UĞURLAR OLSUN!


Önerme:


-İlkbahar harikadır, her yer yemyeşil, tomurcuklar, çiçek açmış ağaçlar.


Anti tez:

-Asıl sonbahar güzeldir. Sonbahar mevsimlerin demlenmiş halidir. İlkbaharda her yer yeşilken sonbaharda değişik renkler vardır.

Malum, kısıtlı fen bilgisi bilgimle devam edeyim. Madde üç boyutludur. Hayat da öyle. İlk zaman maddenin ilk boyutunu görürüz çocukluğumuzda. Daha sonra her şeyin gördüğümüz gibi olmadığını anlar ilk gördüğümüz her şeyin tam tersinin doğru olduğunu ispatlamaya çalışırız. Olgunluk devremizde ise gerçeğe daha yaklaşırız. Üçüncü boyutu da görmeye çalışırız. İlk doğrularımızın çoğu üçüncü boyut sınavını geçer, geçemeyenlerin yerine ikinci boyuttaki doğrularımız geçer.

Şimdi buradan hareketle uzayan ömrü irdeleyelim:

-Ömrün uzaması iyidir.

-O kadar yaşayıp ne yapacaksın, çekilir mi bu dünya?

-Bence ömrün hangi kısmının uzayacağı önemlidir.15-20 Yaş arası yirmi yıl uzayacaksa tamam. Ya da 5-10 yaş arası on yıl. Bu mümkün olmayacaksa, altmışından sonra ömrüm kırk yıl uzamış ne ifade eder ki? Perhizde, sürekli artan sağlık sorunlarıyla ve de devamlı kendini tekrar eden bir yaşamın uzamasının insana katacağı ne olabilir?

Devam edelim; bayramlar çocukluğumuzdaki gibi neden değil? Heyecan veriyor mu yılbaşları size artık? İlk aşkınızdan sonra ayağınız yerden kesildi mi bir daha? 

Nobel alan adam, dünya kupasını kaldıran futbolcu hiç sanmam ki ilkokul birinci sınıftaki ilk kurdeleyi aldığımdaki sevincimi yaşasın. (Kurdele, okuma-yazmayı öğrenenlere takılırdı ve yıl bitene kadar yakada taşınırdı) Hala bazı yaşlı komşularımız hatırlatır bana, sokağa girişimi, sevincimi:

-Kurdele aldıııııııııııııımmmmm! İlk ben aldımmmmmmmmmm!

İnanın yaşamadım bir daha böyle bir sevinç. Belki de ilk gururum, ilk zaferim olduğundan.

Uğurlanmam da öyle. Hakkını yemeyeyim, bugüne kadar beni uğurlamış olanlardan da şimdiden özür diliyorum. En güzeli de doğal olarak ilklerden biriydi. 

Uğurlanmak için gitmek lazım. O kadar çok gittim ki, artık uğurlayan da uğurlanan da bıktı. O kadar su döküldü ki ardımdan, toplasanız yekun tutar. 

Hakkını yemeyeyim kimsenin. Her gittiğim yerde çok güzel dostluklarım arkadaşlıklarım oldu. Onunla uyumlu da uğurlanmalarım. Yatılı okula, üniversiteye kalabalık ailem tarafından uğurlandım. Elimde kurabiye ve saç böreği poşeti. El öptüğüm büyüklerden mendiller ve içinde harçlığım.

Batman’da sıraya dizilmiş elli kıllı ve terli erkeği öptüm ayrılırken. Diyarbakır havaalanından altı araba dolusu insan tarafından uğurlandım idari göreve. Bir arkadaşın deyimiyle bakan gibi. Bir hafta kaldığım Asos’taki Kabile motelden, arabamın iki yanına dizilmiş personel ve sahibi tarafından su dökülerek uğurlanmam hala aklımdadır.

Bütün bunlara rağmen kimse darılmasın gücenmesin en unutamadığım uğurlanmam altı yılımı geçirdiğim İnebolu ‘dan oldu.

Bazı sayılar vardır. Rakamla yazıldıktan sonra önemini belirtmek için bir de yazıyla yazılır. Ben de öyle yapayım: on bir. Evet, on bir yaşında orta birde şimdiki tabirle altıncı sınıfta gelmişiz yatılı okula. Anne-baba, kardeş, komşu, dost, akraba hiçbiri yok. Sadece arkadaş var. Abiler var, hocalar var ve de müdür var. 

Ağlayacak bir omuz, sarılacak bir kucak yok. Doğal olarak bir sürü olumsuzluklar yaşanıyor, eziyor hayat sizi. Bu şartlarda her zorlukta olduğu gibi arkadaşlık, dostluk besleniyor sürekli. Hastaysan, paran yoksa moralin bozuksa, mektubun gelmemişse hep yanındadır arkadaşın. 

