BU ÜLKE BÖLÜNSÜN!

Türkiye, önce “çizmelerim sedyeyi kirletmesin” diyen işçiye şaşırdı, bugün de ölen kardeşinin madenden çıkarılırken sarıldığı battaniyeyi “bir başkasına lazım olur” diye Kızılay’a iade eden madenciye.

Bu kadar normal ve olağan olması gereken davranışlara Türkiye’nin neden şaşırdığının haberi ise bugün İzmir’den geldi. Ambulansın şemsiyesine çarpmasına sinirlenen manav, ambulansta görevli sağlık memurunun burnunu kırmış, olaya tepki gösteren arkadaşlarını döner bıçağı ile kovalamış, yetmemiş, ambulansın arkasından attığı taşlarla camlarını kırmış. Bu arada bu kargaşa içerisinde acilen hastaneye götürülmeye çalışılan hasta da hayatını kaybetmiş.

Kısacası bu ülke, sedyeyi kirletmemek için çizmesini çıkarmayı düşünen ve bir başkasına lazım olur diye ölen kardeşinin çıkarıldığı battaniyeyi Kızılay’a iade eden madencilerle, şemsiyesine çarpıldığı için bir hastanın ölümüne neden olan manavların ülkesi.

Diyorum ki bu ülke ikiye bölünsün. “Madenciler” bir tarafına “Manavlar” öbür tarafına yerleşsin. Kalanlar da hangi tarafta yaşamak istiyorlarsa o tarafa yerleşsin.


Herkes istediği tarafta, istediği gibi yaşasın ve böylece ülkeye de huzur gelsin! 

SOMA FACİASINA GÖSTERİLEN TUHAF TEPKİLER

Soma Faciasına gösterilen en tuhaf tepki, kuşkusuz başbakanın kendisine yuh çeken vatandaşlara gösterdiği tepkidir. Bunu bir kenara koyuyorum.

İkinci en tuhaf tepki ise başbakanın müşavirinin bir vatandaşa gösterdiği tepkiye gösterilen tepkidir.

Efendim, başbakanlık müşavirinin bir vatandaşa gösterdiği olağan dışı tepkiden sonra gelişen olağan dışı (bu olaydan sonra müşavirin rapor alması, müşavirin AKP Sözcüsü tarafından savunulması, müşavir hakkında herhangi bir adli takibat yapılamaması) tepkiler, vatandaşı da doğal olarak kendi olağan dışı tepkisini göstermeye itti.

Bunlardan ilki, müşavirin doktora diplomasının iptali için mezun olduğu okula mail gönderilmesi kampanyası idi. Gelen yoğun talepler üzerine okul tarafından yapılan açıklamada adı geçen kişinin mezun olmadığı ve okula kayıt yaptırdıktan sonra okulu bıraktığı belirtildi.

Benimse aklıma takıldı: velev ki okulu bitirmiş olsaydı, yerde yatan birini tekmelemek doktoranın iptalini gerektirir miydi?


Müşavire gösterilen ikinci tuhaf tepki ise, bir yazarın müşaviri düelloya davet etmesiydi. Tabi ki bir kişiyi düelloya davet eden ilk yazar bu yazarımız değildi. Ancak merak ettiğim, şiddet, sözün bittiği yerde başladığına göre, yazarımızın sözleri bitmiş miydi ki müşaviri düelloya davet etti?

NE OLUR KIZIN GÖĞÜSLERİNE BAK AŞKIM!

Genelde yolculuklarda kendimleyimdir. Ancak metroda karşımda telefonla konuşan kızın sözleri dikkatimi çekti:

-Aşko, kızın göğüslerine de bak. Benim evimde paramı kim alacak başka? O kız almıştır. Çantasında değilse göğsüne atmıştır. Mahvoldum ben, ne olur göğüslerine de bak aşkım!

Anladığım kadarıyla kızın parası çalınmış ve evde bulunan bir kızdan şüpheleniyor.  Bu nedenle (muhtemelen o kızla birlikte çıkan) aşko’sundan kızı aramasını istiyor ki, parası bulunsun.

Düşündüm de bizim nesil, çiftlerin birbirlerinin gözüne tahakküm ettiği  bir nesil. Çiftler arasında “oraya baktın, buraya baktın” diye çok kavga çıkmıştır. Oysa şimdi bakma işi sorun olmaktan çıkmış anlaşılan.

Önde giden nesil hep merak eder “nasıl bir nesil geliyor arkadan” diye. Bence parayı seven bir nesil geliyor. Hem de kaybolan, insanlık için (bir sütyene sığabilecek kadar) küçük, kendisi için büyük miktardaki parasını bulabilmek için sevgilisinden başka bir kızın göğüslerine bakmasını isteyecek kadar seven bir nesil.

YARDIM KAMPANYALARINA KATILMAYACAĞIM!

Bildiğim kadarıyla, 2011 Yılında Japonya’da meydana gelen 9 şiddetindeki depremden sonra, Japonya Hükümeti hiçbir yardımı kabul etmedi. Kendi olanaklarıyla vatandaşlarını kurtardı ve yaralarını bir şekilde sardı.

