MÜSLÜMANLARIN YARISI GÜNAHA GİRDİ!

1-Senenin beş gününde oruç tutmak (tahrimen) mekruhtur. Yâni, harama yakın şekilde mekruh sayılmıştır. Bu günler Ramazan Bayramı’nın ilk günü ile Kurban Bayramı’nın ilk dört günüdür.

2- Ramazan ayında özürsüz olarak orucu terk etmek, büyük bir günah olduğu gibi, hem Ramazan ayına hürmetsizlik hem de bütün Müslümanlara karşı bir saygısızlıktır.

Bu bilgileri neden yazıyorum, şu sebepten: malum geçen bayram Müslümanların bir kısmı ramazan bayramını bir gün önce kutladı.

Yani bir kısmı oruç tutarken kalanı bayram kutladı. Bir başka anlatımla, herhalukarda Müslümanların bir bölümü bir şekilde günaha girdi.

Sebebi ne? Bayram tarihinin bütün Müslümanlar için aynı tarihte belirlenememesi.

Peki, bunu tespit etmesi gereken din alemleri ne yapıyor, “kurban keserken hayvanın hangi damarının kesileceği” veya “cünup askerin şehit olduğunda cennete gidip-gidemeyeceği” sorularını cevaplamakla meşgul.

Müslümanların bir kısmının günaha girmesi kimsenin umurunda değil.

Bu arada, gayrımüslimler ne ile meşgul?

Kuyruklu yıldıza uzay aracı indirmekle.

Şu bayram tarihini bir düzgün belirleyelim, bütün Müslümanları aynı gün bayram kutlamaya ikna edelim biz de daha öteye uzay aracı indireceğiz inşallah!

BAŞKANLIK ÜZERİNE ÇOK AŞIRI BİR KOMPLO TEORİSİ!

Cumhurbaşkanının diploması ve sağlığı hakkında yaklaşık 10 Yıl önce bir kitap okudum . Kitap sadece bana yazılmadığına göre eminim kitabı muhalefet partileri ve gazeteciler de okumuştur.

Hatta o dönem Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını da başbakanın diplomasına yordu bazı kesimler. Ben de öyle.

Aradan 7 yıl geçti. Gül’ün görev süresi doldu. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı, yeni cumhurbaşkanı seçildi göreve başlayalı da neredeyse 2 yıl olmak üzere.

Ve cumhurbaşkanının diploması, medya ve muhalefet tarafından gündeme getirildi.

Hem de ne getirilme; günlerdir tartışmalar, önergeler birbirini izliyor.

Bu durum benim de komplocu ruhumu harekete geçirdi doğal olarak.

Ne oldu da bunca sene sonra ve hatta cumhurbaşkanı seçildikten 2 yıl sonra diploma tartışmaları alevlendi?

Ne var bugünlerde bu tartışmayı alevlendirecek?

Başkanlık!

Efendim, cumhurbaşkanı, henüz onaylamadığı dokunulmazlıklarla  ilgili anayasa değişikliğini başkanlıkla ilgili madde ilavesiyle halkoyuna götürür.

Bu arada yüzde doksanı 4 Yıllık üniversite bitirmemiş halka da medya ve muhalefetin diploması ile ilgili yayınlarını şikayet ederek,  mağdur sıfatıyla referandumu kazanır ve başkan olur.

Fazla mı oldu?


Komplo Teorisinin iadesi yoktur. Fazla gelen kısmı çöpe atınız!

ALDIK ULAN ALDIK!

Bazı şeyler sadece benim başıma mı geliyor yoksa herkesin başına geliyor da benim gibi her şeyi yazıya mı dökmüyorlar bilmiyorum.

Efendim, siz de benim gibi almak istediğiniz, almayı hayal ettiğiniz şeyleri önce internetten araştırıyor musunuz?

Peki, bundan sonra facebookta ve ziyaret ettiğiniz diğer sayfalarda da karşınıza baktığınız ürünlerin reklamı 
geliyor mu?

Bana geliyor maalesef.

Şu an açtığım facebookta da ziyaret ettiğim diğer sayfalarda da araştırdığım ne kadar ürün varsa onların reklamı devamlı çıkıyor.

Yani, belli sitelerin reklamla ayakta durduğunu, hatta sosyal medyanın da bize bazı şeyleri dayatmak için var olduklarını ve de kapitalist bir ülkede yaşadığımızın farkındayım.

Çarşı-Pazar dolaşmadan evde bazı ürünleri araştırma rahatlığının bir bedeli olabileceğini de düşünüyorum.

Fakat her sayfa açışımda karşıma aynı reklamların çıkması ne kadar devam edecek bilmiyorum. Hadi alamadığım ve sadece hayalini kurduğum şeylerin reklamına bir şey demiyorum da aldığım şeylerin hala bana gösterilmesine bir anlam veremiyorum.

