arkadaşın halasının oğlunu da öndeki arabaya aldık.

Büyükşehirlerde trafik nedeniyle araç takibi çok zordur. Araç kalabalığından ve trafik ışıkları nedeniyle ancak öndeki birkaç arabayı takip edebilirsiniz. Cenaze arabası bir hayli önde olduğundan ve öndeki diğer araçları da tanımadığımızdan rehberimize güvenmekten başka çaremiz yoktu. Nitekim mezarlığa yaklaştığımızda bir virajda dört cenaze konvoyu saydım. Hepsi yeşil renkte cenaze arabaları, arkalarında da onlarca araç vardı.

Mezarlıklar mevkiine vardığımızda sağlı-sollu bir sürü mezarlığın olduğunu gördük. Ancak rehberimiz “ben biliyorum” deyince rahatladık. Yolda gördüğü her güzel kadına “üff karılara bak” deyişini de samimiyetine yorduk.

Rehberimizin uyarısı üzerine soldaki bir mezarlığa girdik. Burası dediğinde de arabalardan indik. Bu arada bir gurubun “yanlış geldik” diyerek telaşla arabalarına doğru koştuklarını gördük.

Cenaze mezara çoktan indirilmiş toprak atılmaktaydı. Geç kalmış olmanın suçluluğuyla hemen küreklere yapıştık biz de ve toprak atmaya başladık. Aklımda kalan, zeminin kayalık olması nedeniyle atacak toprak bulmakta bir hayli zorluk çektiğimizdi. Biraz zorda olsa mezarı doldurmayı başarmıştık.

Dikkatimi çeken diğer bir husus ise her cenazede, mezara toprak atmak sevap olduğundan iki kürek atınca ardınızda sevap kazanmak isteyen biri hemen uyarırdı; biraz da biz atalım..O zaman kürek yere bırakılırdı. (Elden bir başkasına kürek verilmezdi) Arkadaşın annesinin cenazesine katılanlar camide bir hayli kalabalık olmasına rağmen toprak atmak için benden kürek isteyen yoktu. Belki sevap fazlalığı nedeniyle toprak atmaya ihtiyaçları yoktu kalabalığın. Kayalık zeminde elimizden küreği alan olmayınca kan ter içinde kalmıştık.


Ancak arkadaşımızın annesi için bunun lafı bile olmazdı. Artık mezar toprakla dolup üzerini düzeltme işlemi yapılırken duayı bitiren hoca, “Halil Efendinin ruhuna el-fatiha “ dedi. Arkadaşın annesinin adını bilmiyorduk ancak Halil olsaydı mutlaka bilirdik. Kaldı ki Halil olsa bile hocanın Halil Hanım demesi gerekirdi. Halil Efendi değil. Bunu duyan aramızdaki en uyanığımız “Ahmet yok” dedi.

Bizim cenazelerimiz televizyondaki medyatik ve sosyetik cenazelere benzemez. Kara gözlükleri arkasında kim gelmiş, kim gelmemiş, kim ne giymiş, kime görünmek lazım derdimiz yoktur. Bizim cenazelerimizde eller havada gözler aşağıda dua edilir. Ya da toprak atılır telaşla. Biz zaten cemaatten sadece arkadaşı tanıyorduk. Eller havada, gözler yerde bir vaziyette arkadaşımız var mı diye etrafa bakamazdık. Kaldı ki rehberimiz de sağlamdı.

Eller duadan sonra yüze sürüldü ve karşıya bakıldığında anlaşıldı ki arkadaşımızın annesi yerine Halil Efendinin mezarına gelmiştik. Cemaate bakınca da neden elimizden kürek istenmediği de anlaşıldı. Biz yaklaşık oniki kişiydik. Bizim dışımızda on kişi ya var ya da yoktu. Onlar da yaşlı gariban tiplerdi. Yanlış hatırlamıyorsam ölü gömüldükten sonra taziye kabul eden de olmadı. Halil Efendiyi on sadık dostu ile devletin oniki müfettişi defnetmişti.

Derler ki; sen ne kadar cenazeye gidersen senin cenazen de o kadar kalabalık olur. Sonradan çok düşündüm Halil Efendi nasıl biriydi acaba diye. Bence yaşamını ekmek kavgasıyla geçirmiş bir at arabacısıydı Halil Efendi. Sevabı da çoktu ki tanrı onun oniki devlet görevlisi eşiliğinde gömülmesini sağlamıştı yolumuzu şaşırtarak…

FACEBOOK'UN Ş'SİZ KADINI (Röportaj)

Bir arkadaşım uyardı:

-Senin facebookta fotoğrafların var.