Lise bire geldiğimde yatakhane başkanı oldum. On tane on bir yaşındaki on arkadaşıma. Arkadaşlığa, dostluğa abi-kardeşliği de eklemişiz. Hatta yöneticiliği bırakıp ağabeyliği abartınca yapmam gereken temizlik kontrollerini yapmayınca yatakhanemiz bitlendi. Bir gün bütün çamaşırlarımızı aldılar bize de büyük gelen okulun basketbol takımının eşofmanlarını giydirdiler. Okula da gidemedik, akşama kadar bekledik çamaşırlarımızı. Bu arada okul yönetimi tarafından sorumlu tutularak ayrıca cezalandırıldım da. Hiç unutamadığım bir başka olay ise ütülediğim on bir yaş arkadaşlarımdan birinin pantolonu babasının pantolonundan kısaltılmaydı. Ütüyü de yeni görüyordu.

Sonuçta, bir gün memleketime yakın okula naklim çıktı. Otobüsün hareket saati ders saati olduğundan birkaç arkadaşımla gittim garaja. Beş yılımı geçirdiğim kardeşlerimle akşamdan ve sabah vedalaştım.

Uğurlamaya gelen arkadaşlarla vedalaştıktan sonra otobüse bindim. Arkadaşlarım da okula döndüler. Tam otobüsümüz hareket ettiğinde o hiç unutmadığım manzarayı gördüm. Garajın karşı girişinden tek sıra halinde on bir yaşındaki yaklaşık on beş çocuk koşturarak otobüsümüzü durdurmaya çalışıyordu.

Hani derler ya tam anlamıyla duygu patlaması; aynen öyle oldu. Detayları hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, benim yatakhaneden on ve arada yastık savaşı yaptığımız yan yatakhaneden de beş- altı arkadaş hocalarından izin alarak beni uğurlamaya gelmişler. Otobüse yetişmek için de okuldan garaja kadar koşmuşlar.

Dedim ya detayları hatırlamıyorum. Otobüs nasıl durdu, şoför kızdı mı, ben nasıl indim, ne kadar beklettik otobüsü hiçbirini hatırlamıyorum.

Tek hatırladığım, sarılma, ağlama ve duygu patlaması. Ömrümde bir daha benzerini yaşamadığım.

HATA YAPMA HAKKINI KULLANMAK


Bir gün bir arkadaşla aramızda bir sorun çıktı. Bir süre sonra da konuşup sorunu aramızda hallettik. Arkadaş:

-Hata yapma hakkımı kullandım!

-Sana bu hakkı kim verdi ki?

Arkadaşımın samimi bir şekilde söylediği şey aslında bir gerçek ancak ifade edilmemiş, söylenmemiş, itiraf edilmeyen bir gerçek. Bazı insanlar başkalarına göre hata üzerine hata yapıyorlar ve yapmaya da devam ediyorlar. Açıkça söylemeseler de aslında bir haklarını kullandıklarını sanıyorlar; hata yapma hakkı.

Bu hakkı kimin verdiği ve ne kadar verdiği belli olmamakla birlikte kullanıyorlar. Aslında bu verilmiş bir hak değil asla. Karşısındakinin sabrı ve dayanma gücüyle orantılı bir şey bu fakat bunu hak olarak algılıyorlar.

Örneğin benim insanlarla ilişkilerimde uyarı yoktur. Karşıdakinin hatası ya da olumsuzluklarına dayanabildiğim kadar dayanırım sonra aniden ilişkimi bitiririm ve bir daha da geri dönmem. Bazıları bunun haksızlık olduğunu en azından bir uyarı yapılması gerektiğini söylüyorlar. Aslında bu benim çok bilinçli bir tercihim ya da bilerek yaptığım bir şey değil. Düşündüğü her şey hemen yüzüne yansıyan biri olduğum için karşımdaki kör değilse zaten anlıyor hoşlanmadığımı. Sadece sabrımın sonuna kadar ısrarcı olanlar yararlanıyor ilişkimi kesme hakkından.

Evet, hata yapma hakkını kullananlar:

-Size bu hakkı kim verdi ki?

ZAMAN EN İYİ ÖĞRETMEN


Çocukluğumda evde yalnız olduğum bir gün saati elime aldım. Söküp nasıl çalıştığını öğrenecektim. O nedenle her söktüğüm vidayı sıraladım divanın üzerine. Annemler gelmeden tekrar takabilmek için. Fakat zembereği tutan vidayı sökünce olanlar oldu. Hem saatin içinde ne varsa ortalığa döküldü hem de sıraladıklarım birbirine karıştı. Artık tekrar takmam mümkün değildi. Çaresiz bütün parçaları bir poşete koydum ve annemlere de suçumu itiraf ettim. Saatçi, saati tekrar eski haline döndürmüştü. Ben ise hem saatin nasıl çalıştığını öğrenememiş hem de annemlere yakalanmıştım.

