HALKIMIZ NE DEDİ?


Seçim oluyor, vatandaş oyunu atıyor, işi bitiyor. Daha doğrusu bitmiyor, dinliyor; ne dediğini bile. Ben de oy verirken bir şey demediğim ve diyeni de duymadığım halde mesaj aldığında ısrarlı bazıları:

-Halkımız, bize tek başına iktidar görevi verdi. Yükümüz ağır sorumluluğumuzun bilincindeyiz!

-Halkımız, tek başına iktidar vermedi. İktidarı paylaşın dedi. Halkımızın bu uyarısını dikkate alacağız!

-Halkımız, bize ana muhalefet görevi verdi!

-Halkımız, bize yavru muhalefet görevi verdi!

-Halkımız, bizi uyardı!

Bunca zamandır seçim sonucu izlerim, yorumları dinlerim. Vatandaş olarak ne mesaj verdiğimi öğrenmeye çalışırım. Sadece bir tanesi hariç. Bir seçim gecesi umduğu oyu alamayan çok iddialı, hala televizyonda iddialı laflar eden genel başkanın demecini:

-Bu halk uğruna politika yapılacak bir halk değildir. Bu nedenle bırakıyorum politikayı!

Düşündüm ki; ne mesaj verdik de bu kadar kızdı bu adam,  politikayı bile bırakıyor. Biz çok terbiyeli bir halkız. Yanlışlıkla ağzımızdan  “hastir” lafı çıkmış olabilir mi acaba o seçimde? 

TEKNOLOJİK ÖZÜRLÜ


Hayır, teknolojiyi kullanamayan anlamındaki “teknoloji özürlüsü” değil bu. Bu,  teknolojiye sahip olmuş ancak nasıl ve neden kullanacağını bilmeyenler için benim uydurduğum bir deyim.

Nasıl mı? Bakın etrafınıza, teknolojiyi insanın huzuru mutluluğu için değil, kendi ilkel bencilliği, cehaleti için kullanan çok insan görürsünüz.

Yıllar önce otobüsteki yerimi bir başkasına satan, bana da “fark etmez abi” diyen pişkin otobüs şoförüne söylemiştim:

-Otobüsler neredeyse havada gidecek ancak siz hala aynı koltuğu birkaç kişiye satmayı beceriyorsunuz!

Evet, ithal ettiğimiz otobüsü üretenler yolcu rahatını memnuniyetini artırmak için sürekli yenilikler peşinde koşarken, bizim otobüs işletmecileri o otobüste yolcuyu ayakta götürerek eziyet etme peşindeler.

Yazın hafta sonlarını sevmem. Şöyle bir balkon keyfi yapamazsın. Her hafta sonu etrafta yapılan kına gecesi veya sokak düğününün sesi evinizde sohbet etmenize bile engel olur.

Bu ses sistemlerini icat edenler, düzenlenecek toplantı veya sanat etkinliklerinin daha çok insana kolayca duyurmayı amaç edinmişlerdir. Oysa bizde ses sonuna kadar açılır. Amaç, orada toplananlara müziği ulaştırmak değil, sesin ulaşacağı her yere duyurmaktır evlendiğini ya da sünnet olduğunu.

Şikayet etseniz, “ ayıptır komşuya yapılır mı?”

Peki, küçük kasaba ve köylerde birilerine duyurmak için oluşturulan düğün, sünnet ve asker uğurlaması konvoylarının büyük şehirlerde gürültü kirliliği yaratmaktan öte bir anlamı kaldı mı artık?

Hadi diyelim ki bu düğün-dernek, her zaman olmaz. Biraz hoşgörü gösterelim. Peki, evde son ses sinema seyreden komşuya ne diyelim?

Efendim, bir yaz günü. Hava sıcak, millet balkonda. Uzaktan gelen düğün, sünnet gürültüleri, korna sesleri tamam. Tamam değil de alıştık diyelim. Peki, karşı komşumdan gelen son ses film gürültüsüne ne demeli. Bir şey diyemedik tabi ki. Demeye kalksak da duyulmazdı zaten. Ne kapı zili sesi, ne telefon, ne de bağırmak hiç biri işe yaramazdı o sese. Çaresiz çektik. Sadece film bittikten sonra balkonda sigara içen komşuma seslendim:

-Komşum, bir dahaki sefer Türkçe dublajlı film alsan iyi olur. Bu İngilizce olduğu için filmden bir şey anlamadık!

