DÜŞMANI UZAKTA ARAMA!


Evet, itiraf ediyorum; bende trafik fobisi var. Başka bilimsel bir adı var ve bulmacalarda, bilgi yarışmalarında soruluyor mu bilmem. Ama bende var. Hem yaya olarak hem de sürücü olarak korkarım trafikten.


Altı yaşımda, karşıya geçerken önce sola sonra sağa bakıp tekrar sola bakmadığımdan, sağdaki arabanın geçmesini beklerken, o ara yanıma kadar gelen soldaki arabayı görmediğimden kendimi yüzükoyun yere kapaklanmış bulmuştum. Tekrar sola bakmanın nedeni bu olsa gerek. 

Fakat ben o kısmını hatırlamıyorum. Sağdaki arabanın geçmesini beklediğimi hatırlıyorum en son. Daha sonra da yere kapaklanmış haldeyken bana doğru ağlayarak koşan annemi ve kardeşlerimi hatırlıyorum. 

Geçici baygınlık hali oluşmuş. Şimdilerde çokbilmiş sağlık maillerinde beyin tümörü olacağının belirtisi olarak gösteriliyor bu durum. İnşallah gerçek değildir.

O kazanın etkisi mi bilmiyorum, o günden beri var bu trafik korkusu, evham. O kadar öyle ki ehliyet almama rağmen şehir içi trafiğe çıkmak için yaklaşık dört bin kilometre kurs almam gerekti. Hala da sevmem araba kullanmayı, trafiği yoğun yerlerde yürümeyi.

Bende trafik korkusu olunca doğal olarak etrafım da bana yardımcı olmaya çalışıyor. Beni bir refüjde ya da yaya geçidinde bir kadın veya erkekle el ele görürseniz yanlış anlamayın. Beni karşıya geçirmeye çalışan birileridir bu elimi tutanlar. Buna rağmen iki defa karşıya geçerken saniye farkıyla kurtuldum ölümden. Fakat bir meslektaşım kadar değil durumum henüz. O taksiye biniyormuş yolun karşısına geçmek için.

Bunları şunun için anlatıyorum; kısacası tedbirliyim trafikte ve de evhamlı. Bütün arabalar durmadan geçmem, trafik ışıklarında. Kemerim devamlı bağlı, arabadakilerin de. Buna rağmen bir defa beş yüz metre mesafede kemer takmayı unuttuğumdan ceza yemişliğim vardır. Muhtara kızıp çocuğun okuluna gitmeye çalışırken unutmuşum kemer takmayı. Yirmi senedir orada trafik kontrolü görmedim bir daha da.

Kemerim devamlı bağlı ve tabi ki de arka koltukta çocuk koltuğu da var. Ki çok yararını gördüm sonradan. Çocuk koltuğu arabalarda pek bulunan bir şey olmadığından kontrollerde polisler koltuğu görünce hemen iade ediyorlardı ehliyet ve ruhsatımı. Bu adam bu koltuğu almışsa her şeyi tamamdır, diye.

Kemeri bağlı, çocuk koltuğu tamam olan biri de tabi ki alkollü araba kullanmaz. Evlendikten ve arabayı aldıktan sonra ilk işim eşimi araba kullanmaya teşvik etmek oldu. İki meslektaşım hiç araba kullanmadılar. Heves de etmediler. Eşleri kullandı arabayı, onlar kucağında bebek arka koltukta seyahat ettiler. Yemeğe gittiklerinde de sorun olmadı. Hatta yalnız gittikleri yemeklerden sonra bile eşleri gelip arabayla eve götürdüler.

Ben o kadarına hazır olmadığımdan sadece yemeklerden sonra eşim eve kadar kullansın arabayı yeter, diye düşündüm. Fakat istediğim gibi olmadı. Hayır, eşim çok güzel araba kullanır. Ancak yemeklerde “ topuklu giydim kullanamam” gibi bahanelerle ya ben kullanmak zorunda kalırım ya da içmemek zorunda kalırım.

Bir keresinde eşi sürücü kurslarında direksiyon eğitimi veren hatta şimdilerde bulundukları şehirde efsane bayan direksiyon hocası olan arkadaşımla yemeğe çıkmıştık. Dönüşte arabayı trafik hocamız kullandı doğal olarak.

Trafik ekibi durdurduğunda:

-Alkol yok değil mi?

-Yok, olmadığından biz buradayız.

Burada derken, önde iki kadın, arkada kucağında çocuklar iki alkollü erkek, biz.

Bir başka gece Manisa’da sünnet düğünündeyiz. Hani bazı düğünler vardır ki genelde yakın akraba düğünleri, masraf olarak düğün sahibine yakın olur harcamanız. Bazen düşünürüm, yapılan masrafı (takı, kıyafet vs.) doğrudan düğün sahibine versek de bir işe yarasa bari. Neyse, düğüne gidildi, berbat yemeklerden yenildi ve iki de bira içildi. Geriye İzmir’e dönüleceğinden ve de trafik fobisi gereği aşırıya kaçılmadı ve gecenin bir vakti de yola çıkıldı.