Şimdilerde içini gösteren saatler var. Ayrıca duydum ki sanayi müzelerinde de makinaların nasıl çalıştığını gösteren şeffaf makinalar varmış. Çocukların nasıl çalıştığını öğrenmek için ailesinden saklı işler çevirmesine gerek kalmamış.

Keşke sosyal bilimlerde de böyle olsa. Şeffaflık gelse de meraklarımızı giderebilsek:

-Ben dış güçlere hizmet ediyorum. Ülkeyi satıyorum uygun fiyata.

-Bizim oğlan, yabancı bir gizli servise girdi. Onlara hizmet edecek, ne yapsın, parası iyi sigortası da var.

-Geçen patlayan bomba kocamın eseri. Provokasyon işinde çalışıyor.  

Her şey apaçık ortada olmayınca sapla saman birbirine karışıyor ve herkes birbirine şüpheyle bakıyor:

-Bu karar Türk Tütününü bitirir!

-Hadi oradan, geri kafalı. Gelişmeye engel olma!

O nedenle yaşandığı dönemde neyin doğru neyin yanlış olduğunu ya da insanların gerçekten ne yapmak istediklerini ya da neye hizmet ettiklerini anlamak zor. Anlasanız da insanları inandırmanız veya onları yaptıklarından vazgeçirmeniz olanaksız. O nedenle bir hain vatansever muamelesi görebilirken vatansever de hain damgası yiyebilir kolaylıkla.

Aradan otuz-kırk yıl geçtikten sonra, o döneme ait daha aydınlatıcı kitaplar yazıldıktan sonra doğrunun silueti yavaş yavaş belirir ki o saatten sonra yapılacak şey yoktur.

Bizim neslin bir gazetesi bir de mizah dergisi vardı. Gerçekten o dönemde çok etkiliydiler. Hepimiz, “keşke para kazanmaya başlasak da her gün alabilsek “derdik. O gazetenin kadrosunu saysak yeni nesle, bütün bu isimlerin aynı anda aynı gazetede çalıştıklarına asla inanmazlar. Zamanla birçok insanın fikirleri ve değerleri değiştiği için şaşırmaları normal. Ben bile şaşırıyorum o gazeteden “eşeğe kenetlenen adam” programı yapan bir gazeteci çıktığına. O kadar yani.

Mizah dergimiz için ise izaha gerek yok, dünyanın üçüncü büyük tirajına sahip bir dergiydi. Dört gözle beklerdik cumaları.

Efendim, daha o zamanlar önce gazete dağıldı, bölündü, parçalandı. Kavgalarla şimdilerde küçücük bir gazete haline geldi. Eski ağırlığından misyonundan eser kalmadı. Bir genel yayın yönetmeni yetti gazeteye. Çok sonraları ,”ben çok sevmiştim” diye kitap yazdıysa da herkes biliyor neyin ne olduğunu.

Mizah dergimiz ise daha basit nedenden dağılmıştı, daha doğrusu bize öyle söylenmişti. Bu gün bile aklımdadır o söz:

-Mizahı Aral Biraderlerin tekelinden kurtaracağız!

Ne ulvi bir amaç. Yani “parayı bulduk gidiyoruz” değil amaçları. Mizah dergimizin en çok okunan en beğenilen çizerleri, basına yeni giren bir zenginin kurduğu dergiye geçtiler. Öyle olunca dergi ağır yara aldı. Yeni çıkan dergi de eksik kaldı. Sonuçta sanıyorum o dergi kapandı. Bizim dergi de asla belini doğrultamadı. Aral Biraderler ise büyük bir gazetede çizmeye devam ettiler. Çok üzülseler de dergilerinin birinin kapanmasına diğerinin de isim hakkının satılmasına engel olamadılar.

Aradan otuz yıl geçti. Artık ne o tirajda bir mizah dergisi ne de o ağırlıkta bir gazete kaldı. Olaya şimdiden baktığımızda, hala bilinmiyor;  o gazetemize ve mizah dergimize ne olduğu. Ne yapıldı, neden yapıldı ve kime hizmet etti? Bilinen tek şey, o zaman bu yıkımı gerçekleştirenlerin iddialarının ve söyledikleri ulvi amaçlarının asla doğru olmadığı. 

DİKKAT İMAM ÇIKABİLİR!


Hep söylenir; en iyisi sünnet düğünü. İstediğin gibi yapabilirsin karışan-görüşen olmaz. Oysa düğünde iki taraf vardır ve ortak beğenileri yansıtmak zorundadır. O nedenle bazı şeyler mümkün olmayabilir, bazı hayaller gerçekleşmeyebilir.

Ya nişan? Onunla ilgili bir söz duymadım. Genel hükümlere tabi anlaşılan. Şöyle bir hüküm vardır; nişan kız evinin, düğün de oğlan evinin. Fakat bu törenin şekline ilişkin değildir, masrafları kimin ödeyeceğine ilişkin bir sözdür.

Efendim, bir nişan törenine davetliyiz. Ben aslen bu tip törenlerden asla hoşlanmasam da bazı kurallar gereği gitmek, görünmek zorunda olduğum için oradayız.  