Baktım ki arkadaşlar toplanmış, fotoğraflar yayınlanmış. Baktıkça simalar da yavaş yavaş belirmeye başladı, anılar da canlanmaya. Ben de bu sayede facebook’lu oldum. Yeni fotoğraflar ekledim. Eski arkadaşlarla buluştum.Okul zamanı bir arada olma fırsatı bulamadığımız eski arkadaşlarla yeni arkadaşlıklar kurduk.

Yaşam ikinci fırsatı verdi bize. İyi ki de verdi. Yeni görevlerimiz de oldu. Yöneticiler her birimize ünvanlar verdi. Okulumuz biz okurken kampüsü kuruluş aşamasında olduğundan geçici olarak barakalarda eğitim gördük. İktisat ve mühendislik fakülteleri vardı. Prof.Tezok Kampüsü demişler adına.

Aradan otuz yıl geçti. Kampüs bitti, fakülteler taşındı. Bizim barakalar da sökülmüş yerine ilköğretim yapılmış. Kala kala o günlerden sadece Yolu Tezok kampusunden gecmis olanlar cemiyeti (1974-1986) kalmış. Cemiyeti kuranlardan biri Şerife.

Okulda uzaktan tanırdım. O da sanırım beni öyle tanıyordu ki, ilk zamanlarda soruyordu “nerde bu erkan kardeşimiz diye”

Evet, cemiyetimiz sayesinde tekrar bir tanışma kaynaşma yaşandı. Antalya’da buluşuldu. Okulda da değişik farklı biriydi Şerife, okuldan sonra da öyle. Çok yaratıcı bir defa. Daha sonra bir sürü gurup kurdu. Otuzu geçmiş kurduğu guruplar. Özgün fikirler hemen kabul görüyor sonuçta.

"Datça Yarımadasına hünnap dikelim baştanbaşa", "Ay'a gitmek isteyenler",  "Fotoğrafıma bakanlar, arkadaş listesinden silenler felan umurumda değil" gibi kurduğu diğer guruplar da kısa sürede kabul gördü. En son bildiğim radyo terelelliyi kurdu. Her akşam orada hem müzik dinleniyor, hem de sohbet.

Şerife, yurt dışında yaşadığından klavyesinde ş harfi olmadığından ş’siz kadın diyoruz. (İnsanın kendi adını bile yazamaması ne acıdır ya rab)

Her yaptığı her dediği olay olan internetin ş’siz kadınını arkadaşların da merak edeceğini düşünerek röportaj yapmak istediysek de kendisinin şöhret korkusu uzun süre buna engel oldu. Sonunda sitemizin dostlar arası bir site olduğunu, kimseyi de meşhur etmediğini gördükten sonra kabul etti. Sağ olsun.

Evet, Sevgili Şerife, nedir bu gurupçuluk merakı? Bence sen gurbet insanı değilsin kesinlikle ama gurbettesin. Bu guruplar bir özlemden mi besleniyor yoksa iş olsun mu? Ya da bir amaç mı?

Guruba kar$i bu son bahcelerde, bekletilmi$ uzum suyu olmasaydi, ne yapardik ey Erkan? Gogsumuzde nasil acardi laleler, guller sonra? Ahhhhh gurup…


Beni paranoyak ettin resmen. Senin arkada$ sayim ve kurdugum gruplarla ilgili verdigin rakamlari gordukce, ben de saymaya ba$liyorum hemen. Verdigin rakamlar tevatür resmen. Yapmayinis.


$u hayat denilen hikayede, rol arkada$larimizi kader bey belirliyor genellikle. Siniftaki sira arkada$imiz, i$yerindeki i$ arkada$larimiz, otobuste yan koltukta oturan adam ya da kadin, bize hep kader beyin tuzaklari. Gercek ya$amlarimizdaki cogunlugu burnumuza dayatilmi$ ve gene bir cogu da SIKICI olan o ili$kilerden saklanma yerleri buralar. O gruplardaki rengarenk arkada$larimla, ruhlarimizi eyliyoruz biz de. 


Haklisin galiba, ce$itli ozlemlerden besleniyorlar. Amac demi$sin ya, amac bizde ne gezer be kuzum? Bulsak amaci, koyar plaga, calardik guzel guzel radyoda. Bu icimdeki kafiyeli konu$maya merakli zevzegi de, yeri gelmi$ken senin kiymetli takipcilerinin onunde, $iddetle kiniyorum buarada. Yapmasana kizim, hem hafif, hem de ayip yaaa!