Şimdi, mantığını asla anlayamadığınız manasız işler vardır. Belki bazısına hala kafa yoruyorsunuzdur. Manisa’dan İzmir’e dönüyoruz. Alkol kontrolünü Manisa çıkışında mı yapmak gerekir yoksa İzmir girişinde mi? 

Mantığım Manisa çıkışı dese de ( hatta çıkışta kontrol yok diye sevindim bile) burası Türkiye teorisi gereği arabamız İzmir girişinde durduruldu. Manisa’dan İzmir’e kadar gelebilmiş alkollü birini İzmir’e sokmamak niyetiyle mi, yoksa İzmir ve Manisa yönetimlerinin görev anlayışlarındaki farktan mı bilinmez, arabamız durduruldu. Trafik Polisi:

-Alkol yok değil mi?

-Evet.

-Buyrun, iyi geceler.

-Teşekkürler, iyi nöbetler.

Ben sinyali verip arabayı hareket ettireyim derken eşim yanımdan eğildi, trafik polisine:

-Sadece bir bira…

Hızla sürdüm arabayı. Trafik polisine “hoşgörünüz boşa değil, bizde bir şey yok” demeye çalışan eşim yüzünden "eşinin ihbarı ile ehliyetini kaptıran ilk Türk Şoförü" unvanını alacaktım az daha.

SAĞLAM DİŞİ ÇEKTİRMEK


Desem ki “özel hastaneye yatmadan önündeki duraktan taksiye binin”, “ne alaka” dersiniz. “İlginç konu bulmak için saçmalıyor” da diyebilirsiniz. Fakat dediğimi kendim yapsam şu an her şey bambaşka olabilirdi.



Çocuk sahibi olmadan her duyduğumuza kulak kabarttık, her şeyi okuduk, her olasılığı değerlendirdik fakat en gerekli şeyi yapmamışız. Yapsak her şey bambaşka olur, birkaç bin dolar da cebimizde kalırdı.



Çocuğun doğduğu akşam taksiye bindim:

-Ömürlü olsun abi, sezaryen değil mi?

-Nerden bildin?

-Bunca yıldır bu duraktayım. Daha bu hastanede normal doğum duymadım.

Evet, gerçek çıplak ve yalın bir şekilde taksicinin ağzından döküldü suratımıza çarptı. O gün doğan on bir çocuğun hepsinin sezaryen doğması tesadüf değil demek. Ne de olsa sezeryan normal doğumun üç katı fiyatına.

Peki, hastanenin zemin katında içilen sigara (o zamanlar her yerde sigara serbestti) dumanının yukarıdaki hasta odalarına kadar çıkması hangi tıbbi gereklilikten kaynaklanıyordu?
***
-Bir araba hastane bahçesinde nasıl mahsur kalır?

-Özel hastane bahçesi değil mi?

-Nereden bildin?

-Bilmek çok basit, hastaya ameliyat önerilir. İkna etmek için de ameliyatın küçük bir operasyon olduğu, birkaç gün içinde hastaneden yürüyerek çıkabileceği söylenir. Bunun üzerine hasta arabasını hastane bahçesine park eder. Birkaç gün kalacağı için arabanın örtüsünü de örter, hastaneye yatar. Çıkışta arabasına binerek gidecektir evine. Fakat ameliyat basur ameliyatıdır ve on beş gündür yüzükoyun yatmaktadır evde. Hastaneden binerek çıkmayı düşündüğü arabası ise mahsur kalmıştır hastane bahçesinde.
***
Geçenlerde bir arkadaşı gördüm. Kalbi için kontrole gideceğini söylemişti. Ertesi gün akşamı duydum ki açık kalp ameliyatı olmuş. Uzmanı değilim ama devlet hastanesinde lazerle göz ameliyatı olacak babam tepeden tırnağa kontrolden geçirilmişti. Nedenini sorduğumda , her ameliyat öncesi yapılması gereken bir  kontrol denmişti. O nedenle bu arkadaşın bir günde açık kalp ameliyatı olması dikkatimi çekti. Gittim ziyaretine. Arkadaş, devlet hastanesinde sıra beklememek için muayene için uğradığı özel hastanede açık kalp ameliyatını olup çıkmış. Tıp, tetkik yapmadan ameliyat edilebilecek kadar gelişmişti demek.