Bu tip törenlerin içeriği genelde davetiyesinde yazılıdır; yemekli, mevlitle, çalgılı, içkili vs. Bu törende aksi belirtilmediği için normal tören kıyafetindeyiz. Yemekli denmediği için de karnımızı doyurup gelmişiz. Yüzükler takılacak, çalgı çalacak, iki dönülecek (bir miktar oynanacak) ve tören unutulmaz günlerden biri olarak aile tarihindeki yerini alacak. İnsan orta yaşa gelince neredeyse bütün törenler aynı geliyor; çalan şarkılar, oynana oyunlar bile. Sadece törenin baş aktörleri değişik.

Adet olduğu üzere nişan olacak çift sahnede yerini aldı. Damat Adayı şık bir takım elbise, gelin hanım ise bir tuvalet giymiş, saçlar da kuaförden çıkmış. Cemiyettekiler de bildik görüntüdeler. Az türbanlı, az dekolteli, az takım elbiseli bir anormallik yok. Biz kız tarafıyız, oğlan tarafı da aynı durumda. Zaten kızın babası da laikliğin teminatı denebilecek bir mesleğin çok üst düzey bir yöneticisi durumunda. Bunu, birazdan olacaklar anlaşılabilsin diye anlatıyorum.

Evet, gelin ve damat adayı sahnede. Orkestranın solisti, yüzükleri takmak üzere oğlan tarafından bilmem ne odası başkanı ve o şehrin eşrafından birini anons etti. Baya kelli-felli bir adam. Şık bir takım elbise içinde. Aldı eline mikrofonu, önce kendisini bu makama layık gören tören sahiplerine teşekkür ederek başladı konuşmasına. Ardından da yeni çiftlere evlilik üzerine nasihatlerde bulundu.

Ben hep dikkat ederim,  elinde mikrofon olanlara ve kamerayı karşısında görenlere. Eline mikrofon alanla kamera gören, hemen şekil değiştirir bambaşka bir kimliğe bürünür. Olmayacak şeyler söyler veya olmayacak hareketler yapar. O nedenle ben bu kişilerde bulmam kabahati; mikrofon ve kamerada var bir yanlışlık.

Bir insanın hele nişan yüzüğü takacak önemli bir şahsiyetin yeni çiftlere evlilik üzerine nasihatte bulunmasında bir anormallik yok. Hatta bence gerekli bile. Hadi, iki dakikada söylenebilecek şeyleri kırk beş dakikada söylemek de o kişinin yeteneksizliği ya da elindeki mikrofonun kabahati. Peki, oraya kadar imam getirip kuran okutmak da neyin nesi?

Tabi ki olmayacak bir iş değil. Ayıp da değil. Olabilir. Fakat mevlit okunacağı önceden belirtilmemiş bir topluluğa uygunsuz vaziyette kuran dinletmek ne demek oluyor? Hadi gelenekten haberin yok, gözün de mi görmüyor be adam.

Vallahi biz erkekler için sorun yok. Bizi al meyhaneden götür camiye, kimse bir şey anlamaz. Vaziyeti kurtarabiliriz. Ya kadınlar? Yani, diyelim ki geçen gittiği cenazeden çantasında unutulmuş bir baş örtüsünü aceleyle başına örttü diyelim, dekoltesini nasıl kapatacak? Ya da bacakları? Üç baş örtüsü ancak yeter ki nereden bulunacak. Hadi diyelim okunanı duymazdan geldin peki dua ederken el açmasan olur mu?

Manzara aynen şöyleydi; hocamız kurandan ayetler okuyor ki yeni çiftimiz Allahın şefkatini üzerinde hissetsinler. Yüzüklerin efendisi(!) yanı başlarında huşu içinde dinliyor. Damat erkek olmanın avantajı ile durumu kurtarmış vaziyette. Gelin Adayının durumu ise vahim. Elleri havada, baş açık, tuvaletin göğüs kısmı olabildiğince ve de bacaklar da ona göre açık. Yüzde aşırı bir makyaj. Allahtan dua edilirken gözleri yere bakıyor. Artık yukarıya doğru bakılamadığından mı, bu halde kuran dinlemenin utancından mı belli değil.

Davetlilerin durumu da aynı. Erkekler hemen olaya adapte olmuş durumdalar. Eller havada, gözler yerde, huşu içinde dinliyorlar, dua ediyorlar. Çok ısrarlı sorulursa yanı başındaki başı açık dekolte kıyafetli kadınları anında inkar da edebilirler:

-Vallahi ilk defa görüyorum, bu halde de kuran dinlenir canım, ne ayıp!

Kadınlar ise aynı gelin hanımın durumundalar. Elleri havaya kaldırmamak mı yoksa bu halde dua etmek mi daha fazla günah, onu kestirmeye çalışıyorlar. Bu kılıkta hocaya yakalanmışlar, bir daha yakalanmamak niyetindeler:

-Bundan sonra tülbenti çantadan eksik etmemek lazım!