Aldık ulan, aldık.

Hem de fotoğrafını gösterdiğin o ürünü.

Dediğin yerden ve dediğin fiyattan.

Artık gösterip durma, çok görmek istersem, gider evdekine bakarım.

Yeter ulan, gösterme artık.


Bıktım, nasıl anlatabilirim bunu sana?   

YENİ SOSYAL MEDYA DİLİ!

Geçen sabah, ortaokul arkadaşım Zehra’nın facebook’ta yazdığı şu mesajla irkildim:

“Güzel anıları, eski aile fotoğraflarına bakarak yad etmek için mükemmel bir gün… Haydi, fotoğraf albümleri çıksın! 

İrkildim, zira bizim Zehra’nın evi bırak, yaşadığı şehirde durduğu yok neredeyse.Sürekli gezmede. O nedenle onun “oturalım bugün evde, albümlere bakalım” demesi hayra alamet değil.

Derken bende jeton düştü. Sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-Hava yağmurlu diyorsun yani:)))

-Hemde ne yagmur gök delindi sanki erkancım

-"Hava yağmurlu evden çıkamıyorum" diyeceğine "albümlere bakalım bugün" demen çok diplomatça geldi bana:)))
-Vurma işte açıga yaaaa

-Burada da yağmur başlamak üzere. Ben de evden çıkamayınca sağa sola sataşıyorum:)))

-(o zaman) albümlere bakmaya başla.

Görüldüğü gibi, artık sosyal medyanın kendi dili, kendi raconu gelişti. Onu bilmeden/anlamadan konuşmak ve anlaşmak mümkün değil.


Aksi halde, “hava kapalı bugün evde hapis kaldım” diye başlayan muhabbet başlamadan bitmeye mahkumdur!

NOBEL ANCAK ORAYA YAKIŞIRDI!

Bir şeyi başarandan başka şeyleri de başarması beklenmemeli. Yani, iyi bir futbolcudan iyi demeç vermesi ya da oğlunu şehit veren bir anneden de ağlamamasının beklenmemesi gibi.

Yapılan şey yeterlidir ve teşekkür dışında yapana söz söylemek çok büyük haksızlık olur. O nedenle yazacaklarım İlk Nobel Ödülünü alan Orhan Pamuk’a bir eleştiri değildir.

Orhan Pamuk ilk Nobel ödülü alan Türk olarak tarihe geçmiştir. Kendisini kutluyoruz.

Fakat ikinci Nobel Ödülünü alan Aziz Sancar öyle bir şey yaptı ki, Orhan Pamuk eminim kendisi de hayıflanmıştır bunu düşünemediğine.

Efendim, bu 19 Mayıs bir başka olacak bu sene. Aziz Sancar’ın aldığı Nobel Ödülü Anıtkabire konacak. 

Düşünebiliyor musunuz, her yıl Anıtkabiri ziyaret eden milyonlar ve de özellikle çocuklar orada cumhuriyetin öyküsünü öğrenirken Aziz Sancar’ın aldığı Nobel Ödülünü de görecekler, selfi çekecekler ve eminim birçoğu da üçüncü nobeli almanın hayalini kuracak.

Orhan Pamuk aldığı Nobeli ne yaptı bilmiyorum ancak bana göre Nobel Ödülünün en yakıştığı yer Anıtkabirdir.


Ödülü alandan da onu Anıtkabirde sergilemeyi düşünenden de Allah razı olsun!

EVLENME PROGRAMLARI FİNAL Mİ YAPIYOR?

Geçen gün Sevgili Arkadaşım Muhterem Durmuş, Facebook’ta “evlenme programlarında bütün kış nazlanan kız ve erkekler birbirini beğenmeye başladı , bunu baharın gelmesine yoruyor hanım” diye yazınca alıcı gözle izlemeye başladım evlenme programlarını.

Gerçekten de yenge hanımın dediği gibi, bütün kış birbirini beğenmeyen/nazlanan/bir barışıp bir ayrılan “meşhur çiftlerimiz” hareketlenmiş. Tekrar tekrar sahneye çağrılıp araları yapılmaya çalışılıyor. Bu arada programlara yeni talipliler ve dramatik hikayeleri çıkarılmadığı gibi “başrolde olmayan” adaylar da seyirci durumunda. Hatta programların uzman konukları bile sessizliğe bürünmüş halde.

Bu durum dizilerin sezon finallerini aklıma getirdi. Genelde diziler bir patlama ve kaza ile sezon finali yaparlar ki, yeni sezon için anlaşılamayan veya kapris yapan oyuncular ayıklanabilsinler. Diziden ayrılması gereken oyuncu yeni sezonda ölmüş olur, devam edecekler oyuncular da masada patlayan bombadan bile yaralı kurtulmayı başarırlar.