Tamam, para girdiği her yeri her şeyi bozar, biliyorum. Fakat insan sağlık olunca sanki bir ilke, prensip var sanıyor. Ne de olsa yemin var işin ucunda. Oysa örnekler hep aksini söylüyor. Yirmi yıl önce gel ameliyat edelim denilen sorunumla gül gibi yaşıyoruz hala. Daha geçen yıl, cerrahın “burada ameliyat şartları yok” deme dürüstlüğünü gösterdiği özel hastanede ameliyat için altı bin lira isteyen hoca gördüm.

Diyeceksiniz ki “gözleri kör olan köylüler için mi yazdın bu yazıyı? Evet, onlar için ama bir farkla, yorum farkıyla. Yıllar önce Aziz Nesin’in bir hikayesini okumuş ve çok gülmüştüm. Köye bir dişçi geliyor. “Hazır dişçiyi bulan köylü sağlam dişi bile çektiriyor” diyor hikaye ve ekliyor:

-Nasılsa çürümeyecek mi?

Evet, yıllar sonra hikaye gerçek oldu. Köye dişçi yerine bu sefer göz hastanesi ekibi gelmiş. Tarama da ameliyat da bedava. Böyle olunca kaçar mı ameliyat. Gözler kör olmuş kapanmış. Olsun, nasılsa bir gün kapanmayacak mı?

HERKESİN HAYALİ KENDİNE


Sazla sadece üç şarkı çalabiliyorsun. Binlerce şarkı arasından çalabildiğin üç şarkıdan birine istek gelmesi ile piyango biletinize ikramiye çıkma olasılığının hangisi fazladır? Sizin popüler şarkı çalmayı öğrendiğinizi, şarkı isteyenin de popüler bir şarkı isteyeceğini düşündüğünüzde; şarkı istenme olasılığının daha fazla olduğunu söylesek bile olasılık yine de azdır. Ancak her ikisi de şanstır. Fakat sonuçları arasında dağlar kadar fark vardır.

Benim başıma gelen en büyük şans da bu oldu. Sazla çalabildiğim üç şarkıdan birini istedi bir arkadaş. Ben öteki ikisini de çalınca benim çok iyi saz çaldığımı sanıyor arkadaş hala, hepsi bu.


Oysa şans deyince tamamen değişmeli insanın yaşamı. En azından ben öyle sanıyordum ama televizyonda gördüklerim o niyette değil. Ya da beyanları öyle diyor.

Evet, insan ömrünün yarısını geçtikten sonra aynı filmi seyrediyor. Yine bir büyük çekiliş öncesi. Kameralar aynı yerde, aynı adam bağırıyor, haberdeki müzik bile aynı. Kuyruktaki insanlar değişse de söyledikleri değişmiyor.

-İnsanlara yardım ederdim.

-İş sahası açardım.

-Okul yaptırırdım.

Ne güzel,  “garıyı boşardım, harem kurardım, jigolo tutardım, eroine başlardım, arabaları sıraya dizer mahallede hava atardım” diyen yok. Oysa her bilet alışında “allahım kurtar beni bu adamdan” diye dua edeni bilirim. Nedense geçenlerde ikramiye çıkan biri, elinde hediye paketleri ile bir huzur evine gitmek yerine araba galerisinde almıştı soluğu. Plakası bile çıkmamış lüks bir arabayla dönmüştü evine.

Peki, madem herkes yardım için, başkaları için istiyor ikramiyenin çıkmasını, o halde neden televizyon ve gazetelerde “bu parayla şu kadar ev, araba, yat, uçak alabilirsin deniyor da “şu kadar pirinç, şu kadar ekmek alarak şu kadar fakire yardım edersin” denmiyor.

Kuyruktakilerin bir başka temennisi ise paranın çok kişiye çıkması. Kendisi için istemiyorlar, bencil değiller yani. Ne kadar çok insana çıkarsa o kadar memnun olacaklar. Oysa sistem, herkesten topladığı üçer-beşer lirayı düzenleyenin payı düşüldükten sonra belli insanlara vermek üzerine kurulu. Çok kişinin az parasının, az kişiye çok para olarak verilmesi üzerine. Dedikleri gerçek olur da ikramiye çıkan kişi paranın hepsini herkese üçer-beşer dağıtsa inanın linç ederler. Hayallerimizin içine ettin, diye.

Yıllar önce beni bilet almaya gönderen patronuma sormuştum:

-Çeyrek değil mi?

-Ne çeyreği, bu zaten hayal. Daha baştan neden hayalimi dörde böleyim ki? Tam al, tam. Bari hayali büyük olsun.

Patronun tam bilet alacak parası vardı ve hayal kurmak onun hakkıydı. Peki, hiç başınıza geldi mi veya düşündünüz mü bunu bulamayanların da olduğunu. Sonuçta para bilet alana çıkacak. Hayal kurmak için bilet almak, bunun için de para gerek. O parayı bile bulamayan, hayal kurmaya hakkı olmayan insanlar da var. Bir de hayalinde bile kendini köle görenler. Hayali, zenginliği bile tabi olduğu insan için isteyen.

