HİLAL İDAM EDİLİRSE DİZİ BİTER!

Bunu bir şey bildiğimden değil, dikkatli bir izleyici olarak hislerime dayanarak söylüyorum. Bunu baştan belirteyim. Ki oyuncuların bile bilmediği “dizide neler olacağını” benim gibi bir izleyicinin bilmesi zaten mümkün değil.

Hayır, bu bir temenni de değil, sadece bir tahmin. Nedenine gelince, hatırlarsanız Özgecan Olayı Türkiye’yi benzerlerinden çok fazla sarsmıştı. Bir yazarımız, “Özgecan her evde bulunan masum kız çocuklarını temsil ediyor, ondan bu kadar sarsıldı toplum. Herkese kızının- kızkardeşinin benzer bir olayın kurbanı olabileceğini gösterdiği için çok sarsıldı toplum” diye açıklamıştı bunu. Ben de katılıyorum.

İşte “Vatanım Sensin” dizisindeki Hilal, bize Özgecan gibi etrafımızdaki masum kızları hatırlattığı gibi, “Vatanım Sensin” sözündeki vatanı da temsil ediyor. Aynı zamanda toplumda giderek az görülmeye başlayan inancı, ideali ve mücadeleyi de temsil ediyor. Hilal’i canlandıran Miray Daner de gerçekten rolünün hakkını veriyor. Gelecekte kendisini parlak bir mesleki kariyerin beklediği kanaatindeyim.

Bu nedenle, diğer oyuncuların hakkını yemek istemem ama bu çerçeveden baktığımızda, Hilal idam edilirse ve diziden çıkarılırsa geriye bir şey kalmaz. O nedenle Hilal’in idam edilmeyeceğini ve dizide kalmaya devam edeceğini düşünüyorum.

Bu arada tabi ki dizideki diğer oyuncuların performansı gayet güzel. Konusu itibarıyla yaşadığımız dönemde ilaç gibi geldi birçok insana .

Dizinin bu yönüyle, ülkemizde başlayan kutuplaşmaya katkıda bulunmayacağını umuyorum. Olsa da, “vatan sevgisi artmış ve  Halide Edib’in söylevleriyle gaza gelmiş kitlelelerin safları sıklaştırmasının da ülkemize bir zararı dokunmayacağı kanaatindeyim.

Biz yine de bu endişeleri bir kenara bırakıp dizinin tadını çıkarmak üzere gelecek perşembeyi bekleyelim.


Bu vesileyle, emeği geçenleri kutluyor, dizinin ekranlardaki kalite artışına katkıda bulunmasını diliyorum.

YAZMAK MASUM BİR EYLEM Mİ?

Gittiğim fotoğrafçılık kursunda, “kimsenin izni olmadan fotoğrafını çekmeyin” diye öğretmişlerdi. Bunu başka insanlara ait nesneler olarak genişletmek de mümkün. Nitekim geçen haberlerde, bir eski ev sahibi düğün fotoğrafçılarına bağırıyordu:

-Benim evimin fotoğrafını çekerek para kazanamazsınız. Ben o kadar masraf yaptım. Bedelini ödeyin!

Mümkün olduğunca bu kurala uymaya çalışsak da bazen olanaksızlıklar ve daha çok içimizdeki “çekme arzusu” bizi izin alınmamış fotoğraflar çekmeye de itti maalesef.

Peki, ya yazılarımız?

Öykülerini anlattığımız insanların iznini aldık mı/alabildik mi yazarken? Ya da bu mümkün mü? Hikayelerini anlattıklarımızdan ölenler de var ayrı düşüp asla ulaşamayacaklarımız da.

Ne yapacağız bu durumda? Hikayelerimizin belli kişileri açıkça tarif etmemesi bizi kurtaracak mı?
İşte bu sorgulamaları yaparken, buna kafa yoran başkalarının da olduğu çıktı bir kitabın sayfaları arasında:

 “NW-Yaratma sürecini, doğası gereği hırsızlıktan farksız bir eylem olarak görüyorum. Güzel bir yazının altını şöyle bir kazın, bir sürü rezillik, şerefsizlik bulursunuz. Yaratmak demek, başkalarının yaşamlarını vahşice yağmalamak, onları bihaber, zoraki katılımcılara dönüştürmek demektir.
Onların arzularını, hayallerini çalıyor, kusurlarını, acılarını cebe indiriyorsunuz. Size ait olmayan bir şeyi alıyorsunuz. Ve bunu bilerek, gayet bilinçli yapıyorsunuz.