En rahatı ise hoca. “Hocam bir nişanımız var” denmiş gelmiş. Sahneye davet edilince de görevini yapıyor. Cemaatin durumu, kılık-kıyafeti onu ilgilendirmiyor. Ayrıca bazı değerler var ki akan sular durur. Ezan, kuran, bayrak, istiklal marşı. İtiraz edemezsin, sorgulayamazsın. Kuran oku derlerse okuyamam diyemezsin, duaya davet edilmişsen  “bu kıyafetle olmaz” diyemezsin. Olmadık yerde istiklal marşı okunmaya başlarsa “hazır ol”a geçmek zorundasın. Örneğin asker uğurlamalarında marş başladı mı otobüsün şoförü nasıl yürüsün? Mecburen duruyor, yolcu ayağa kalkmaya çalışsa da olanaksız, oturduk yerden marş dinlemenin utancı ile yaşıyor. Ya da holiganlar kırıp döküyorlar, tam polis yakalayacakken başlıyorlar marşa. Polisler de mecburen selam duruyor. Namaza duran suçluyu bekleyenler gibi. Burada da yüzükleri takacak eşrafın konuşması ve getirdiği hocanın kuran okumasına, tören sahipleri de dahil hiç kimsenin itiraz etmesi, müdahale etmesi düşünülemezdi bile.

O nedenle nişan töreni, kırk beş dakikalık konuşma, yarım saatlik uygunsuz vaziyette, abdestsiz kuran dinlenilmesi ve dua edilmesini müteakip normal moduna girdi. Orkestra oyun havaları çaldı, oynaması zorunlu olanlar oynamaya çalıştılar ama nafile. Asla normal bir nişan töreni havasına girilemedi. Hani her şey olmaya çalışanın hiçbir şey olamaması gibi törende her şeyi yapmaya çalışmak da töreni tören olmaktan çıkarmıştı.

Sonunda nişan törenimiz sona erdi. Öyle açık açık eleştiren de olmadı. Tabu konular olduğu için üzerinde fazla da konuşulmadı. Sadece düğüne giden olmadı. Yetmiş kilometre ötede yapılmasına karşın nişan törenine gelen kız tarafından sadece çok zorunlu olan teyze, hala, dayı dışında giden olmadı. Yine bir kazaya uğramamak için ya da ne giyeceklerini kestiremedikleri için.

HİNT FELSEFESİNE GÖRE KADIN VE ERKEK


Kadın; 
Tanrı, yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının kıvancını, sisin gözyaşını aldı; rüzgarın kararsızlığını, tavşanın ürkekliğini buna ekledi. Onların üzerine kıymetli taşların sertliğini, balın tadını, ateşin yakıcılığını, kışın soğuğunu, kedinin nankörlüğünü, saksağanın gevezeliğini, sivrisineğin vızıltısını, kumrunun sevgisini kattı. Bütün bunları karıştırdı, eritti ve kadın yaptı. Yarattığı kadını erkeğe armağan etti. 


Erkek; 
Tanrı, kaplumbağanın yavaşlığını, boğanın bakışlarını, fırtına bulutlarının kasvetini, tilkinin kurnazlığını, boğanın dehşetini aldı; sülüğün yapışkanlığını, hindinin kabarışını, gergedan derisinin sertliğini onlara ekledi. Bunların üzerine ayının kabalığını, bukalemunun şıpsevdiliğini, kaplanın yırtıcılığını kattı ve erkeği yarattı. Yarattığı erkeği, adam etsin diye kadına verdi. 

(ALINTI)

GAZINI ALMAK


Televizyonda konuşanların “kendi düşüncelerinden ziyade söylemesi gerekenleri söylediklerini” anladığımdan beri kimseyi seyretmiyorum, dinlemiyorum. Bunun yerine insanların gerçek ve samimi duygu ve düşüncelerini söyledikleri yurttan haberler, evlenme programları vs. seyrediyorum. Bu sayede,  beni yönlendirmek isteyenlerin gerçeklerini değil hayatın gerçeklerini öğrenmiş oluyorum.

Uzun zamandır beni üzerinde düşünmeye sevk eden en gerçekçi, en veciz sözü bir romandan duydum. Açılım toplantısından çıkan bir romandan:

-Gazımızı aldılar, gidiyoruz!

Açılım konusunda ortada somut bir öneri, gelişme olmadığına göre bence bu konudaki en gerçekçi yorum ve en doğru söz de bu.  

Hayır, gazı alınmak az bir şey değil. Hele küçümsenecek bir şey hiç değil. Bebeği doyurursunuz altı da temizdir ancak gazı alınmamışsa huzursuz olur sizi de huzursuz eder. Gaz almak çok basittir ancak gazı alınan için önemlidir. Örneğin anne bebeği dokuz ay karnında taşır, doğurur, altını alır emzirir. Buna karşın baba sadece bebeğin gazını alarak neredeyse anne kadar değerli olur bebek nezdinde. O kadar yani.