Peki, at üzerinde gezen sünnet çocuğunu takip eden konvoyda hararet yapan araçlar sorununu kim çözecek memleketin?

ERKEK YALAN SÖYLEYEMEZ

Bir gösteride duydum ilk bu sözü. Dayanağı şuydu; kadınlar küçük yaştan beri daha çok kısıtlandıklarından, kısıtlamaları aşmak için erkeğe göre daha çok yalan söylemek zorunda kalıyor. Bu nedenle yalan söylemekte daha tecrübelidirler. Oysa erkeğin kısıtlanması daha az olduğu için yalan söyleyemezler, söyleseler de hemen yakalanırlar. 



Başlangıçta bana da inandırıcı gelmedi. Ancak aşağıdaki hikayeyi dinleyince kesin emin oldum. Erkek olduğum, işime geldiği için değil, gerçekten öyle olduğu için. 

Birkaç aile toplanacak bir evde. Ev sahibi erkeğin de o akşam bir arkadaşının milli olmasına arabasıyla yardım etmesi gerekiyor. Eve gelecek bir arkadaşına rica ediyor. Eşime bir iş toplantısında olacağımı, biraz gecikeceğimi söyleyiver. Cep telefonu yok o zamanlar galiba kendi de arıyor evini, haber veriyor gecikeceğini. 

Kadının tam davet günü uzayan toplantı nedeniyle canı sıkılıyor, sık sık soruyor eşinin arkadaşına: 

-Ne toplantısıymış bu? 

-İş, fazla gecikmeyecekmiş, öyle söyledi. 

-Allah Allah. 

Birkaç saat sonra koca giriyor içeriye. Bir eliyle zafer işareti yaparken diğer elinde renkli bir poşet ve içinde gazete kağıdına sarılı bir parça peynir. 

Efendim olay şu. Koca, milli olacak arkadaşı ve iki kız buluşuyor. Arabayı koca kullanıyor ve hedef şehir dışındaki ormanlık alan. Milli olunmadan önce havaya girilmesi için şehrin çıkışındaki bakkaldan bir şişe şarap ve bir parça peynir alınıyor. Şaraplar içiliyor peynirin bir kısmı da yeniyor. 

Sonra milli olacak arkadaş kızla ormana giriyor. Diğer kızla koca arabada onları bekliyor. Sonra da kızlarla arkadaşını bırakıp evine dönüyor. Peynir ziyan olmasın diye de eve getiriyor. 

Allahtan arkadaşları hemen peynir poşetini yok ediyorlar da yakalanmıyor koca. Yoksa renkli poşet içinde gazete kağıdına sarılı bir parça peynirle iş toplantısından geldiğine karısını nasıl inandıracak. 

Siz söyleyin Allah aşkına; erkek yalan söyleyebilir mi?

MUHTEŞEM KORKULAR(!)


-Sülüman gitme!

-Gitmem lazım Hürrem’im!

-Sen gidersen, ben ne olacak?

-Gitmezsem de, “padişahımızı zevk-ü sefada gösteriyorsunuz” diye kanalın önünde tekrar gösteriler başlar. Biliyorsun RTÜK’ten uyarı yedik.  En iyisi ben iki elçi kabul edip geleyim.

Evet, dizide son cümle söylenmediyse de söylenmesi yakındır.

***

Dizide Macar Kralını da gördükten sonra iyice emin oldum artık. “Kemikli et yerken kahkaha atan bütün erkekler kötüdür”. Eski filmlerde de öyle değil miydi? Erol Taş, Kazım Kartal, Tecavüzcü Coşun vs. hepsi kemik sıyırırken kahkaha atmazlar mıydı?

O nedenle yakındır bir haber:

-Yurt çapında eş zamanlı yapılan bir operasyonla bütün kötü erkekler yakalandı!

Yan yana dizilmiş bir sürü saçlı sakallı adam. Eller kelepçeli, başlar öne eğilmiş. Masanın üzerinde de suç delili kemikler; tavuk butları, pirzolalar ve iliği çekilmemiş dana kemikleri…

***

Dizideki Sülüman’ın “Binbir Gecedeki Onur’da” bile olmayan romantizmi ve Hürrem düşkünlüğü de korkutuyor beni. İster misiniz birkaç bölüm sonra Sülüman bebek arabası itiyor olsun Gülhane Parkında. Kolunda Hürrem. Ya da Hürrem’le Piyer Loti’de çay içerken bir yandan da elini tutuyor olsun.