EB: Siz bunda çok iyiydiniz, öyle mi?

NW: Ben bunu sanata ilişkin öyle yüksek, yüce bir kavram adına değil, başka seçeneğim olmadığı için yaptım.İçimden gelen itici güç karşı konulamayacak kadar kuvvetliydi. O güce teslim olmasaydım aklımı yitirebilirdim.Gurur duyup duymadığımı sordunuz. Ahlaken sorgulanabilir yöntemlerle elde edilmiş bir şeyle böbürlenmekte zorlanıyorum. Kararı, bu ata bahis oynayıp oynamamayı başkalarına bırakıyorum.”


Khaled Hosseini'nin "Ve dağlar yankılandı" kitabınının 209.sayfasındaki bu paragraf, bana Sezen Aksu’nun bir şarkısını hatırlattı: “Masum değiliz hiçbirimiz”.

KÜTÜPHANELERİ DE SATIN GİTSİN!

Kütüphaneye gitme alışkanlığım eskidir. Özellikle yatılı okuldaki çarşı izinlerimde, iki ansiklopediyi baştan sona okuduğum gibi milliyet çocuk serisi, Kemalettin Tuğcu kitapları gibi birçok kitabı  gittiğim ilçe kütüphanesinde okudum
Ne zaman ki istediğim kitabı alacak kadar para kazanmaya başladım, bir daha da kütüphaneye uğramadım. Ta emekli oluncaya kadar.
Bgün yaşadığım yerdeki iki kitapçıda da aradığım kitabı bulamayınca, kütüphaneden yararlanmaya karar verdim. Üye olmak gerekiyormuş.
Elimde nüfus cüzdanımla kütüphaneye vardım. Kulağında kulaklık, gözü ekranda olan bir hanım görevli isteksizce kulaklığını çıkardı. Önünde bir koltuk bulunmasına karşın beni buyur etmeden kaydımı yaptı. Bu süreyi ayakta, “kaymakamın karşısında elinde kasketle bekleyen köylü” pozisyonunda durarak geçirdim.
Kayıt bittikten sonra, “üst kat yetişkinler bölümü, istediğiniz kitabı orada bulabilirsiniz” dedikten sonra aceleyle kulaklığını yeniden taktı. (Bu arada alt kattaki çocukların tamamı da kulaklarında kulaklık önündeki ekrana bakmaktaydı).
Üst katta görevli masası boştu. Kütüphaneden yararlanmakta olan iki yakın gözlüğü takmış hanıma kitapların neye göre sıralandığını sordum, bilmiyorlarmış. Uzun uğraşlar sonucu, kitapların yazar soyadına göre sıralandıklarını ancak araya bir sürü başka kitabın da gelişigüzel konulmuş olduğunu gördüm.
Yakın gözlüklü hanımlardan biri, “aşağıdaki görevlilere sorun aradığınız kitabı, yardımcı olmak zorundalar” dedi.
Tekrar aynı hanıma gittim. Bu sefer hışımla çıkardı kulaklığı.(Seyrettiği filmi en heyecanlı yerinde kestim herhalde) Beni karşı taraftaki kütüphaneci hanımlara yönlendirdi.
Oradaki iki kütüphaneci hanım da kulağında kulaklıkla önündeki ekrana bakmaktaydılar. Güç bela bana dönmelerini sağlayabildim. İstediğim kitabı söyledim. Fakat yazarı (ki Milen Kundera) iki defa kitabın adını da üç defa tekrar etmem gerekti. Sanırım kütüphaneci hanım, yazarı ve kitabı ilk defa benden duyuyordu.
Baktı, yokmuş. Daha sonra sorduğum iki değişik yazara ait kitaplar da önündeki ekranda bulunamadı.  Ben ayrılırken o da sabırsızca kulaklığına yapıştı tabi ki.
Şimdi, bu yıllar sonra yaşadığım kütüphane deneyimi, “emekli olup bir sahil kasabasına yerleştim” cümlesindeki sahil kasabalarının en büyüğünden birinde geçiyor. Varın siz düşünün memleketin gerisini.
Diyelim şikayet ettim, ne faydası olacak? Zaten ortada bir disiplin suçu yok. Kaldı ki, şikayetin emekliliği yaklaşmış kütüphanecilere kitap ve insan sevgisi aşılamaya faydası olacağından da kuşkuluyum.