Efendim, bir arkadaşımın bir ihracat firması var. İşler de kötü, firmayı ayakta tutmak için de satmış ne varsa; ev, araba, tarla... Yine de durum sakat. Yandaki firmanın ise işleri yolunda. Çalışanı da patronunun lüks arabasını yıkıyor. Bir yandan da bu tarafa hava atıyor. Bunu gören arkadaşımın çalışanı iç geçirmiş:

-Ah, keşke ağamın da böyle arabası olsa, ben de yıkasam!

O GÜNLERİ GÖREBİLECEK MİYİZ?


Birlikte büyümek, birlikte gelişmek, birlikte değişmek şart. Yoksa ne kadar şey başarmış, ne kadar şey sahibi olsan da tadını çıkarman mümkün değil. Aslında olması gerektiğini düşündüğün şeyler bazıları için lüks halini alır ve sen aykırı olursun, etkisiz eleman olursun, dışkısıyla kavga eden durumunda olursun.

Daha önce de yazmıştım; Danıştay’dan bir Daire Başkanı sorduğum soruya hak vermekle birlikte ülkemiz için erken olduğunu söylemişti. Aradan yirmi yıl geçti. O sorduğum, istediğim şey hala lüks. Devletin, “altı ay içinde kanunla düzenlenir” diye anayasaya koyduğu şeyi, üç senede yapmamasından dolayı uğradığım manevi zararın tazmini.

Ya da geçmiş yıllarda çocuğuna hakaret edilen hakim hanımın konuyla ilgili dava açmasına hangimiz dudak bükmedik ki: başka işin mi yok senin, çocuklar arasında olur böyle şeyler, her çocuk kavgası mahkemeye taşınırsa…

Yasal standartlar belli bir seviyede olabilir ve o standartlara göre bu tür hak arama çabaları lüks görülebilir. Ancak bireysel olarak o kişi için önemliyse, kişi hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması değil mi bu durum?

Geçenlerde berberdeyim. Daha doğrusu referandum günü. Berber hemen ne oy verdiğimi sordu. Geçiştirdim fakat o kararlıydı; çapraz sorguyla öğrenmeye çalıştı. Öğrensin ki kendi çapında anketini tamamlasın ve referandum sonucu için akşamı beklemesi gerekmesin.

Gelen yaşlı bir adam kurtardı beni berberin elinden. Berber ona döndü:

-Evet, mi verdin hayır mı?

-Verdik bir şey.

-Ne verdin?

-Verdik bir şey işte, üç numara yap sen.

Fakat berber kararlı. Sağdan soldan ataklarla sonuca gitmeye çalışıyor. Adamcağız ise gerçekten yaşlı. Konuşmaya mecali yok. Pazar günü açık bulduğu yegane berberde işini görüp gitme derdinde. 

Bu sefer adamın (yaşlı olduğuna göre emekliydi) nereden emekli olduğunun sorgusu başladı. Belki bu yöntemle tahrik ederek oyunun rengini öğrenebilirdi.

-Nereden emeklisin?

-BAĞ-KUR’dan.

-Dükkanın mı vardı? Nerede?

-Burada.

-Ne söylemiyorsun ya, ne biçim adamsın?

-Tuvaleti çalıştırıyordum pazaryerinde.

Evet, şimdi bu yaşlı adam berbere dava açsa, benim irademi açıklamaya zorladı, yaptığım işi söylemeye zorladı, diye. Ne çıkar sonuç?

Diyeceksiniz ki; çek-git berberden, ne eziyet çekiyorsun?

Bir defa insanın kendini bir şeye hazırlayıp yapamaması kötü bir şeydir. Tıraş olmaya niyetlenmişseniz olamazsanız üzülürsünüz.

İkincisi, dediğim gibi günlerden Pazar ve  bir tek bu berber var açık olan. Belki ertesi gün önemli bir işiniz var. Berberin dangalaklığı yüzünden neden bozsun insanlar programlarını.

Üçüncüsü, berberler zaten bu muhabbeti öyle bir zamanda açarlar ki kafanın yarısı tıraşlı ya da sakalın, nereye gideceksin o halde?

Dördüncüsü ve en önemlisi ise mademki demokrasi seçenekler rejimi, berberin tıraşını beğenip sohbetini beğenmiyor olamaz mıyız? Belki berbere tazminat davası açabilirsek, o bir daha sorularıyla bizi bunaltmaz ve adam gibi tıraşımızı olabiliriz.

Bir berberin sanatından yararlanıp sohbetinden zarar görmeyeceğimiz o günleri görebilecek miyiz acaba?
   