***

Dizinin beni en korkutan yanı ise gerçekçiliği, güncelliği. Her an Sülüman’ın cebi çalacak ve Fransuva yardım isteyecekmiş gibi geliyor. Ya da bir magazin programı duyurusu:

-Hatice Sultan, Baş Odabaşı İbrahim’le sarayın bahçesinde görüntülendi. Az sonra!

Düşünmek bile istemiyorum ama en kötüsü de herhalde dizi yaz tatiline girmeden başımıza gelecek. Sülüman’dan umudu kesen Mahidevran Sultan’ın bir evlenme programında, Hürrem’in saraydan kovduğu Ayşe Hafsa Sultan’ın da bir başka evlenme programında kısmet arıyor olmaları.

-Ben sarayda yaşıyordum. Oğlumun Hürrem’den bir oğlu olunca beni sarayda istemedi, dışarıda kaldım. Emekli maaşın, sikortan varsa evlenebilirim!

Ayşe Hafsa Sultan kimi seçecek, Gelecek sezonda!

MİLLETVEKİLİNİN EK İŞİ


Sizi bilmem ama ben artık spor yorumu, siyaset yorumu ve siyasetçi tartışması izlemiyorum. Nedeni, tartışmaların çok sığ hale gelmesi. İzledikten sonra soruyorum; ne kaldı aklımda, ne kattı bana? Kocaman bir hiç…

İnsan bu programları tartışmaları izleyerek vaktini ayırdığına göre; öğrenmek, birikimlerini artırmak hiç olmadı bir güzel söz, bir “taşı gediğine koymak” davranışı bekliyor.

Eskiden, söylenenler hep lafta kalsa da hiç olmazsa birkaç zeka parıltısı söz kalırdı aklımızda. Örnek mi?

Şimdi, bir erkek şarkıcımız cinsiyet değiştirmiş, evleniyor. Bir yattaki nikahını da bizzat belediye başkanı kıymış. Konuya ilişkin gazetelerde çarşaf çarşaf haber ve fotoğraflar. Meclis toplantısında da tabi ki sert eleştirilere uğruyor. Belediye başkanı da yanıt veriyor kendisini eleştiren pala bıyıklı, maço meclis üyesine:

-Ben ayrım yapmam. Getir pembe nüfus kağıdını, senin nikahını da kıyayım!

Bir başka sefer de bir bakanımız, sık sık insan hakları denetimine gelen ve yazdıkları raporlarla Avrupa Parlamentosunda aleyhimizde kararlar alınmasına neden olan iki bayan Alman milletvekiline kızıyor ve onlar için “fahişe” diyor. Bunun üzerine ertesi günü Almanya’daki gazeteler manşet atıyor:

-Biz milletvekillerimizin ek iş yaptığını bilmiyorduk!

BEKARLARA NOTLAR: KONTRATAKTAN GOL YEMEYİN!


Sevgili Bekar Kardeşim,

Ben futboldan anlamam. Seyrederim sadece ve arada yorumlara bakarım. O nedenle anlatacaklarımda bir hatam olursa mazur gör.

Dediğim gibi, ben futboldan anlamam. Konuyu anlatmam, sana evlilikle ilgili bazı şeyleri daha kolay anlatma kaygısından kaynaklanmaktadır.

Biliyorsun, futbolda seyri en güzel ve uygulanabildiğinde en güzel oyun üç-beş-iki sistemidir. Takım toplu halde hücum eder toplu halde savunma yapar. Takım atağa geçer, topu kaptırdığında ise hemen rakip sahada savunma hattı oluşturur. Fakat takımın kondisyonu yetersizse ya da taktik iyi uygulanamazsa kötü sonuçlar doğurur. Siz rakip sahada savunma yapmaya çalışırken rakip takım uzun top ve hızlı bir adamıyla gol atabilir. Buna kontratak denir. Evet, gol atmayı düşünürken kontrataktan gol yiyebilirsin. Genelde büyük takımlar üç-beş-iki taktiği ile oynarken kondisyonu yetersiz, oyuncu bakımından zayıf takımlar katı savunma ile kontrataktan gol atarak sonuca giderler.