Offff, demek gurbetin bana yaki$mayan bir fistan oldugu, teee oradan da anla$iliyor. Ne fena…

Okulda da değişik bir insandın. Kıyafet, tavırlar vs. Nedir seni gurbete savuran? Nasıl düştün? 

Degi$ik yerine, deyi$ik yazmayi seviyorum. Sanki deyi$imi, degi$ikten daha gusel tanimliyor. Tipki guselin, guzele gore, guzeli daha gusel tanimladigi gibi. Kelimleri seviyorum. Heran her kelimeyi, manyakca bir tutkuyla sevebilirim. $imdi yazarken mesela, deyi$ime a$ik oldum aniden. Icime kacmi$ eli cetvelli Turkce ogretmenine inat, bazi kelimeleri bozarak yazmayi seviyor, gene icimdeki kurallara bazen tekme, bazi bazi da kafa atan oteki cocuk. Sanirim ben hala deyi$ik biriyim bu baglamda. Baglamı sevmedim bak $imdi, rahatsiz etsin diye sectim yalnizca…

Nasil du$tugumu anlatsam, iki sayfalik bro$ur bile olmaz! Malum hikaye. Genctik, dunya buyuktu, butun kopruleri gecmek, butun ce$melerden icmek sevdasindaydik. Du$tuk bir ruzgarin onune, atti bizi Fizan’a. Kahve ticareti yapacaktik guya, kahve degirmeni i$ine girdik sonra. 

En çok neyi özlüyorsun?

Galiba en cok gune$i ozluyorum. Bu soruya arkada$larim ve ailemden once gune$ dedigim icin de yazarken utaniyorum $imdi. Amon Ra, sen bana makul miktarda vicdan yolla lutfen.


Bir de yuksek ve mavi gokyuzunu. Daha gurbete du$tugumun ilk yillarinda, tatildeyken Istanbul’da, bir evin balkonundan bakarken gokyuzune, ne kadar da mavi ve yuksek dedigimi duyan arkada$im, sen iyice delirmi$sin ifadesiyle bakarken yuzume, anlatmasi imkansiz demi$tim sesimi kendim bile duymayarak…

Gurbete yolu du$enler bilir, bir sure sonra melmeketin her$eyi ozlenir. Havasi, suyu, sesleri, kokulari, pastalari, borekleri, yollari, agaclari, bortusu, bocekisi… 

Memleketim.
Memleketim ne kadar geniş,
dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve cenuba
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
Utaniyorum.

Hasret, huzunclu bir$eydir evet…

Serap Nurten ve Sevim’i de düşünürsek bir “dışarıdaki tezoklu gelinler” gurubu oluştu mu?Aşrı aşrı memlekete kız versinler mi?

A$ri a$ri melmekete kiz da oglan da vermesinler. Yuksek yuksek tepelere yapilan evleri de belediye yiksin. 


Gurbet gelinleri fena bir grup olmazmi$ sanki ama biz gurbet ku$lari, ne$eli eylemler pe$indeyiz daha cok. Bize bu kadar keder yeter, ne$eli bir$eyler cal Sam!

(Bu sorum kavga çıkartacak yine ama))) Bir şeyleri kurduğun kadar yıkma ya da kapatma tavırların var. Bu kalabalıktan sıkılma mı? Güç bende psikolojisi mi? Tam bir bireysellik mi? (muhabbet kahvesi kapanmış o nedenle)

Muhabbet kahvesi mi? Insan tuhaftir, yuzlerce iyi $eyi hemen unutur, bir kotuyu ilelebet hatirlar dermi$ Sumerliler. Bence cok akilli adamlarmi$.


Kirici, yikici izlenimi biraktiysam gectigim yollarda, cok uzulurum buna. Biz halvette yuzyildir, ayaklarimiza bir$ey giymeden geziyoruz halbuki. Dedemden oyle gorduk, ba$ka yol bilmeyiz aslinda ama…Mikrop kadar bile bir yer kaplamadigimiz $u evrende, bir insanin gucu kac amperdir ki? O da vucutta 50 miliamperi gecerse, kalbi durdururmu$. Biz de guctu, egoydu, hepsini coktan topladik, koyduk bir kazana. Kazani da verdik Nazan’a. Gerisini ondan sormak lazim artik...

Foça
İzmir

Tatile geldiğinde epey insanı seni bekler buluyorsun. Hatta ben sana daha ötesini de anlatayım bir telefon trafiği gör. Nerede, ne zaman geliyor? Nedir bu sevgi? Nasıl etkiliyor seni? Yükünü mü artırıyor, moralini sorumluluklarını mı artırıyor?