Tabi ki genelleme yapmak, bir meslek gurubunu kötülemek veya karamsarlık yaratmak değil amacım. Ancak gördüğüm tablo bu.
Kaldı ki, 28 Yıl içinde bulunduğum “kamu ortamı” da bundan farklı değildi ve gerek çalışan gerek de yönetici  statüsündekilerin en basit sorunlara çözüm aramak yerine basit bir reçeteleri vardı:
-Beyim en iyisi özelleştireceksin, kurtulacaksın!
Dedikleri gibi de oldu, kurumları özelleştirildi. Şimdi gittikleri yerlerde, itilip-kakılırken ve gelirlerini/statülerini  kaybettiklerinde de hala aynı reçeteye inanıyorlar mı bilmiyorum.
Ama bugün yaşadıklarımı  anlattığım insanların da çoğu eminim aynı fikirdedir:
-En iyisi satıp kurtulmak!
Peki, ne olacak?

Hiç, bu ülkenin kütüphanelerinde yetişmiş insanlara lazım olan uyduyu, başka ülkenin kütüphanesinden yararlanan insanlar uzaya gönderecek. Bizimkiler de bu sayede birbirine gülücük göndermeye devam edecek.

VER BİLAL’İ AL CELAL’İ!

Takas, paradan önce en önemli alışveriş aracıydı. Hala da kullanılır. Bizim köylerde parası olmayan kadınlar incir ve zeytinyağı vererek bohçacılardan alışveriş yapar. Bazı satılık ev ilanlarında da vardır takas:

-Satılık ev, ev veya arabayla takas olunur!

Doğal olarak bu husus siyasete de yansımıştır; Güneş Motelde Ecevit, iktidar olması için gereken sayıda AP’li milletvekiline “al bakanlığı ver iktidarı” diyerek takas önermiş ve bu sayede iktidar olmuştur.

Bunun başarısız örnekleri de yok değildir. 7 Haziran seçimlerinden sonra da Bahçeli AKP’ye “ver Bilal’i al iktidarı” diye öneride bulunmuş ancak AKP seçimlere giderek Bilal’i vermeden iktidar olabilmiştir.

AKP, iktidar olmakla yetinmemiş şimdi de başkanlık sistemini getirmeye çalışmaktadır. Hem de yine Bilal’i vermeden. Karşılıksız veren Bahçeli sayesinde.

Bununla da yetinmeyen AKP, kazan-kazan politikasını sürdürmüş ve bu sefer de CHP lideri Celal Kılıçdaroğlu’nu partisine katmıştır.

Katmış da ne olmuş demeyin; o Celal Kılıçdaroğlu ki attığı tweetlerle Melih Gökçek’i geride bırakmış durumda ve kardeşi hakkında yazdıklarıyla seçmeni ona oy vermemeye çoktan ikna aşamasını geçti. Hatta başkanlık referandumundan evet çıkarsa bu Celal Bey sayesinde olacaktır eminim.

İşte bu çerçevede aklıma bir fikir geldi; diyorum bu Kemal Kılıçdaroğlu, Bahçeli’nin “ver Bilal’i al iktidarı” dediği dönemde “ver Bilal’i, al Celal’i” demiş olsaydı, hem partisini Bilal Erdoğan gibi güçlü bir transferle güçlendirecek hem de kardeşini boşa vermemiş olacaktı.

Ve de gül gibi slogan da güme gitmeyecekti:


-Ver Bilal’i, al Celal’i!

SİGARA EŞEKLERE DE ZARARLIDIR!