Şimdi, elin ekmek tuttu, yuva kurmaya hazırsın. Kendine göre standartların var. Hayalindeki eşi arıyorsun. Baştan uyarayım, tavsiyem aşık olmuş ayağı yerden kesilmişlere göre değil. Onlara zaten hiçbir tavsiye kar etmez. Dediğim mantık evliliği yapacaklar için.

Evet, hayalindeki eşi arıyorsun ve sürekli ataklar yapıyorsun. Kanatları kullanma, yerden kısa paslar vs. bütün taktikleri uyguluyorsun fakat bir bakıyorsun ki kontrataktan gölü yemişsin. Hiç hesapta olmayan biriyle evlenmişsin. O nasıl oluyor dersen; sen hayalindeki en iyiyle evlenmeye çalışırken, hayalinde olmayan ama seni isteyen biri zaaflarından yararlanarak seni ikna ediyor evlenmeye.

-Sarışın değil ama solcu!

-Öküz gibi ama parası var!

-Tipsiz ama şefkatli!

-Annemle arası çok iyi, annemi mutlu eden beni de mutlu eder!

-Bu çocuklarıma iyi davranır!

Bak etrafına, “bu bununla nasıl evlenmiş” dediğin çiftlerin hepsinde vardır bir kontrataktan gol yeme hikayesi.

Golü yediğini anladın, tam kurtulacaksın, bakmışsın bir çocuk. Tekrar bir kurtulma hamlesi, gelsin ikinci çocuk. Artık o saatten sonra da sana geçmiş olsun.

“Olsun, önümüzdeki maçlara bakarız” diyemezsin çünkü bu maçın telafisi, rövanşı yok. Öbür dünyada belki. O nedenle hücum ederken ya defansı sağlam tut, ya da kondisyonun yetersizse üç-beş-iki oynama! 

YASAK AŞKIN KURBANI


“Gözünde çepel var” denir benim gibilere. Olmadık bir şey gözüme takılır. Ya da kırk yılda olan bir şey bana denk gelir. Ortaokulda resim öğretmenimiz ünlü bir ressamın yaptığı resimlerin fotoğraflarını dağıttı, tekrar yapıyoruz. Benimki bir körfezde bir sürü tekneyi gösteren bir resim. Tekneler ve doğal olarak suya yansımaları.

Baktım küçük bir teknenin yansıması yapılmamış. Söyledim öğretmenime, inanamadı. İnceleyince o da anladı ki koskoca ressam küçük teknelerin birinin suya yansımasını unutmuş ya da özellikle yapmamış. Hocam takdir ettiyse de benim yaptığım resimde hatayı telafi etmediğimi görünce takdirini geri aldı. İnsan inandığını yapmalı…

Bir başka sefer de tesadüfen bir yazarın oğlunun daha sonra da kendinin kitabını okuyunca anladım ki oğlu babasının kahramanlarından yararlanıyor.

Diyeceğim o ki, hep beni bulur bazı şeyler. Gayretim olmasa da bazı şeyleri söylemek, ifşa etmek de bana düşer tesadüfen.

Şöyle anlatayım, yirmili yaşlarda bir işyerinde çalışıyorum. Bir akşam işyeri korosunun konseri var. Baktım herkes orada. Amir, memur, çoluk-çocuk. Ben yeniyim, bazılarını şahsen tanısam da isimlerini bilmiyorum. Arkamda oturan, eli bir kadının omzunda bir eleman bir şey önerdi. Önce cazip geldi ancak daha sonra vazgeçtim. Kendisine de söyledim.

Bir öğle yemeğinde yemekhanede o adamın yanındaki kadın:

-Geliyorsunuz değil mi bu akşam?

-Gelmeyeceğimi eşinize söyledim.

-Eşim mi?

-Evet, hani geçen akşam eli omzunuzda olan beye.

-Haaaa, siz Nevzat Beyi söylüyorsunuz.

Kadın bunu söylerken gülümsüyordu ancak cümlesi biter-bitmez yemekhane de bulunan herkes kahkahayı koyuverdi. Ben ise şaşkındım; ne dedim ki şimdi ben?

Sonradan öğrendim ki, adam evliymiş ve işyerindeki bu kadınla ilişkisi varmış. Herkesin içine birlikte çıkmaktan da çekinmiyorlarmış. Herkesin bildiğini deklare etmek de bana düşmüş, tesadüfler sonucu.

BEKARLARA NOTLAR: GEÇ KALMAYIN!


Ziyarete gittiğim şehir dışındaki bir işyerinden şehre dönüyorum.