Evlenme programlarındaki bu ani hareketlilik, bende sezon finali beklentisi yarattı. Herhalde programdaki “başrol oyuncular” bir şekilde evlendirilip/nişanlandırılıp programdan gönderilecekler. Zira biz de bıktık kendilerinden, muhtemelen onlar da bizden. Yeni sezon da yeni başrol oyuncuları ile başlayacak gibi.

Söylediklerim komplo mu gerçek mi, gelecek sezonu bekleyip göreceğiz!


www.karakoyunlar.com

MURO’DAN PAŞA OLUR MU?

Muro, Kurtlar Vadisi dizisinin akılda kalan karakterlerinden biriydi. Kendisine, kısaca “sevimli şehir teröristi” diyebiliriz.

O nasıl oluyor derseniz, onu da Kurtlar Vadisi yapımcılarına sorun derim. Murat 124 arabası ve saf iki elemanı ile “içindeki lanet olası insan sevgisi” nedeniyle kötülük yapamayan bir “başgan”dı o.

Karakteri canlandıran Mustafa Üstündağ o kadar başarılıydı ki, öğrendiğim kadarıyla, sonradan kendisine “Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine” adlı ayrı film bile yapılmış.

Bugünlerde de Muhteşem Yüzyıl-Kösem dizisinde paşa rolünde izliyoruz kendisini . Hem de ne paşa, hem vezir-i sani olmuş hem de dün akşam da I.Ahmet’in kız kardeşi ile evlenerek saraya damat bile oldu.Bu sayede ileride  Sadrazam Kara Davut Paşa bile olacakmış.

Oyuncular için role girmek ve rolden çıkmak zor diyorlar. Kurtlar Vadisi dizisinde Çakır’ı oynayan Oktay Kaynarca’yı geçen bir mafya babası cenazesinde görünce hala rolden çıkamadığını görüyoruz. Daha önce yazdığım gibi Beren Saat ve Hülya Avşar da role giremediler bir türlü.

Mustafa Üstündağ ise oyunculuğu ile Kafamdaki “Muro’dan paşa olur mu” sorusunu çoktan atmama neden olduğu gibi her hafta heyecanla oyunun merak ettiğim oyuncular arasına girdi.

Gerçek oyunculuk bu olsa gerek.


Tebrikler Mustafa Üstündağ… 

İDOLÜM ŞADUMAN TEYZE!

Eskiden bir yerlere gelmek, sınıf atlamak veya en azından bunların hayalini kurmak sesi ve fiziği güzel olanlara mahsus bir şeydi.

Amerikan filmleri sayesinde bunlara sesi ve fiziği güzel olmayan ancak güzel kurabiye yapabilen ev kadınları da eklendi.

Bu kadınların yaptıkları güzel kurabiyeler tesadüfen keşfediliyordu ve ev kadınları da bu sayede para kazanıyor, hatta kurdukları kurabiye dükkanları zinciri ile hayatlarını değiştirebiliyorlardı.

Zaman geçti. Nihayet bizim gibi sesi ve fiziği ile bir yere gelme hayali kuramayanlara da gün doğdu.

Kimin sayesinde? Tabi ki Şaduman Teyze sayesinde.

Artık sesi ve fiziği güzel olmayan, yaşını başını almış ev kadınlarına da meşhur olma, fikir ve görüşlerini ifade etme olanağı doğdu.

Ne yapıyor Şaduman Teyze? Evlenme programında hem de yarışmacı dahi olmadan adaylar üzerinde değerli fikirlerini ve yaşam tecrübelerini stüdyodaki ve ekran başındaki milyonlara aktarıyor.

Aynı zaman da benim gibi meşhur olma, milyonlara fikir ve tecrübelerini aktarma trenini kaçırmış olanlara da yol gösteriyor.

Evet, Şaduman Teyze meşhurlardan sık duyduğumuz “ben fiziğimle değil sanatımla anılmak istiyorum” sözünün ete-kemiğe bürünmüş hali.


Yine meşhurlardan duyduğumuz “ben kalıcı olmak istiyorum” sözünü de yerine getirebilecek mi onu da zaman gösterecek.   

www.karakoyunlar.com

ZIRHLA KAPLANMIŞ BİR ÜLKE!

Zırhı yadsımıyorum; çatışmanın ve tehlikenin olduğu her yerde korunmak için zırha bürünmek doğal. Tarihi filmlerde de görüyoruz ki zırh eskiden beri kullanılan bir şey.

Bizde önce tanklar zırhla kaplandı, sonra askerler. Çelik yelek, çelik miğfer vs.