ANAHTARLA AYNI TARAFTA OLMAK


Yazmak zor iş. İnsanlığa diyeceğim var, diye yola çıktım. Kalemimi özgür bıraktım. Yazmaktan yaşamımı kazanmak zorunda olmadığımdan ya da belli gün ve saatte yazmak zorunda olmadığımdan elime, dilime bir şeyler geldiğinde yazdım. Hatta bir defasında; insanlık bu yazı yazılmadan ne yaptı bunca zaman, duygusuna kapıldığım bile oldu. 


Fakat bunca zaman yazmaya ya da yazıp da yayınlamaya cesaret edemediğim konular var hala. İnsanlık bunun için affeder mi beni ileride bilemem. Sürekli gel-git. Sonunda varacağız bir yere. 

Bu yazı da öyle yazılardan biri. Yazının sonunu getirir miyim ya da yayınlar mıyım bilemem. Ama başlayalım bir kere bakalım elimiz nereye gidecek? 

Şimdi, efendim konu zaten mahrem. Olay mahalli, herkesin gittiği, olduğunu bildiği ve de herkesin orada ne yapıldığını bildiği bir yer. Ama o kadar mahrem ve orada yapılan o kadar önemli ama o kadar da lüzumsuz bir konu ki. O nedenle insanlar oraya isim arayışlarını sürdürüyor hala. Tuvalet, hela, 00, wc, ayakyolu, aptes bozma yeri vs. 

Kiralık ve satılık ev ilanlarında da o nedenle hiç bahsi geçmez. Üç oda, bir salon, ebeveyn banyolu denir ama tuvaletli, ebeveyn tuvaletli veya tuvaleti şöyle denmez. Vardır, belki sayısı da fazladır ama bahsedilmez. 

İnsanın en kendisiyle baş başa kalabildiği, en düşünce ürettiği yerdir orası. Fakat apartmanlarda da en ses geçiren yerdir, havalandırma boşluğundan mı, ses yankı yaptığından mı bilinmez sesin en fazla geldiği yerdir. O nedenle kendiyle baş başa kalma zorlaşır apartman tuvaletlerinde. 

Üst katın salonundan gürültü gelirse, “akşam misafir vardı galiba komşum” denir. Ama tuvaletten gürültü gelirse, “komşum Kelkit fasulyesi aşırı gaz yapar, ondan yediniz herhalde” denmez. Ayıptır çünkü. 

Bütün bunlara rağmen fazla kalanların itham edilmesine de karşıyım. İnsanın gerçekten ihtiyacı yoksa bir saniye bile kalmaz orada. Kalamaz da zaten. Hele alaturkaysa nasıl vakit geçer ayakta veya çömelik. 

Bu kadar giriş ve açıklamadan sonra sonra sorarım size, nasıl girilir bir yazıya, komşu kadın tuvaletteyken, diye. 

Evet, ben de oradaydım. Alaturka ve son derece dar bir tuvaletimiz vardı. Yani işini bitir çık, öyle bir yer. Benim işim kolay da komşumun işi zor. Zira ben anahtarla aynı taraftayım da komşum ters tarafta. 

Üzerinde unuttukları anahtarı üç yaşındaki muzır oğlu kilitlemiş. Komşum da koridordaki oğlunu kapıyı açması için ikna etmeye uğraşıyor, bağırıyor, o nedenle duymamak mümkün değil. Bir yandan da üst katındaki komşuya duyurmaya çalışıyor durumunu: 

-Gizem Ablaaaaa! 

İnsanlığa ileteceğim birinci hayat dersi; hiçbir anahtarla ters tarafta bulunma. Aynı tarafta bulun ki hükmedebilesin. Dışarıdaysan tekrar girebilesin, içerdeysen de sen izin vermezsen kimse giremesin. Anahtarla ters taraftaysan irade başkasındadır ve onun keyfine kalmıştır. 

Nitekim kadın tuvalette kilitli kalmış, üç yaşındaki oğlunun iradesine teslim olmuş vaziyette. İkinci hayat dersi ise kimseyi kızdırmayacaksın, bir gün eline düşebilirsin.Komşum bütün tatlı dili ve analık hakkıyla yalvarıyor: 

-Oğlum, canım, yavrum aç kapıyı, çeviriver kilidi. 

-Bana geçen dondurma almamıştın. 

-Buradan çıkayım istediğin kadar. 

-Bana ne, bana ne. 

Kadın bir yandan oğluna yalvarırken bir yandan da Gizem Ablasına sesini duyurmaya çalışıyordu ki kocasına haber versin, adam eve gelsin de kurtarsın kadını tuvaletten. Çocuk ise hem şarkı söylüyor hem de oyununa devam ediyordu, ne yaptığının bilincinde olmadan. 

Benim durumum ise daha vahimdi. Komşu benim izinde olduğumu bilmediğinden muhtemelen bizi işte sandığından bizden yardım istemiyordu. Aldığım terbiye ise komşuları dinlememeyi öğütlüyordu. Bir de empati yaptığımda insanların görülmesini, duyulmasını istemediği halleri olduğunu düşündüm. Komşum belki de benim onu o halde duymamamı istediği için Gizem Ablasından yardım istiyordu. 