Uzakta olmaktan, cok SIK goru$ememekten kaynaklanan bir yaz trafigi oluyor evet. Kisacik zamanlara SIKI$TIRILMI$ bulu$malar $eklinde geciyor onlar da. Cok gusel etkiliyor, acaip moral pompaliyor. Cogalmi$, yenilenmi$ donuyorum her seferinde. Ah bir de, arkadaslar iyidir... 

Bu guruplarda oluşan birikimleri değerlendirmeyi düşünüyor musun? Örneğin kampus fotoğraflarından bir albüm. Terelellide çalışan şarkılardan bir güzel müzik listesi. Ayrıca terelellide söylenmiş güzel sözlerden bir derleme.(Sadece Mahmut’un kiler yeter sanki)

Ben pek du$unmem. Du$unursen, du$ersin derdi nenem. Tutunabilmek icin, du$unmemeyi ogretti bize... 


Oyle bir hale geldi ki dunyamiz, herkes habire kaydini tutuyor ya$adigimiz zamanlarin. Hatta bu i$ o kadar cigirindan cikti ki, katipler gibi kayit tutarken, ya$amaya vakitleri kalmiyor bazilarinin. Cok fotograf var, cok yazi var ama kimselerin vakti yok durup bakmaya, okumaya artik. Hepimiz sanatci, hepimiz yazar olunca da kitle kalmadi bizi takip edecek. Pop art’ciyiz biz, daha arkada$larin haberi yok ama aklima geldi $imdi aniden. Derlemiyoruz hicbir$eyi, her$eyi daginik birakmaktan yanayiz. Mahmut’un icindeki guzel soz ureticisi amcaya da iyi gelmiyormu$ derleme fikri galiba. Simultane, spontane ruhlular te$kilatiyiz. Kimseye soyleme sakin, ne kadar daginik kalabilirsek, o kadar iyi de gizli $iarimiz .

Diğer röportajlarımda sorduğum soruyu sormayacağım sana. İnsan yanıtını bildiği soruları neden sorsun ki. Sormak istediğim, okuldayken de hep farklıydın sen. Formunu korumak için neler yapıyorsun? Yaşamın farklılıklarımızı bize ait olanları törpülemek için gösterdiği çabaya nasıl direnebiliyorsun?

Diğer röportajlarımda sorduğum soruyu sormayacağım sana. İnsan yanıtını bildiği soruları neden sorsun ki derken, yanitini bildigin $ey, umarim gusel bir$eydir. 


Yarim asirlik omrun yarisindan fazlasi gurbette gecmi$. Bu gurbet mereti insanda ce$itli arizalara sebep olurken, ce$itli de nimetler sunuyor i$te. Dunyamizin bu civarlarinda, farkliliklari torpulemek yerine, ku$ sutuyle besliyorlar. Serpilip geli$iyor ba$ka ba$ka yanlariniz da. Direnmiyorum, talihin elinde oyuncak oldum aslinda. O da beni atem tutam ben seni, $ekere gatem ben seni diye oyalayip duruyor i$te.

Face sayfanda yaşadığın şehir neden Timbuktu Mali diye geçiyor?Yoksa şu aramaya başladığın zengin dayın orada mı çıktı?

Gerceklik tiye alma hastaligim var benim. Caresi yokmu$, cekecekmi$im. Timbuktu’nun adina hastayim. Du$lerimdeki $ehir. Ne kadar uzak olursa bir du$, o kadar tatli oluyor du$lenmeler de. Timbuktu ise, $imdilik en uzak ve en cazip bir du$...

Kocaman kara bir boşluğa düşme ihtimaline karşı fosforlu kalem bulundurma öngörüsü nereden doğdu?

Karanlik oldugunu o soylemi$ti. Inanmami$tim evvela. Hakliymi$ halbuki. Fosforlu kalemi annem koymu$ cebime. Anneler boyledir i$te. Onceleri hic farketmezsiniz ceplerinize sakladiklari acil durumlarda hayat kurtaran ufacik $eyleri. Sonra birgun cok muhtacken bir$eye, bir atarsiniz elinizi ceplerinizden birine, size o an ne lazimsa, o cikar, o cepten. 


Yazdiklarimi gordu $imdi de annem, beni de malzeme etmi$sin gene, nasil bulursun bunca uyduruk hikayeyi dedi gulerek. Minik fotograf makinami cikardim ceketimin cebinden, gulerkenki balli agzinin fotografini cektim.