Bir adam eşeğin üzerinde, sigarasını tüttürerek köyden yaylaya doğru gidiyor. Aniden karşısına eniştesi çıkıyor. Babasını çok erken kaybettiği için kendisinden bir hayli büyük olan ablasının kocasını büyük bellemiş, o nedenle yanında sigara içmiyor.

Evet, enişte aniden karşısına çıkınca sigarasını hemen eşeğin semerine asılı sepete atıyor ki ziyan olmasın sigarası. Enişte geçtikten sonra da içmeye devam etsin. Fakat enişte lafı uzatıyor ve bir süre sonra da herkes yoluna devam ediyor.

Enişteden ayrıldıktan sonra eşek huysuzlanmaya başlıyor. Zapt etmeye çalışsa da eşek yerinde duramıyor; hem daha da hızlanıyor hem de anırmaya devam ediyor. Sonunda alevler kendine de ulaşınca anlıyor ki attığı sigara sepeti tutuşturmuş, zavallı eşek ondan huysuzlanıyormuş. Yanan sepeti yere atıp söndürüyor. Hem eşek hem de adam kurtuluyor.

Bu hikayeden:

-Ne çevreci adammış, sigarayı yere atıp orman yangınına sebebiyet vermemiş,

-İnsanlar arası saçma kuralların cezasını hayvanlar çekiyor,

-Araba kullanırken olduğu gibi eşek üzerinde de arkayı kontrol etmek şart; eşeğin kulağına ayna takmak sorunu çözebilir,

-Görüldüğü gibi sigara eşeklere de zararlıdır,


Gibi çıkarımlarda bulunmaya gerek yok. 
Bu sabah babam aklıma geldi ve de bu hikayesi. 
Aktarayım dedim, öylesine…

SANAL SUÇA SANAL CEZA!

Son günlerde, sanal alemde işlenen suçlar nedeniyle tutuklamalar başladı. Medyadan öğrendiğimize göre de sayı onbinleri bulacakmış.

Fakat insanların bir tweet nedeniyle tutuklanmaları hem vicdanları sızlattı hem de tutuklamaların hukuki durumu tartışma yarattı. Yani bir tweeti ancak atabilen biri, hangi yazılım bilgisiyle delilleri karartabilecek?

Ya da asgari ücretle geçinebilen biri nereye kaçacak?

Bunları düşününce aklıma daha önce verilen “ekonomik suça ekonomik ceza” veya TV Kanallarını kapatmak yerine onlara verilen “belgesel gösterme” cezaları geldi.

Önemli olan kişileri suçtan caydırmak ise o halde sanal suç işleyenlere de kamuoyunun vicdanını sızlatmayacak, hukuka uygun ve de caydırıcı cezalar verilebileceği geldi. Yani kısacası, sanal suça sanal ceza.

İşte aklıma gelen bazı sanal cezalar:

-Hakaret suçu işleyenlere, hakaret ettiği liderin konuşmalarını paylaşma ve övme cezası.

-Başka isimle sağa sola salvo atış yapalara, gerçek adlarının teşhiri cezası.

-Küfür edip rahatlayanlara kibar tweet atma cezası.

-Fotoşoplu fotoğraf paylaşana, karnı içeri çekilmemiş profil fotoğrafı koyma cezası

-Bol bol vatan-millet-sakarya paylaşımı yaparak kamuoyunu yanıltana Şırnak’ta askerlik yapma imkanı.

-Irkçı paylaşım yapana, nefret ettiklerinin paylaşımlarını beğenme cezası.

Liste uzayıp gider ve eminim ki bu cezalar caydırıcı olduğu kadar suçu işleyeni anasından doğduğuna pişman edecek cezalardır.

Pişman olmayanlar için de şarj cezası, sanal alemden müebbeten men, hesap dondurma, şarkı indirmeme, film izleyememe gibi cezalar da verilebilir.

Önermesi  benden, uygulaması devletten.


Arz ederim.

ÇOCUKLA ÇOCUK OLMA KRİTERİ

Bir bayram ziyaretinde, bayramlaşma faslı bittikten sonra  üniversiteli oğlum, “telefonuyla baş başa kalmak üzere” diğer odada oynayan çocukların yanına gitti. Bir süre sonra  tekrar yanımıza döndü.