-Doktor Hanım da sizinle gelebilir mi?

-Tabi ki.

Arabaya bindiğimde çok güzel, çok hanımefendi, çok sempatik bir kızla karşılaştım. Tanrının verdikleriyle iyi bir hayat sürebilecekken yetinmemiş, okumuş doktor olmuş. Üç yıl işyeri hekimi olarak çalıştıktan sonra şimdi de uzmanlık sınavını kazanmış, istifa etmiş okumaya gidiyor.

Aynı işyerinde eğitimli, yakışıklı, mastırlı, evi-arabası olan ve her şeyden önemlisi de adam gibi adam olan bir arkadaşım çalışıyor. Sordum, tanıyor doktor hanım da. Hatta arkadaşımın adını duyunca yüzünde bir ışıldama oldu gibi geldi bana.

Doktor Hanımı indirdikten sonra gittiğim yerden hemen telefona sarıldım, arkadaşımı aradım:

-Sen bu doktor hanımı tanıyorsun değil mi?

-Evet.

-Peki, evleneceğin kişi bu kız değilse kim?

-Sorma, tam açılacaktım, uzmanlığı kazandı ayrıldı. Kısmet değilmiş.

Evet, aradan uzun yıllar geçti. Doktor Hanımdan bir daha haber alamadık. Muhtemelen muayenehane, hastane ve evi arasında koşuşturma halindedir. Evlenmiştir ve oğlunu da ÖSS’ye hazırlıyordur. Arkadaşım ise hala bekar!
  

LÜTFEN PİSTİ BOŞALTIN!


Bu aralar yazdıklarım içime sinmemeye başladı. Yazılarımın istediğim gibi olmamasından, yazılarımın anlatmak istediğimden başka şeyler anlatması korkusundan her sabah güne yazmama niyetiyle uyanıyorum. Fakat hayatın akışı içinde kendimi yine de yazarken buluyorum.

Evet, bu sabah da yazmama niyetiyle güne başladım. Arızalanan şofbenim zaten yaşamın kendisi konusunda “ben buradayım” demişti. Fakat oğlunu evlendirmekte olan ve düğün telaşı ile her şeyin mükemmel olması çabası içindeki birine tavsiyelerde bulunurken, anlattığım bir anonsu yazma gereği duydum.

Düğün gibi törenler, çoklu kombinasyon problemi çözmek gibi bir şey. Herkesin her şeyi önemsediği, herkesin herkesi memnun etmeye çalıştığı, buna karşın herkesin asla memnun olmamaya çalıştığı olaylardır.

O nedenle, böyle bir işe kalkışacak kişi bilecek ki asla kimseyi memnun edemeyecek. Örneğin, ablalarımın birinin düğününde kuaföre götürülmeyen kuzenlerimden biri üzüntüden bayılmış, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü.

Şimdi, babam beş annem on altı kardeş olunca, bütün bayan kuzenleri kuaföre götürmek de mümkün olamamıştı doğal olarak. Sayıyı makul hale getirmek için de sanıyorum başını örtenleri kuaföre götürmeme kararı verilmişti. Fakat kuzenim bayılınca kuaföre götürülmüştü hatanın telafisi için. Saçı nasıl olmuş derseniz vallahi biz göremedik. Kuzenim kuaförden yine başı örtülü gelmişti. Tek fark edilen şey, başörtüsünü kabarmış saçları üzerine örtmüş olmasıydı.

İkinci tavsiyem ise her soruna mutlak bir çözüm bulunabildiği için düğünde çıkması muhtemel sorunlara da anında çözüm bulmak mümkündü ve o nedenle telaşa gerek yoktu.

Bir düğünün en önemli  unsurlarından biri de neşeli olması, oynayanın çok olması, gelenlerin eğlenmesidir. Orkestranın işini bilmesi, davetlilerden de hiç olmazsa iyi oyun oynayanların bulunması gerekir. Ben bugüne kadar orkestranın iyi olmaması, düğünde oynayanların az olması, düğünün neşesinin olmamasına çok tanık oldum ama bir keresinde öyle bir düğüne gittik ki masada oturan yok.

Biz öğrenciydik ve sanıyorum düğün sahiplerini de tanımıyorduk. Sadece bir arkadaşımızın ısrarı ile o düğüne katılmıştık. Düğünde orkestra o kadar iyi, oynayan o kadar çoktu ki; bir ara pistte kımıldayacak yer kalmadı. Biz zaten piste bile ulaşamamış masamızın kenarındaki bulduğumuz bir boşlukta oynuyorduk.