Tozlanmış Türk Musikisi parçaları ve unutulmaya yüz tutmuş halk türkülerini bol bol yayınlayabilmek için Radyo Terelelli'yi kurduğun söylentilerine ne diyosun?

Vay be bu muymu$ radyomuzun imaci? Boyle tanimlamaniz beni pek etkilemez de Yaşar Enis beyi inanin cok yaralar. Radyo hisselerinin coguna sahip Esin hanima soralim bu tozlanmi$ musiki i$ini. Paraya kiyip, plaklarin tozunu alacak eleman alsin radyoya. Cani istedigi zamanlarda gece yayinlari ve radyo T kültür ve sanat müdürü olan Mahmut karde$ime de bu durumu vaktinde farkedip, gereken tedbirleri almadigi icin sabahin keciboynuzlari adli pogramda, canli canli Umit firca ceksin biara. 


Efendim? Yozla$mi$ muziktense, tozla$mi$ muzik mi Oznur? 

Ümit’i sarmi$ bu yayincilik i$leri, Kanal Dandini adlı bir özel TV kurmaya girişiyormuş. Buna ne diyosun? 

Allah derim tabe! Umit’le aramiza nifak tohumlari tokmeye cali$ma hic, onun kurdugu i$letmelerde benim hissem %51’dir, benim kurduklarimda da onun hissesi %51. Bu durumda sana bir$ey kalmadi, bakma oyle. kahrolsun müzevirler!

Kurduğun guruplarda herkese bol keseden görevler ve ünvanlar veriyorsun. Bir şirketin genel müdürü olsan veya sahibi, aynı eli bolluk devam eder mi? Yoksa gerçek hayatta yapamadığın bonkörlüğü guruplarda mı gideriyorsun?


Genel mudur olmaz benden, ara a$amalarda takilir kalirim.

Hayati payla$mayi seviyorum. Hayati payla$tiklarimla, eteklerimizdekileri, ellerimizdekileri payla$mayi da seviyorum. Sahip olduklarinin ustune abanip, bunlar benim diye pis pis siritan insanlari sevmiyorum. Payla$tikca zenginligin artacagina inaniyorum. Zenginlikten kastim manevi zenginlik tabi. Yoksa maddi olanlari, kilere bir kup gomduk, ona atiyoruz geceleri. Onlar yalnizca bizim. Manevi olanlarin payla$masi daha kolay diye onlari payla$iyoruz i$te.



Unvanlar da makamlarla dalga gecmek icin uyduruldu. Kuremizin bazi taraflarinda cok muhim olan makamlar, bazi taraflarinda o kadar da muhim degiller bereket.. Bu makamlar sebebiyle olu$an luzumsuz kasilma, kendini onemli sanma sendoromuna kar$i, bir tur koruyucu sprey olarak du$unulduler o kadar. Eglencesine uydurulmu$ onemsiz bir $eyi bile boyle uzun uzun anlattim ya, bravo kendime.


Aya ilk ayak basanı herkes biliyor da ikinci ayak basan kimsenin umurunda değil. Hele hele benim en acıdığım arkadaşları aya ayak basarken rokette onları seyreden astronota çok acırım ben. Taaa oralara kadar git, ayak basamadan dön.
Ben de buradan hareketle, Ekvatoru geçen ikinci Tezoklu kim, onu sormak istiyorum. 



Hic aklima gelmemi$ti o seyreden astronot bak. Demek ben gozumu ayak basanlara dikmi$im hep.


Bizdik ikinci olan belki de, bilmiyoruz hikayenin o kismini. Tezok grubuyla birlikte, bir Tezoklu ruhu yarattik beraberce. Ben o gruptan evvel hatirlamiyorum hic ortalikta bir TEZOK’lu ruh dola$tigini. Ama artik var. Cemiyet neferlerimiz Nijerya’dan, Isvicre’ye her yerde gezdiriyor o ruhu. 


ben sorunu Ekvator'u ilk gecen Tezok'lu diye anladim oyle cevap verdim ama eger sen Meryem'le beni kastederek hangimizin ilk gectigini sorduysan, ikinci benimdir helbet. Meryem karde$imiz, ba$ka arkada$lariyla cok ip atlami$ o cizginin ustunde benden evvel.



Ekvatoru geçmişsin resimlerinden gördük ve şahsım adına bir miktar da çatladım. Sormak istediğim öbür taraf nasıl? Yani dünyanın Ekvatorun altında kalan tarafı?