Karakollar saldırıya uğradı kalekollar yapıldı.

Polis Karakolları  saldırıya uğradı, geçen öğrendim ki Emniyet Genel Müdürlüğü binlerce kurşun geçirmez nöbetçi kulübesi yaptırmış.

Polis arabaları, tomalar ve Kirpiler de zırhlı.

Hendek kapatmaya giden kepçeler saldırıya uğrayıp kayıplar verilince, kepçeler de zırhla kaplandı.

Ardından yaralıları almaya giden ambulanslar da zırha büründü.

Bugün Başbakan  Yardımcısının yaptığı açıklamaya göre, Işid füzelerine hedef olan Kilis’e de zırhlı ambulanslar gönderilecekmiş.

Yani, Kilis’li evinde güvende değil ancak eğer yaralı kurtulursa zırhlı ambulansla güvenle hastaneye götürülecek. Fakat hastaneye füze gelirse ne olur orası belli değil.

Ayrıca anlaşıldı ki ülkemiz füzelere karşı NATO’nun gönderdiği patriotlarla, hava saldırılarına karşı da her türlü koruma altında olmasına karşın katyuşalara karşı korumasız. Bu nedenle Kilis’in üzerinin de zırhlı çatı ile kapanması yakındır.

Bu arada Ankaragücü-Amedspor maçında şeref tribünündeki Amedspor yöneticilerinin on dakika boyunca dövülerek hastanelik olduklarını öğrenince aklıma bir soru takıldı:

-Güneydoğuda yaşanan çatışmalar, gelen şehitler ve Valinin gözünün önünde dövülen yöneticilerden sonra sürekli kan kaybeden kardeşliğimiz, birliğimiz ve bütünlüğümüzü nasıl korunacak?


Bütün ülkeyi zırhla kaplayarak mı? 

MOBİLYACI AMA KÖFTESİ MEŞHUR!

Mobilyacı diyerek haksızlık etmiş olmayayım da ne diyeceğimi de bilemedim açıkçası. Bahse konu yer, mobilya, ev tekstili ve ev aletlerinin toplu olarak bulunduğu bir mağazalar zinciri. Dünyanın muhtelif yerlerinde üretilmiş ürünleri yine dünyanın muhtelif yerlerinde satıyorlar.
Mağazaya girdiğinizde, mağazanın yerli olmadığını bütün mobilya ünitelerindeki kitapların ağırlığından hissediyorsunuz. Bizim yerli mobilya dizaynı daha çok bardak çanak teşhirine dönük bunlarınki kitap.
Evet, mağazaya giriyorsunuz ama öyle hemen çıkamıyorsunuz. Zira öyle bir dizaynı var ki, mağazanın  her yerini gezmeden çıkamıyorsunuz.  “Ben sehpa bakacaktım” diyebileceğiniz bir yer değil burası.
Uzun bir turdan sonra mağazayı gezmeyi bitiriyorsunuz ve sizi çıkmadan mağazanın yemek bölümü karşılıyor. Yorgunluktan ve de çoluk-çocuğun zırlamaları yüzünden mecbursunuz zaten oraya da uğramaya.
Diyelim uğramadınız, o zaman da konu komşunun “şekerim İsveç Köftesi bir harika değil mi?” sorularına ne cevap vereceksiniz.
Ama adamları takdir ediyorum; hadi bizim gibi ağaç ürünleri cenneti bir ülkede mobilya satıyorsun farklı dizaynın sayesinde, onu anladık da köfte nereden çıktı birader?
Yani, sen ta oralardan gel ve bizim İnegöl,Tekirdağ ve Akçaabat Köftelerimize rakip ol. Bravo yani. Hiç evde de yapanını, İsveç’ten tarif alanını görmedim ama varsa yoksa İsveç Köftesi.
Bence kimsenin beğendiği falan yok. Olsa sokaklarımızda çoktan İsveç Köftecisi dolardı. Maksat “o mağazaya gittik şekerim” diyerek sürüden kopmadığınızı gösterme çabası.
Ve fakat esas takdir ettiğim konu bu değil. Yazmışlar bir uyarı levhası: bulaşığını kaldırmak medeniyettir, diye. Ne kadar evde masadan çöp bile kaldırmayan çoluk-çocuk , karizma erkek varsa hepsi masadakileri kaldırmakla meşgul. Ne de olsa mağaza yabancı, “aman bizi ilkel sanmasınlar, sonra Avrupa Birliğine almazlar” korkusu.
Yani, gel  ta oralardan, bizim millete kitap konacak mobilyalar sat, üstüne kendi köfteni yedir, bulaşıkları da müşterilerine toplat.

Helal olsun sana!