Dönüşte, diğer odadaki çocukların kendisine birlikte oynamak için aşırı ısrarları sonucu odadan ayrılmak zorunda kaldığını anlattı. Bir hayli de bozulmuş bu işe. Zira oğlum, “ben büyüğüm, sizinle oynamam” dedikçe çocuklar ısrar ediyorlarmış:

-Ama bize seni okuyor dediler!

Çocuk aklı; okuyorsan sen de çocuk sayılırsın ve de onlarla oynamak zorundasın.


Evet, oğlum iri cüssesiyle çocukların elinden kurtulup yanımıza gelebilmişti. Ancak onun hala çizgi film seyrettiğini ve hala bilgisayarda oyun oynadığını çocuklara söyleseydim, bu kadar kolay kurtulabilir miydi ellerinden, bilemiyorum.

IV.MURAT POLAT ALEMDAR’I SİLECEK Mİ?

Elliyi geçmiş biri olarak yeni nesile hep acımışımdır. Ne yedikleri yemek ne de kahramanları kahraman. Bizim Kartal Tibet’imiz, Cüneyt Arkın’ımız vardı. Bunlar at biner, kılıç sallar ve iyi karate bilirlerdi.
Yani kahramanlıklarının bir altyapısı vardı.

Oysa Polat Alemdar öyle mi? Cüssesiyle uyumu olmayan sert bakışlarıyla yanındaki 2-3 adamıyla sağa sola sıka sıka ilerliyor ve boyundan büyük işler hallediyordu. Yaptıklarında bir zeka belirtisi ararsanız o da yoktu. 

Bana göre hiç de inandırıcı değildi.

Yeni nesilin yediği-içtiği gibi kahramanı da hormonluydu kısacası.

Muhteşem Yüzyılda IV.Murat’ı izleyince bende bir şimşek çaktı.  Dedim nihayet yeni nesil de bir kahramana kavuştu.

Güç dersen alası var, elli kiloluk gürzle adam öldürüyor, kimsenin geremediği yayı geriyor, at biniyor, kılıç kullanıyor, adamlarıyla gece baskınlarına gidiyor. Cüsse dersen onda, yakışıklılık dersen onda. Bir kahraman için fazlası var eksiği yok.

Hamleleri zekice, annesine de kardeşlerine de, kadınlarına karşı da yumuşak ama tavizsiz.

En beğendiğim yönü de kendini tarifi:

-Sertliği zırh yaptım kendime!

Ey yeni nesil, sonunda karşına “adam gibi” bir kahraman çıktı. Yok, ben hala Polat Alemdar’ı kahraman görüyorum diyorsan yine de sen bilirsin.

Zira kahramanı Polat olanın gideceği yer asla Bağdat olmaz!


SIRA AHMET ALTAN’IN AŞÇISINDA MI?

Hıfzı Topuz’un Taif’te Ölüm kitabında dikkatimi çeken bir ayrıntı, Mithatpaşa’nın bir yardımcısının da onunla birlikte hapis yatması olmuştu. Bu kişi, paşanın hapishanede işlerini görüyordu; çay yemek vs.

Yine Mehmet Ağar Yenipazar Cezaevinde yatarken bir korumasının o uyuduktan sonra görevini yapmak üzere akşamları cezaevine girdiğini okumuştuk gazetelerde.

Bu çerçevede, ben Cumhuriyet Gazetesinin çaycısının da bu hizmetini yapmak üzere içeriye alındığını düşünüyorum bütün iyi niyetimle.

Yoksa, “Cumhurbaşkanına çay vermem” demenin bir tutuklanma sebebi olmayacağı kanaatindeyim. Zaten ne Erdoğan’ın çay içmeye o çaycının evine gideceği var ne de Cumhuriyet Gazetesine.

Bence devlet, çaycıyı tutuklayarak  içeriye attığı gazetecilerin mağduriyetini bir nebze azaltmak gayreti içinde; “Gazeteciler içeride  her şeyden mahrum yaşıyor, bari alıştıkları çaydan mahrum kalmasınlar”.

Böyle düşününce de aklıma bir zamanlar çalışanlarının maaşlarını ödeyemeyen Taraf Gazetesinde Ahmet Altan’a yemek yapmak üzere bir aşçı istihdam edildiği haberleri geldi.