Obur taraf hakkindaki soylentiler muhtelif ama bizzat gordum, bu tarafa cok benziyor!


Ekvatorun kuzeyinde su girdabi saat yonunde, guneyinde saat yonunun tersinde, olusuyor. Tam cizginin uzerinde ise suda herhangi bir hareket olmuyor, duz akiyor. O cizginin ustune, elinde plastikten bir huni, bir legen ve ma$rapa ile tezgah kurmu$ Kenya’li karde$imiz ispatladi bize bunu. O andan itibaren ben eski ben degilim artik…

Oralarda gördüğün hayvanları fotoğraflamışsın sağol, sayende biz de gördük.
Sormak istediğim, her çeşitten bir hayvan var. Onlar oraya sabitlenmiş durumda mı, gelen fotoğraf çekilsin diye?(Bana her giden belgeselci, turist aynı hayvanla fotoğraf çekilmiş gibi geldi de)



Fotograf cekmem pek, dogu$tan yeteneksizim ben. Oglum cekmi$ti onlari da. Evcille$mi$ler tabi hayvanlar da o parklarda insanlari gore gore. Fotograf makinesini gorduler mi poz veriyorlar oyle

Ayakkabıya çiçek dikmek iyi fikir de adamın kafasından ne istedin? Kafatasını açıp içine maydanoz dikmeyi düşünür müsün?


Du$undum de pi$irdikten sonra du$undugumden acamiyorum artik. Ben seramik kursuna gittim, yetenek oglumda cikti gene. Birlikte yaptik o kafayi. Bilincaltimiz oyun oynami$ biz farketmeden. Eser diye cok tanidik bir erkek cikti i$te boyle…


İsteğin üzerine aile efradı hakkında soru sormayacağım. Fakat şunu sormadan edemem. ne demek "kocalık makamı"..Bu ifade senin tam bir osmanlı aile terbiyesi gördüğünü gösteriyor. Genç kızlara örnek olması bakımından açıklar mısın bu kocalık makamını..


Bu aslinda trajik oldugundan, komikligine gulemedigimiz bir hikayeden kaldi bize. Vaktiyle televizyonda gordugumuz bir kadin, kocasindan bahsederken, kocalik makami diyordu. Biz de o zaman farkettik ki bu kocalik denen makam, hakkaten yuksek bir makam. Boyle saygi $eysine $ettik o gunden sonra.


Benim kaplumbağa terbiyecisi Osman Hamdi dedemden aldigim bir terbiye var tabi ki ama bu kismini ben kendim yarattim. Kocalik makamiyla birgun bo$ bo$ televizyona bakarken oldu aniden.


Genc kizlara mesacimdir: devir hurriyet devri. Butun makamlar yikilmak icin yapilmi$tir. Kocalik makami da. Yikin! Ya$asin hürriyet, müsavat, uhuvvet!

NASIL BAŞLARSA ÖYLE BİTER!

Bu söz doğru mu tartışılır. Aslında çok güzel başladı yolculuğumuz. Yıllar önce bir iş toplantısı için dokuz kişi aynı otobüste yola koyulduk. O zamana göre lüks bir firmanın otobüsündeyiz, çay kahve ikramı sadece bu otobüste var. Gazeteler de dağıtıldı. Dokuz arkadaş kafa dengi olma, sigara içip-içmeme kriterlerine göre otobüse yerleştik.

O kadar kafa dengi yerleştik ki; önümüzdeki iki arkadaş sekiz saatlik yolculuk boyunca maltız keçisi üzerine konuştular. Ekonomi eğitimi almış olmalarına rağmen maltız keçisi üzerine sekiz saat konuşabilecek birikimde iki arkadaşım olmasından gurur duydum. Ancak sigara içen-içmeyen dağılımımız bu denli başarılı olmamıştı.

İlk sigaralarımızı yaktığımızda yan koltukta oturan arkadaş, şaka yollu “öfff” diyerek eliyle dumanları uzaklaştırmaya çalıştı. Çaktığı kıvılcımdan habersiz.

Orta yaş üzeri kadınlarda gözlediğim bir şey vardır. Fiziki cazibelerinin kaybolduğunu düşündüklerinden midir, dikkat çekmek için midir yoksa artık beğenilme kaygıları kalmadığından mıdır? (ağır başlı hanım hanımcık olma kaygısı kalmadığından) dillerine vurur. Sürekli yüksek sesle konuşur, en küçük şeye aşırı tepki verirler.