Manzara aynen şöyleydi: muhteşem bir orkestranın çaldığı oyun havaları, pistte yer kalmamış ve salonun her köşesinde aralarda oynayan davetliler. Sorun böyle olunca çözüm de gecikmedi tabi ki. Bir anons duyuldu:

-Sevgili Davetlilerimiz, pist çok kalabalık oldu, ezilenler olabilir. Lütfen gelin ve damadın birinci derece akrabası olmayanlar pisti terk etsin, masalarının yanında oynasınlar!

BU YAŞTAN SONRA

Oldum olası meraklıyım olimpiyatlara. Siyah-beyaz televizyon günlerinden kalma bir alışkanlık herhalde. Tabi ki seyirci olarak. Yoksa ömründe attığı gol (mahalle maçları da dahil) bir elin parmağını geçmeyecek kadar sporla ilgili birinin yarışmacı olarak olimpiyatlarda işi ne?

İki bin olimpiyatlarını izlerken birden içimde dayanılmaz bir kürsüye çıkma arzusu oluştu.  İnsanın yaşı ilerlerken arzuları törpülenir derler. Oysa benim çocukken bile hayal etmediğim bir şeyi kırklı yaşlarda arzu etmem bana bile tuhaf geldi.

Fakat arzu bu; düşünmeden, olabilirliğini analiz etmeden duramadım. O zaman otuz altı yaşındaydım ve hangi spor dalında kürsü olasılığı var araştırdım. Sonunda kırk iki yaşında bir tabanca atma sporcusuna rastladım. Eğer hemen başlarsam kırklı yaşlarımda kürsü olmasa bile olimpiyatlarda yarışma olasılığım vardı. Fakat bizde özellikle asker polis gibi küçük yaşlardan beri bu işin içinde olanlar olduğunu düşününce olasılık yine azaldı ve vazgeçtim.

Geçenlerde gazetede bir haber:

-Salonu var ama ne olduğunu kimse bilmiyor!

Erzurum 2011 Üniversite Oyunları için gecekondu mahallesine bir spor salonu yapılmış ancak içinde ne sporu yapılacağını kimse bilmiyormuş. Bu sabah televizyonda öğrendim o sporun ne olduğunu; curling’miş. Biri tencere gibi bir şeyi buzun üzerine bırakıyor, iki kişide elindeki süpürgelerle o şeye buzda yol açıyorlar. Kim hızlı giderse o kazanacak sanırım.

Sonra röportajlar başladı. Efendim, bizim milli takım oyuncuları daha on sekiz ay önce bu spora başlamışlar. On ay önce de milli takıma seçilmişler.

Şimdi, bir spor dalında yetmiş üç milyon içinden olasılık olarak ilk üçe beşe girmek neredeyse olanaksızdır. Rekor kırmak da öyle. Yetmiş üç milyonun en hızlı koşanı olmak mesela. Fakat bir arkadaşım söylemişti yıllar önce; rekor kırmak zordur ancak bizim rekorlar o kadar düşüktür ki örneğin iki yüz bin nüfuslu bir ülkenin en hızlı koşanı olmak bizim ülkedekinden daha zordur. Çünkü rekorları yüksektir. Daha az çalışarak rekor kırmak mümkündür ülkemizde. Nitekim Naim Süleymanoğlu antrenmanda kırmıştı halterdeki bütün Türkiye rekorlarını.

Evet, lafı nereye getireceğim? Benim gibi hala içinde olimpiyat kürsüsü veya milli olma hevesi geçmemiş arkadaşlarım; eğer üniversiteden atılmışsanız işiniz kolay. Çıkacak aftan kaydınızı yenileyin. Sonra derhal Erzurum’daki curling salonuna gidin. Altı ay çalıştıktan sonra 2013 Üniversiad Kış Oyunlarında ülkemizi temsil edebilirsiniz. Ya da yeniden ÖSS’ye girin. Bir okulu kazandıktan sonra yine soluğu Erzurum’da alın milli takıma girmek için uğraşın. Belli olmaz belki üzerine geçit resminde bayrağımızı taşımak, oyunların en yaşlı sporcusu ödülü almak gibi unvanlarınız da olabilir. Benden söylemesi!