Peki, bebek büyüyünce kim alır gazını? Tabi ki yöneticileri ve etrafındakiler. Örneğin adam karısını her gün döver, eve bakmaz, aldatır fakat sevgililer gününde bir çiçekle bütün gazını alır karısının. 

Ya da her akşam dışarıda olan bir adam, haftada bir gün elinde çiçekle erkenden eve gelir, bir iki tatlı sözle alır gazını karısının.

Öğrencilik yıllarımızda televizyonda iki adam konuşuyor:

-Bütün bunların sebebi bu adamdır!

Bütün bunlar denilen üniversitelerin sorunları, bu adam da YÖK Başkanı. Hemen umutlandım. Bunu diyen iktidar olursa kurtulacağız bu YÖK denilen illetten. O sırada öğrenciydik. Şimdi emekliliğimiz yaklaştı. “Bu adam”, çoktan rahmetli oldu. O sözü söyleyen de meclis başkanlığı da dahil olmak üzere her türlü görevde bulundu, geçen sürede. Partisi de iktidar oldu bir kaç defa. YÖK hala yerinde durduğuna göre gazımızı almışlar anlaşılan.

Ya da televizyonda bir milletvekili, özelleştirme mağduru işçilerle birlikte polis gazına muhatap olmuş gözünü limonla yıkamaya çalışıyor. Bir yandan da kameralara ne kadar işçinin yanında olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Öncelikle, bu işçiler birkaç yıldır eylemdeler. Çalıştıkları kurum parça parça satılıyor ve sırayla işlerinden oluyorlar. Fakat ne hikmetse her şey satıldıktan ve asla geri dönüşün mümkün olmadığı bir zamanda herkes desteklemeye başlıyor işçileri. Daha ilginci ise, bu milletvekilinin bir başka milletvekili arkadaşı, özelleştirilen kurumu alan, aldığını da üç katına başkasına satanlardan biri. 

Bu sayede, kendisi milletvekili olduğu şehrin vergi rekortmenleri listesinin onuncu sırasında, yönetim kurulu başkanı olduğu şirket ise o ilin kurumlar vergisi rekortmeni.

Yani, satışa karşı olan milletvekili, hem satılan şirketi alarak zengin olan milletvekiliyle aynı partiden, hem de satış sonucu mağdur olan işçinin yanında. Direnişin sonucunda da işçiler on ay daha evde oturma hakkını kazanıyorlar hepsi bu. Sendika başkanını da sırtında taşıyorlar bu nedenle. Yoksa satılan satıldığı, işini kaybeden de 4/c olduğuyla kalmış. Ne bu? Tabi ki özelleştirme mağdurlarının gazını almak:

-Gaz yiyerek gaz almak!

Bir başka gaz alma eylemi ise pek bizden ziyade dışarıda uygulanan bir yöntem. Örneğin Falkland Savaşına kraliçe oğlunu da gönderdi. Amaç gaz almak:

-Bak, benim oğlum da orada!

Detaylı bilmesem de muhtemelen onun oğlu kamarasında, komutanı da yakınıyordur:

-Bir bu eksikti, götürün şunun havyarını, bir de anasına dert anlatmayalım!

Evet, örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama benim bugüne kadar gördüğüm en güzel gaz alma eylemi bir cumhurbaşkanına ait. İnsan hem baba lakaplı, hem de politikacı olursa böyle olması da doğal tabi ki.

Efendim, Dinar’da deprem olmuş. Saat sabahın yedisi. Cumhurbaşkanı da orada. Vatandaş yakınıyor:

-Nerde bu devlet?

-Bak saat sabahın yedisi, devletin başı burada. Daha ne istiyorsun?

Sonra ne mi değişti? Hiçbir şey değişmedi. Devlet diğer depremlerde ne yaptıysa aynını aynı şekilde ve aynı sürede yaptı. İnsanlar buz gibi havada çadırlarda yaşamak zorunda kaldılar. Diğer depremzedelerden tek farkları, cumhurbaşkanının gazlarını erkenden almış olmasıydı. Hem de bir baba şefkati ile.


EMPATİ SIĞIRI


Hiç rastladınız mı bilmem; otobüste bir kadın oturmuş yanındaki koltukta çocuğu oturuyor. Tepelerinde ve otobüsün diğer bölümlerinde kucağında çocuk ayakta bekleyenler, hamileler, yaşlılar ve hastalar. Kadın hiç oralı değil. İstifini bozmuyor, çocuğunu kucağına alıp birinin oturmasına yardımcı olmuyor. 



Muhtemelen bu kadın çocuğu kucağında ayakta otobüs yolculuğu mutlaka yapmıştır. Bunun nasıl bir şey olduğunu da biliyordur. Ancak ayaktayken isyan ettiği, eleştirdiği bir şeyi daha sonra kendisi yapıyor. 