Bir de bu otobüs yolcularının ortak bir yönü vardır. Uçağa binecek parası olmayan ama farklı olmak isteyen yolcular, normalin iki katı ödediği otobüs ücretini kaprisleriyle amorti etme çabası içine girerler. Kaprislerinden yanlarına varılmaz ve asla memnun olmazlar.

İnsan hem orta yaş üzeri kadın, hem de bu otobüs yolcusu olursa tut tutabilirsen. Ki muhtemelen de eski sigara içicisidir. (Bu güne kadar en sert sigara muhaliflerinin eski tiryakiler olduğunu gördüm)

Arkadaşın yaktığı kıvılcım üzerine kadın açtı ağzını yumdu gözünü. Arkadaşın şaka yaptığını söylemesi, çağırdığımız otobüs görevlilerinin “sigara serbesttir, hanımefendi sigarasız servislerimize binin rahatsız oluyorsanız” sözleri kadını susturmaya yetmedi. Yol boyunca içtiğimiz sigarayı burnumuzdan getirdi. (Duman zaten burnumuzdan gelir de bu deyim yeni)

Yolculuk maltız keçisi muhabbeti, sigara kavgaları arasında Yalova’ya kadar sürdü. Tam otobüsümüz arabalı vapuru beklerken kendimizi taş yağmuru altında bulduk. Muhtemelen kan davalı Kasımpaşa ve Beykoz taraftarları kavgayı arabalı vapur iskelesinde devam ettirmekteydi.

Kavga çıkmasın diye maçı tarafsız saha olarak Yalova’ya alan, iki takım taraftarlarını ayrı ayrı vapurlara bindirmeyi düşünen yetkililer, taraftarları ayrı zamanlarda iskeleye götürmeyi düşünememişlerdi. Bizim otobüsün tam ortadaki vapura binmesi tam bir talihsizlikti.

Neyse güç bela İstanbul’a vardık. Toplantımız da güzel geçti. Eski dostları da gördük, mesleğimiz adına güzel bilgiler, temenniler v.s.

Otobüsten ağzımız yandığı için dönüşü uçakla yapmaya karar verdik. Uçaktan korktuğu için ısrarla otobüsle dönmek isteyen bir arkadaşı da adeta zorla uçağa bindirdik.

Uçağa binmeden bir arkadaşımız mahalleden tanıdıklarına rastladı. Bunlar mahalle kahvesini çalıştıran ama aynı zamanda bir takımın amigoluğunu yapan Murat ve arkadaşlarıydı. Uçakta yer bulamamışlardı. Arkadaş onlara yer buldu uçakta, havaalanındaki tanıdıkları vasıtasıyla.

Uçakta yerimizi aldık. Bir arada olmak için de yanımızdakilere rica ederek yer değiştirdik. Yolcuların yerini aldığı sırada önümüzdeki koltukta, aslında benim oturmam gereken koltuğun yanındaki adam sağa-sola sataşmaya başladı. Adam sarhoştu ve yanındakiler hemen başka yerlere attılar kendini.

Hostesi uyardık ancak yolda hallederiz, dedi. Bir yolcu da “yolda mı indireceksiniz” diye espri yaptı. Uçak kalktı. Sarhoş adam, yanındakiler kalktığı için daha uzaktaki yolculara ve hostese sürekli taciz sözleri söylemekteydi. Fakat kimse oralı olmadı, duymazlıktan geldi. Elindeki poşette içki şişeleri vardı. Bunlarla uçağın camını kırmasından endişe ediyorduk.

Tam hatırlamıyorum ikram faslından sonra mıydı. Artık etrafında kimse kalmayan, daha uzaktaki yolcuların ve hosteslerin sözlerine tepki vermediği sarhoş yolcu, önünde oturan sanırım buzda kaydığı için kafası kolu ve ayağı sargılı yaşlı alman kadına vurmaya başladı. Yolculuğun başından beri sarhoş yolcuyu dövmek için sabırsızlanan ancak sürekli telkinlerimizle kendini tutan Kahveci Murat ve arkadaşlarını artık tutmak ne mümkün.

Kahveci Murat’ın yumruklarının methini çok duymuştuk ancak hiç görmemiştik. Gördükten sonra ise yemediğimiz için şükrettik halimize. Murat, sarhoş yolcuyu kendine çekiyor, bir vuruyor yolcu iki koltuk öteye cam kenarına düşüyor. Derhal Murat’ı tutmaya, kavgayı ayırmaya koştuk.