O nedenle sesimi çıkarmadım. Kadının oğluna ve üst kat komşusuna seslenişi bir süre daha devam etti. Ben de sesimi çıkarmadım. Oğlanın ya da komşunun bir an önce kadının sesine kulak vermeleri için dua ettim. 

Sonunda Gizem Hanım duydu feryatları. Sonrasını eşimden dinledim. Gizem Hanım, komşunun kocasına haber vermiş. Adam aceleyle işten gelmiş çocuktan aldığı anahtarla karısını tuvalet hapsinden kurtarmış. Çocuk da gerçekten inatçıymış, babası gelene kadar açmamış kapıyı. 

Aman, kimseyi fazla kızdırmayın ve anahtarla aynı yönde bulunmayı unutmayın.

GÜNÜMÜZÜN DON KİŞOT’LARI: ANA-BABALAR


Konuşma aynen şöyleydi. Kelimesi kelimesine aklımda:

-Yazdıklarım, yaşadıklarımın küçük bir kısmıdır!

Televizyonda spikerin yanında oturan bir yazar. Haberlerde spikerin yanında bir yazarın oturmasına pek alışkın değiliz. Fakat bu yazar değişik bir yazar. On yedi yaşında ve cinsel deneyimlerinin küçük bir kısmını yazmış. Sanıyorum bir İtalyan ve kitabının tanıtımı için de ülkemize gelmiş. Yazarın ve kitabının önemi nedeniyle haberlere çıkarılmış.

İlk bu manzarayı görünce anlamıştım Don Kişot olacağımı. Zira bu kanalın sahibinin dört kızı olmasına rağmen bir sakınca görmemişti bu haberin yayınlanmasında. Belki haberi olmamış diyebilirsiniz ancak daha sonraları da aksi bir yayına rastlamadım.

İlk zamanlar ne güzeldi. Hafta sonu sen uyuyorsun, çocuk da çizgi film seyrediyor. Herkes mutlu. Fatura sonradan çıkıyor.

-Baba taso alalım, çitos istiyorum, gazeteden kupon biriktirelim.

Düşünüyorum bu çocuk nereden görüyor bunları. Bir defa tesadüfen ben de biraz çizgi film izlerken çözdüm olayı. Ben uyurken televizyon aracılığıyla çocuğuma değişik tüketim şekilleri, beslenme alışkanlıkları empoze edilmekteymiş meğer.

Bundan sonra uyanık olmaya çalışsam da sistem bizi uyutmaya devam ediyor.

-Baba, akşam bir yere oturduk. Bir büyük söyledik yanında mezeler.

-Oraya on sekiz yaşından küçükleri alıyorlar mı ki?

-İki senedir gidiyoruz baba.

-Küçüklere bakkalda bile içki satılmaz, kaldı ki şehrin en lüks restoranında içki servisi yapılsın.

-Sen öyle san.

***
-Kızım bu saçlar ne böyle?

-Mavi yokmuş, ben de yeşile boyattım.

-Kuaför annenin iznini sormadı mı?

-Çok geri kafalısın anne.
***

-Bu iddia kuponu kimin?

-Arkadaşlarla yapıyoruz arada.

-Küçüklerin oynaması yasak. Nerede oynadıysanız söyle şikayet edeyim.

-Adresini tam bilmiyorum, yol üzerinde, servis şoförümüz çekiyor önüne, yatırıyoruz.
***

-Sen hattını mı değiştirdin?

-Evet baba, herkesle aynı hattı kullanayım daha ucuz oluyor.

-Nasıl verdiler hattı, reşit değilsin sen?

-Parayı verdik başka bir şey istemedi. Okulda bütün arkadaşlar öyle aldı aynı adamdan.

Günümüzde dört kız babası bir adamın televizyon kanalında on yedi yaşında bir kızın cinsel deneyimleri ballandıra ballandıra anlatılıyor. Reşit olmayan çocuklara içki servis ediliyor. Cep telefonu hattı satılıyor. Çocuğunu okula götürsün diye para verdiğin servis şoförü onlara iddia oynatıyor. On sekiz yaşından küçüklere yasaklanmış ne varsa hepsi yapılıyor büyüklerin yardımıyla. Daha dövmeci, küpeci ve piercingcileri saymıyorum bile. Kış günü tişört, yaz günü de bot modasını da.

Çağımızın ana-babaları, örnekleri çoğaltmak mümkün. Özenle yetiştirmeye, kötülüklerden korumaya çalıştığınız çocuklarınız bir saldırı altındalar. Elinizden geleni yaptığınızı biliyorum. Ancak ne küçükleri koruma kanunu çıkaran devlete güvenebilirsiniz ne de saldıranların teknolojisi ve uzmanlarıyla başa çıkabilirsiniz. Çağımızın Don Kişot’larısınız siz, ancak bir Sancho Panza’nız bile yok.