Bizde ise durum farklı: hemen başladı yardım kampanyaları.

Hakkını yemeyelim, bu sefer hükümet, kurtarma çalışmaları için kendi imkanlarının yeterli olduğunu söyleyerek bu konuda dış yardım kabul etmedi. 1999 Depreminden sonra biraz yol alınmış anlaşılan.

Fakat diğer konularda değişen bir şey yok: birbiriyle çelişen açıklamalar, karışan cenazeler ve tabi ki yardım kampanyaları. Yine şirketler ve bazı kurumlar yardım kampanyaları başlattı. Ardından “Soma Mağdurları” yararına düzenlenen maçlar ve konserler gelecek, ilkokul çocukları Soma için harçlıklarını gönderecek, poz poz fotoğraflar çekilecek vs. Bu arada yetkililerin sessizliği devam edecek, ulusumuzun dayanışma ruhu da bol bol övülecek.

Oysa benim hayalim farklı: Devletimizi yönetenler, çıkacak ekrana ve diyecekler ki, “devletimiz güçlüdür, dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisiyiz, yardım kampanyalarına teşekkür ederiz ancak izin vermiyoruz, biz yaraları sararız. Ayrıca hukuk sistemimiz, kazaya sebep olanlardan oluşan mağduriyeti sonuna kadar tazmin edecektir. Siz ölenler için dualarınızı eksik etmeyin”.

Evet, madem dünyanın bilmem kaçıncı ekonomisiyiz, madem milli gelirimiz 10 bin doları aştı o halde neden 300 işçi ailesini mağdur edelim? Burada yapılması gereken, vatandaşların küçük maddi yardımlarını toplamak değil, oluşan mağduriyetin maden ocağı sahipleri ve sosyal güvenlik sistemi tarafından giderilmesidir.

O nedenle hiçbir yardım kampanyasına katkıda bulunmayı düşünmüyorum. Ancak devleti ve mahkemeleri bu konuda harekete geçirmek için elimden geleni yapacağım.


Haydi devletim iş başına. Bizlere her felaketten sonra avuç açan değil büyük bir devletin güvencesinde olduğumuzu hissettirmek için görev başına!

ÖZEL TİMİN DRAMI!

Yıllarca dağlarda savaş,
Bin bir meziyetlere sahip ol,
Birçok psikolojik testleri ve çeşitli sınavları başarıyla geçerek koruma ol,
Nükleer, biyolojik ve konvansiyonel saldırılara karşı eğitim al,
Attığını vur,
Yıllarca kara gözlükler ardından bak,
Yürüyen arabaya koşarak bin-düşmeden in,
Ondan sonra da danışman tekmelesin diye adam tut.

Bu ne dramdır yahu?

MADENCİ ZATEN SİYAH GİYER!

Soma Faciasından sonra gerek basında gerek sosyal medyada yapılan yorumlar beni yine şaşırttı. Zaten öyle bir ülkede yaşıyoruz ki şaşırmazsak ayıp olur.

İlki, şu sedyeyi kirletme meselesi. Çalışırken siyaha belenen, üstü-başı, eli yüzü siyah kömür  tozundan kapkara olmuş, muhtemelen gündelik yaşamında, evinde ve gittiği her yerde “ oturma” diye uyarılan birinin bembeyaz sedyeyi kirletmek istememesinden doğal ne olabilir?

Ayrıca günümüzde sık tartışılan “edep” de bunu gerektirir. Bir insanın, kendinden başka birilerinin ve yaralı arkadaşlarının oturacağı sedyeyi kirletmekten imtina etmesi güzel bir “edep” ve terbiye örneğidir. Esas bu işçinin tavrına şaşıranlara şaşırıyorum ben.

İkincisi “delik çoraplar” meselesi. Hastaneye kaldırılan bir işçinin ayağındaki delik çoraplar şaşkınlık yaratmış. Ayda 1.200 lira kazanan ve muhtemelen bunu 3-4 aile ferdiyle paylaşmak zorunda kalan birinin nasıl bir çorap giymesini bekliyorsunuz ki siz?

Üçüncüsü de insanların Soma Faciasına duydukları üzüntüyü göstermek için yaptıkları “siyah giyin” çağrısı.

Yani, isteyen üzüntüsünü istediği şekilde göstersin. Buna bir diyeceğim yok. Ancak yukarıda bahsettiğim  işçinin delik çorapları görüldüğü gibi siyah. Zaten madenci ne giyerse giysin elbisesi, eli yüzü zaten siyah. Hatta bu nedenle “siyahların kadını Neslihan Yargıcı’ya göre modaya uygun giyinen biri bile denilebilir.


Demem o ki madenci ölmeden de ölürken de siyaha belenmiş durumda. Bizim giymemiz neyi değiştirir bilemiyorum.

BU ÜLKEYE ADALET GELİRSE BİR GÜN…

Bu fotoğrafa baktım da, hem öfkelendim hem de düşündüm. Bu ülkeye adalet gelirse bir gün:

-Devlet, ölen yakınına ağladı ve ölümüne tepki gösterdi diye vatandaşını yere yatırmaz.