Yerimiz tam VİP denilen perdeli bölmenin önüydü. Perdenin arkasında oturan, oturduğu yerde daha fazla ödediği için aynı otobüs yolcuları gibi kendini çok önemli gören biri, ne olduğunu anlamadan Kahveci Murat’a ağır bir söz söyledi. Sarhoş yolcuyu dövmek için Kahveci Murat’tan sıranın kendilerine gelmesini bekleyen (ne de olsa uçakta yer dar) , rakip takım taraftarları ile kavgalardan kondisyonu artan amigolar, derhal perdenin arkasındaki yolcuyu dövmeye başladı.

Bu arada arkadan da “ pis Türkler, vahşiler” diye bir haykırış duyuldu. Bunu duyan arkadaşım da kızın koltuğuna vuruyor, kız da babası yaşındaki arkadaşımıza “o elini…” diye bağırıyor.

Manzara aynen şuydu. Bir yandan Murat sarhoş yolcuyu, amigolar da perde arkasındaki önemli yolcuyu dövüyor. Arkada Türkiye aleyhtarı propagandaların etkisiyle gelmek istemediği halde zorla getirdiği kızının linç edilmesini önlemeye çalışan zavallı anne kızının ağzını kapatmaya çalışıyor. Bir kısım yolcu da arkadaşımızı sakinleştirmeye çalışıyor. Yolcular ve uçak personeli (yedek pilot dahil) de üçe bölünmüş kavgaları ayırmaya çalışıyor. Kalan yolcular da “eyvah uçak düşecek” diye feryat etmekteler.

Bu arada uçağa zorla bindirdiğimiz arkadaşa ilişti gözüm. Beti-benzi atmış bembeyaz yüzüyle hareketsiz oturuyordu. Sanırım uçağa son binişi idi.

Sonunda kavgalar ayrıldı. Herkes yerine oturdu. Şirketlerin eğitim vs. lafları hep bana abartılı gelmiştir. İlk defa orada gördüm eğitimli iyi bir elemanın ne demek olduğunu. Hosteslerden biri sarhoş adamın yanına oturdu. Adamın bütün dediklerine kulaklarını tıkadı. Adamı dövmek için sabırsızlanan siniri bir türlü geçmemiş yolcuları “uçak inince döversiniz” diye sakinleştirdi.

Sonunda uçak sağ-salim indi. Uçağa gelen polisler götürdüler sarhoş adamı. Valizleri beklerken iki polisin arasında gördük sarhoş adamı. Polislerin her birinin elinde sarhoşun bir çantası. Yorulmuşlardı sarhoşu zaptetmekten. “Allah rızası için şikayetçi olan yok mu” diye bağırdılar yolculara. Yolculuğunu artık bir an önce sonlandırmaya çalışan biz dahil kimse şikayetçi olmadı, uçak personeli şikayetçi olsun, dedi yolcular..

HAKKARİ-2002

Yıl 2002, mevsimlerden sonbahar. Van-Hakkari yolundayız. Teypte İbrahim TATLISES söylüyor. Turizm Rehberi gibi bir şoförümüz var. 

-Efendim burası kırk virajlar denen yer. Ben saydım kesintisiz kırk değil. Önce otuz viraj var ardından on tane daha.

Buralarda bir araba kovalama sahnesini çekmek ilk hangi yönetmenin aklına gelecek acaba?


-Şu solda görünen Hoşap Kalesi olup günümüzden 350 yıl önce yapılmıştır. Karşısındaki çay ocağında bir çay içelim.

Çizgi filmlerde fantazi olarak çizilen şato ve kalelerin aslı ve canlısı var bizde. O kadar muhteşem ki. Keşke o tepeden çekebilseydim bir fotoğrafını. Ve açık olsaydı da içini gezebilseydim.


-Şu sağdaki karakola üç sene önce roket atılmış olup....

Simsiyah duvarlar..

-Soldaki köprü yetmişli yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından yapılmış olup Gençler Köprüsü olarak anılmaktadır.

Köprü inşa eden gençlikten roket atan gençliğe...



Nihayet varış. Güzel bir yere benziyor. Söylenenler abartılı. Sınır şehirlerinin canlılığı var.
      

Rivayet odur ki; bir polis memuru kendisini arayan eşine, “Sümbül bana, ben Sümbül'e bakıyorum” demiş. Eşinin bu cevabından huylanan kadın telaşla Hakkari’ye gelmiş. Sümbül’ün, Hakkari’de herkesin bakmak zorunda olduğu  bir dağ  olduğunu öğrenmiş.



Her biri bir yerden gelmiş personelimizin bir bölümü. Aynı zamanda, aynı yerdeyiz, 2002-Kasımında Hakkari'deyiz. .