Uzmanlar insanların kendini bir başkasının yerine koyarak karşısındakinin duygularını tepkilerini öğrenebileceğini söylüyorlar ve sanırım buna da empati yapmak diyorlar. Yani kişi empati yaparak karşısındakini anlayabilir. Herkesin başkalarını anlayabilmesi için aynı şeyleri yaşaması gerekmiyor. 

Buna rağmen bir arada yaşayan insanların birbirine hayatı çekilmez hale getirecek davranışları devam ediyor. Örneğin bir şoför, köşe başına parketmenin o tarafa dönecek kişilerin işini nasıl zorlaştırdığını görebilir. Şoför olmayan biri de az düşünerek empati yaparak anlayabilir, böyle park etmenin başkalarına ne zorluklar yarattığını. Buna rağmen çoktur köşe başına park etmiş araba, itfaiyenin ambulansın geçemeyeceği yere park edilmiş araba da. Bir arkadaşım böyle kişilere empati sağırı diyor. Başkalarına ne zorluk çıkardığını göremeyen, duyamayan, düşünemeyen anlamında. 

Efendim, her akşam gittiğim yolun son kısmında iki yüz metrelik bir bölüm var. Yol çift şeritli. Sol şerit sola dönecek araçların bekleme şeridi. Devam edecek araçlar ise sağ şeridi kullanıyor. Bu böyle olduğu halde sağ şeritte bir araba park ettiği takdirde doğal olarak yol tıkanıyor. Akşam saatlerinde trafik yoğun olduğundan kısa sürede trafik tıkanıyor. Sola dönecek araçlarla devam edecek araçlar sol şeride yöneldiğinden bir karmaşa bir keşmekeştir gidiyor. 

Araçların park ettiği yerde, bir bankaya ait ATM makinesi, birkaç cep telefonu bayii ve giyim mağazaları var. Yani acil park edilmesini gerektiren hastane vs. yok. Bir defasında da tanık oldum. Arabasını park etmiş bir adam, cep telefonu bayiinde kendine en uygun abonelik bilgisi almaktaydı. Dışarıdaki yüzlerce araç ise korna sesleri ile birbirlerinden yol istemekteydiler. Ya da bir başka gün yüzlerce insanın ATM’den para çekecek birini beklediğine tanık oldum. Arabasını arka sokağa park ederek insanları mağdur etmemeyi düşünememişti.  

Diyeceksiniz ki nerde bu devlet, nerde bu trafik polisleri? Vallahi arada da olsa görüyoruz polisleri. Ceza yazıyorlar ancak yazılan cezanın o an tıkanan trafiğe faydası yok. Bir yerel yönetici de yeni yol yapılmasından söz ediyordu. 

Bir zamanlar ülkemizde devamlı yolsuzluk operasyonları yapılıyordu ve her bir operasyona da bir hayvan adı veriliyordu. Balina, horoz vs. Ben de o sırada bildiğim yolsuzlukların en büyüğüne yapılacak operasyona bir isim bulmuştum; sığır operasyonu. Yedikleri miktara uygun olsun diye. Fakat o operasyon bir türlü yapılmadığından bulduğum isim boşa gitmişti. 

Şimdi, sırf ATM’den para çekmek, cep telefonu bayisinden bilgi almak veya bir giyim mağazasında keyif sürmek için arabasını olmadık yere park eden ve bu nedenle yüzlerce insanı bu arada ambulanstaki hastayı ya da evi yanan birini mağdur eden bu kişiler için kullanıyorum bu deyimi: Empati Sığırı!

GÜCÜN SADECE BANA MI YETİYOR?


Bir yerde müdür, müdür yardımcısı, şef ve memur birlikte bir suç işlemişler. Ekonomik bir suç ve suçu da hiyerarşiye uygun bir şekilde yukarıdan aşağıya doğru miktarda işlemişler. Soruşturmayı bir arkadaşım yapmış ve son derece adil bir rapor yazmış. Raporunda da herkesin suçuyla orantılı cezalandırılmalarını önermiş.

Aradan bir yıl geçtikten sonra arkadaşım bu kişilerin memur olanından bir mektup aldı. Mektupta özetle:

-Beyim, siz de biliyorsunuz ki suç işleyenler arasında en masumu benim. Buna karşın tek cezalandırılan da ben oldum. Gücünüz bir tek bana mı yetti?

Şimdi, arkadaşım raporunu son derece adil yazmış. Fakat uygulamada, herkes bir şekilde kah yasanın boşluklarından yararlanarak kah güçlü kişilere yaslanarak raporda yazan cezaları bertaraf etmişler. Tayin edilen geri dönmüş, kimi cezalar süresinde tebliğ edilememiş vs. Sonuçta bir tek o memur kalmış cezalandırılan; ceza alan, tayin olan…

Mektubu okuyan arkadaşım da isyan etti:

-Benim ne suçum var ki mektubu bana yazmış?