Yel değirmenleri güçlü de olsa gazanız mübarek olsun.

BABA BUGÜN NOBEL ALDIM


-Baba, bil bakalım bugün ne oldu?

-Hayırdır?

-Bugün fizik nobeli aldım. Nobel alan ilk Türk olamadığım için özür dilerim.

-Olsun oğlum, canını sıkma.

-Ödül olarak verilen bir milyon dört yüz bin doların üç yüz elli bin dolarını hesabına yatırdım. Bana şimdiye kadar yaptığınız masraflar için. Madalyayı da bırakıyorum. Birkaç gün sizde kalsın, konu-komşuya gösterirsiniz.

-Ne gerek vardı oğlum, görevimiz.

-Bu arada gelirken tur şirketine uğradım. Hep hayal ettiğin Norveç Fiyortlarına gitmen için Cruise Gemisi turundan bir paket satın aldım. Haftaya uygun musun?

-Zahmet etmişsin ama çok sevindim.

-Ha, bu arada oğlumuza da senin adını koymaya karar verdik. Gitmeden çocuğun nüfus kağıdını çıkarır mısın?

-Tabi ki ama şımartıyorsun beni.

-Günaydın, kalk, işe geç kalacaksın!

-Eyvah geç kaldım. Çok güzel bir rüya gördüm. Akşama anlatırım ya da siteye yazarım oradan okursunuz.

ÖZÜRLÜ BAKIŞLAR


Çocukken maymun iştahlıydım. Belki de hızlı arayış demek lazım. Sürekli ne olacağım konusunda fikrim değişiyor ve ben de bunu etrafımla paylaşıyordum. İsmet İnönü’nün cenaze törenini televizyonda seyrettikten sonra subay olmaya karar vermiştim. Fakat bundan sonra sürekli değişti ne olacağım; öğretmen, itfaiyeci, imam vs.

Sonunda asla ağzımdan çıkmayan, olmayı düşünmediğim ve söylemediğim bir meslekte buldum kendimi. Düşünmemek, insana biraz sevimsiz gelmesinden.  Bazen meslektaşlar da sorar “bu mesafe neden” diye.  Ben de derim ilkokulda yaşanan teftişlerden.

Çocuk için anne-babadan sonra sözü dinlenen, en sevilen, en etkili insan öğretmenidir. Eh öğretmen de uyarır çocuğu: defterleri kaplayın, tırnaklarınızı kesin, saçınızı kesin, müfettiş gelecek. Çocuğun bu kelimeyle ilk tanışması bu şartlarda olunca o işi sevmesi ve o mesleği seçmesi tabi ki beklenemez. Üstüne üstlük benim yaşadığım başka bir korku da varken mümkün mü “müfettiş olacağım” demem.

İlkokulda ilk teftişimiz. Müfettiş geldi defterlere baktı, birkaç kişiye sorular sordu. Sonra bir baktım hızla bana doğru gelmeye başladı. Fena halde korktum. Geldi sol elimin işaret parmağını tutarak sert bir şekilde sordu:

-Ne oldu buna?

Efendim, benim sol işaret parmağımın tırnak dibinde et gibi bir şey var. Görüntüsü biraz değişik. Onun dışında bana bir zararı yok. Annemin dediğine göre de doğduğumda morluk varmış orada ancak nedenini o da bilmiyor.

Zaman zaman özellikle yeni tanıştığım insanların gözü içgüdüsel olarak o parmağıma takılır. Bazıları sorar bazıları es geçer. Dediğim gibi yaşamımı etkileyecek bir kusur değildir o. Görüntüsü de kötü değil sadece değişiktir. Buna rağmen bir şey anlatırken ya da biriyle karşılaştığımda karşıdakinin gözlerinin elinde olmadan o parmağıma takılması rahatsız eder beni.

Diyeceksiniz, seninki de bir şey mi? Tabi ki değil. Demek istediğim de o zaten. Benim parmağımdaki basit bir farklılığa gözlerin takılması beni bu kadar rahatsız ediyorsa daha belirgin özür ve engeli olanlar ne yapsın? 

MUCİZELERE İNANIN VE BEKLEYİN!

Düğünler üzerine belki bir ansiklopedi yazabilirim. Ancak şimdilik sevmediğimi belirtmekle yetineyim. Araba kullanmayı da sevmiyorum. Şehir içinde kullanmayı ise hiç sevmiyorum. Hem şehir içinde, hem de bilmediğim bir yerde adres sorarak araba kullanmaktan ise nefret ederim.