Diyorum, yoksa sıra Ahmet Altan’ın aşçısında mı?

KELİMELERDEN ZEHİRLİ OKLAR YAPMAK!

İlk maça gittiğimde beni en şaşırtan şey, rakip takım taraftarlarının birbirlerine toplu halde küfürlü tezahürat etmeleri değil, her taraftarın karşı tribünden rastgele seçtiği birini hedef alarak yaptığı küfürlerdi:
-Ulan gözlüklü, ben var ya senin ananı…
-Beyaz gömlekli, senin ta sülaleni…
Yani, biri neden ömründe ilk defa gördüğü birine bu kadar nefret dolu sözler söyler ki?
İşin ilginç tarafı, bunu yapanların çoğunun da dışarıda gördüğünüzde saygın biri olduğunu düşüneceğiniz tipler olması.
Arada yalancıktan birbirine hücum etmeler falan. Ama biliyorlar ki aradaki tel örgüler ve polis buna izin vermeyecek. Bunun güvencesinde, içindeki  bütün kızgınlıklarını ve öfkelerini dışarıya vurmaya gelmiş seyirci. Maç bahane. Bunun içindir ki uzun süre maç izlemeye gitmedim.Sadece yıllar sonra oğlumu götürdüm birkaç sefer.
İşte, benim “sosyal medya çıkalı maçlarda seyirci azaldı” teorim de buna dayanıyor. Zira içindeki öfkeyi ve kızgınlıkları dışa vurmak için sosyal medya geniş olanaklar sunuyor ve gördüğüm kadarıyla toplum da bunu doya doya kullanıyor.
Tek fark, bunun stat dışına taşarak bütün toplumu ve toplum önderlerini de kapsayacak şekilde genişlemiş olması.
Eskiden televizyonda bütçe görüşmeleri seyretmek, tartışma programları izlemek modaydı. Çünkü liderlerin nükte dolu konuşmaları ilgi çekerdi. Küfür etme ve dövüşme ihtiyacını ise toplum statlarda ve kahvehanelerde giderirdi.
Şimdi, ne toplumda ne de kanaat önderlerinde nükteli konuşmalar, zeka dolu atışmalar kaldı. Gazeteler bile “şu liderden çok önemli açıklamalar” diye manşet atıyor. Eskiden sadece liderlerin konuşmaları verilir, açıklamanın önemli olup olmadığına halk karar verirdi. Yakında, “vallahi de önemli açıklama yaptı” diye manşet atılırsa şaşırmayalım.
Hele sosyal medya tam bir felaket; koca koca adamların-kadınların paylaştığı ağza alınmayacak cümleler bütün ülkeyi bir büyük stada çevirmiş durumda. Bir hanım spikerin bile küfürlü paylaşım yaptığı düşünülürse durumun vahameti ortada.
Ahmet Altan, bir romanında “kariyer umudunu yitirmiş şirket çalışanları, zekalarını kelimelerden ok yapıp birbirine atıyorlardı” diye bir cümle okumuştum.
İşte özlediğimiz bu; toplumun ve toplum önderlerinin zekalarıyla kelimelerden yaptıkları zehirli okları birbirine atarak kavga etmeleri. İlle de kavga gerekiyorsa.
Ben şahsen özellikle mecliste ve üniversitelerde kavga-dövüşe anlam veremiyorum. Çünkü dövüş, sözün bittiği yerde başlar. Eğer bir mecliste ve üniversitede de söz bitmişse toplum ne yapsın?
Aynı şey sosyal medya için de geçerli; statta tel örgüler ve polisin arkasında atıp-tutan seyirci gibi, sosyal medyada da sahte isimlerin arkasına ve teknolojiye sığınarak işkembe-i kübradan atıp-tutuyor gazeteciler, okumuşlar.
Ben kendi adıma, topluma, kanaat önderlerine ve sosyal medya arkadaşlarıma bir çağrı yapıyorum:

-Kavga edecekseniz, zekanızı küfür yerine kelimelerden zehirli oklar yapmak için kullanın. Yapmayacaksanız da susun. Bazen susmak da çok şey anlatır.