-O devletin kolluk kuvveti, suçu ne olursa olsun yere yatırıp etkisiz hale getirdiği bir vatandaşa bir sivilin tekme atmasına izin vermez.

-Yerdeki vatandaşı tekmeleyen sivilin amiri, onu kulağından tuttuğu gibi işten atar ve savcılığa teslim eder.

-O amir, yanında çalışan hiç kimsenin kendisi adına vatandaşa tekme atamayacağını söyler ve vatandaşlardan özür diler.

-O devletin Cumhuriyet savcıları, kimsenin yetkisi olmadan kuvvet kullanmasına izin vermez.


Ve belki bir gün öyle bir adalet gelir ki ülkeye, tekme atan idam sehpasında ve tekmeyi yiyen ona bir tokat atarak onu affeder!

SOMA'DA "ŞİLİ MUCİZESİ" GERÇEKLEŞİR Mİ?

Haberi ilk duyduğumda içim cız etti. Zira madende her türlü kazadan kurtulma ihtimali olsa da eğer elektrik kesilmişse aşağıdakilere hava gitmeyeceğinden hepsinin ölme olasılığı ağır bastı zihnimde.

Bir maden ocağında trafo patlayınca jeneratör yok mu veya trafo patlaması ve elektrik kesilmesine karşı bir B planı yok mu bilemiyoruz.

Artık tek umudumuz “Şili Mucizesi”. Biliyorsunuz 2010 yılında Şili'de yer altında mahsur olan 33 madenci 69 Gün Sonra 700 Metre Derinlikten Gün Işığına çıkarılmıştı.

Fakat bizde Şili’deki gibi madencilerle ilgili tedbirler alındığını çok iyimserler bile söyleyemiyor. Ben de  iyimser değilim açıkcası.


Ne bu olaydan ders çıkarılacağını ne de bunun son kaza olacağına inanmıyorum. Kısacası işimiz mucizelere kaldı. Allah yardımcımız olsun!

ÖLÜ SAYISI DÜŞTÜ!

Yine bir facia ve yine ekran başındayız. Yalnız, facia maden ocağında mı medyada mı ondan emin değiliz. Zira şu an baktığım ekranda şöyle bir yazı var:

-Faciada ölü sayısı 20 değil 3.

Hayır, kazada ölen 20 kişiden 17’si dirilmiş değil. Her faciadan sonra olduğu gibi mikrofonu kapan “ölüm” gibi bir konuda ağzına geleni söylediğinden oluyor bu. Her yetkili ve yetkisiz kanal kanal gezerek açıklama yapıyor.

İlk sözüm yetkililere; sayın yetkililer, her olaydan sonra kanal kanal gezmek zorunda mısınız? Basın müşavirleriniz veya konuyla ilgili açıklama yapacak, basını bilgilendirecek görevliniz yok mu?

Eminim siz kanal kanal gezip açıklama yaparken, talimatınızı bekleyen görevliler ve yapılacak acil işleriniz vardır. Siz koordinasyon görevinizi yapın, göçük altındaki işçileri kurtarmaya bakın. Bırakın tv kanallarını başkaları meşgul etsin.

İkinci sözüm de yetkisizlere: Kardeşim, konuştuğunuz konu can. Vereceğiniz haber “ölüm” üzerine. Milletvekilisiniz “ekranlarda 20 kişi öldü” diyorsunuz ama isim vermediğiniz için aşağıda bekleyen 200-300 işçi ailesinin yüreğine ateş düşürüyorsunuz. “Yetkililerden aldığım bilgiye göre” diyorsunuz. Yetkilileri meşgul etmeyin ki işçileri kurtarabilsinler.

Bir olay daha var ki evlere şenlik: 11 Muhalefet milletvekili Soma’ya doğru yola çıkmışlar. İçlerinden biri “yolda olduklarını bildirdi ve işçilerin sağ kurtulmalarını temenni etti”. Ardından bu sefer yine aynı arabadaki başka vekil kanala bağlandı.

Artık bu kısımda isyan ettim: işçi can derdinde “yetkisiz” açıklama derdinde.

Biz ne zaman kriz yönetmeyi öğreneceğiz Allah aşkına?


KAÇ KARIN VAR?

Geçenlerde ifadesini alırken “evli misin, kaç çocuğun var?” diye sorduğum şahıs, “kaç çocuğum olduğunu soruyorsunuz da neden kaç eşim olduğunu sormuyorsunuz?” dedi.

Sordum,” iki karım var, hangisi az dırdır ederse ona gidiyorum” dedi.

Benim bu olaydan çıkardığım sonuç:

-“İfade özgürlüğü” kapsamında vatandaşa kaç karısı olduğu da sorulmalı. Söyleyemedikten sonra ne anlamı var birden fazla karısı olmasının.


-Kaç karın olursa olsun dırdırdan kurtuluş yok. En iyisi hayatında ne kadar az kadın, o kadar az dırdır.