Dedim ki, o kişi adalet olarak sadece seni gördü. Sonraki prosedürü bilmez. Belki uygulayanların kendine göre haklı nedenleri de olabilir. Fakat bu kişi, yapılan işi ve sonucunu görüyor ve ona göre tepkisini gösteriyor.

Sabah sabah televizyonda cezaevi önünde halay çekenleri ve polis tarafından gazlananları görünce bu memurun sözü geldi aklıma:

-Gücün sadece bana mı yetiyor?

KIRK KAPI ÇALMAK YA DA KISMETİNİ ARAMAK

Ben benzerine şahit olmuştum ama kişisel gelişim kitabında çok güzel tanımlanmış halini buldum. Kimi kırk kapıyı birer kere çalarken kimi de bir kapıyı kırk kere çalarmış.

Yıllar önce bir arkadaşım her kapıyı bir kere çalarak yirmi altıncı kapıda aradığını buldu ve bir daha kapı çalmadı. Diğeri ise biri on yıl olmak üzere iki kapı çaldı. İkisi de açılmadı. Hala çalmaya devam ediyor.

Kırk kapıyı bir kere çalmak, ilk zamanlar bende sığlığı, bir kapıyı kırk kere çalmak ise derinliği çağrıştırırdı. Israr denilemez, çünkü ısrar ikisinde de var, aynı miktarda çalınıyor kapılar. Sadece çalınan kapılar farklı. Fakat önemli olan aradığını bulmaksa, sığlık ve derinliğin bir anlamı yoktur. Sığlık amacına ulaşmışsa, derinlik tesellidir sadece.

Evdekinin evde yokum demesi bile bir şanstır bazen. Ya da kapının çalmasını yeterli bulan. Kimi kapı çalmayı yeterli bulmaz, camdan serenat da ister.

Evdekinin ise işi basit. Kırk kere kapı çalınmayınca açmayacaksın denmiş, o sayıyor sadece. Kiminin kapısı çok çabuk çalındığı için kırkı dolduralı çok olmuş. O nedenle hemen açıyor. Kimi ise daha bekliyor otuz sekiz daha çalınsın kapım, diye. Kimi saymaya bile başlayamamış.

O nedenle bu kapı neden hemen açıldı, bu niye açılmıyor diye kafa yormayın. Ya da en iyisi kırk defa çalın olsun bitsin. Sabrınız, enerjiniz varsa.

Sarhoşun biri, elektrik direğine anahtarını sokmaya çalışıyormuş. Yolda geçen biri takılmış:

-Boşuna uğraşmayın evde yoklar!

-Olması lazım, ışıkları yanıyor, demiş sarhoş.

Evet, bazen de ışıkları yanıyor, evdedirler dediğiniz yer bir elektrik direğidir, ışığı yanıltmıştır sizi. Dikkatli bakın.

Bence en iyisi, kimse evde beklemesin “kapım çalınsın” diye. Kimse de kapı çalmasın. Buluşsunlar bir çeşme başında, beğenen beğendiğini alsın.

KISMETİ TEPMEK


Her şeyi başarmış fakat evlenip çocuk sahibi olamamış kırk yaş civarında bir kadın avukat, karşısına çıkan çok ünlü, paralı, yakışıklı ve varlıklı bir doktorla buluşuyor. Kız hiç evlenmemiş ancak adam eşini kaybetmiş. Çocuğuyla birlikte yaşıyor. Buluşmada her şey konuşuluyor. Sıra çocuğa geliyor. Adam:

-Çocuk sorun olmaz, anneme bırakırız o bakar. Bize engel olmaz!

Kadın, “daha ilk görüşmede bir kadın için çocuğunu başından atmaya kalkan bir adamı istemem” diyerek masadan kalkıyor ve evlenmekten vazgeçiyor. Bir nevi “çocuğuna hayrı olmayanın bana hiç olmaz” diyor.

Şimdi, çocuğunu annesine gönderme vaadinde bulunan doktor bey muhtemelen “iyi çocuk bize engel olmayacak, baksın babaannesi, biz keyfimize bakalım” düşüncesindeki bir kadınla evlidir. Fakat çocuk kısa bir ayrılığın ardından yanlarına taşınmıştır ve kavgalar devam etmektedir. Adam, kadın, çocuk ve kaynana mutsuz bir şekilde yaşamını sürdürmektedir.

Evlenmeyi kabul etmeyen avukat hanım ise muhtemelen hala bekardır. Dürüstlüğünün insani olmanın bedelini ödemektedir. Her gün de yakınlarının “kaçırdın  gül gibi adamı, o düşünmüyorsa çocuğunu, sana ne” diye dokundurmalarını dinliyordur.

Ne diyelim? Bu dünyada düşündüğün gibi yaşamanın, kendin olarak kalabilmenin bedeli ağırdır.