Orhan Veli, güzel kadınları severim, işçi kadınları da severim, güzel işçi kadınları daha çok severim, demiş. Benimki tam tersi bir durum. Sevmediğim düğüne gitmek fiili, nefret ettiğim, bilmediğim bir semtte şehir içinde araba kullanmak fiili ile birleşince artık siz düşünün halimi.

Nasıl başardın bu işi, derseniz ben başarmadım. Eşimin işyerinden bir elemanı evleniyor ve düğün de bilmediğim bir semtte. Eş durumundan gitme zorunluluğu var ve düğüne de belediye otobüsü ile gitmek (sanıyorum düğünün yapılacağı yer şehrin biraz dışında, muhtemelen otobüs de çalışmıyor) mümkün olmadığından mecburuz arabayla gitmeye.

Daha yirmi gün var ve ben gitmemenin bin türlü yolunu denedim, olmadı. Robdöşambr alınmadığından nişanın bozulması umudum gerçekleşmedi. İşyerinden düğüne gideceklerle eşimi gönderme projem başarısızlığa uğradı. Sonunda o gün geldi çattı. Kurtuluş yok, akşam mesai bitimine yakın tarifini de aldım düğünün yapılacağı yerin. Eşim de telefonla takipte zaten:

-Sakın geç kalma, sekizde çıkmamız lazım. Ben kuaförde olacağım, çocukla hazır bekleyin beni!

Eve geldim, giyindim kuşandım, çocuğu da hazırladım, bekliyorum.

Hani derler ya, sen elinden geleni yap, gerisini Allaha bırak. Aynen o durumdayım, elimden gelen her şeyi yapmış, artık saat sekize gelmiş ve ben hala o düğüne gitmemek için bir mucize beklemekteyim.

Saat sekizi biraz geçe geldi eşim.

-Gitmiyoruz düğüne, dedi.

Önce duyduklarıma inanamadım. Rüya görüyorum sandım. Fakat gerçekti. Gitmiyorduk. Mucizeyi yaratan ise biraz kuaför, daha çok da oğlumun kendinden iki yaş küçük arkadaşı Hilmi. Komşunun oğlu. Yedi yaşında.

Yıllar önce Mavi Ay dizisinden unutamadığım bir sahne vardır. Kötü adam Bruce Willis’i balkonda sıkıştırır. Söktüğü televizyon anten direğini vurmak üzeredir. Bruce Willis’in ise balkonun köşesinde sıkıştığı ve çok yüksekte olduğu için kaçacak yeri yoktur. O nedenle tanrıya yalvarır, kurtar beni, diye. Kötü adam tam anten direğini vuracakken birden yıldırım düşer elindeki antene ve orada ölür.

Tanrım kurtar beni diye yalvaran Bruce Willis o zaman haykırır sevinçle:

-Tam isabeeeeeeeeeet!

Benim ki de öyle olmuştu adeta. Efendim olay şu; kuaför eşimin saçına değişik bir model yapayım derken iyice bozmuş. Eşim beğenmeyince biraz düzeltmeye, eski haline getirmeye çalışmış. Eşim kuaförden çıktığında saçını düğüne gidilebilir, idare eder, diye düşünüyormuş. Ne de olsa iş arkadaşı, mutlaka gidilmesi lazım düğüne. 

Fakat eve yaklaştığında yedi yaşındaki Hilmi, “ne oldu teyze saçına” diye sorunca vazgeçmiş düğüne gitmekten. Ben de bağırdım içimden:

-Tam isabeeeeeeeet!

HARAM OLSUN SANA GOOGLE!


Bilmeyenler için söyleyeyim. Ortaokul yıllarımda üç yıl kuran kursuna gittim. Geçenlerde televizyonda kurbanın boğazından kaç damarın ve hangi damarların kesileceğini anlatan ilahiyat profesörünü seyredince bin kere şükrettim ilahiyat fakültesi yerine kuran kursuna gittiğime.

Efendim, her kanunun bir gerekçesi vardır. Eğer kanun koyucunun iradesi kanun metninden anlaşılamıyorsa gerekçeye bakılır ya da meclis tutanaklarına. Anlaşılabilsin neden konmuş o madde, diye.

Gittiğim kuran kursundaki hocamız gerçekten iyi öğretmiş bize, dinlerin ortaya çıkma nedenlerini, gerekçelerini ve kitabın gerçek manasını. Dinle ilişkim o günlerde edindiğim bilgilere dayanır ve çok da memnunum halimden.

Örneğin helal-haram kavramı. Yenen etin helal olması sadece kesilirken dua okunmasıyla ilgili değildir. Detaya girmeyeyim de esas anlatmak istediğim, helalleşmek.
“Hakkını helal et” deyimi dini bir deyim değil sadece. Kişisel gelişim kitaplarında tavsiye edilen bir vedalaşma ve son görüşmedir. Anlayan için çok önemlidir hakkının helal edilmesi.

Malum internet sayesinde yazmaya ve paylaşmaya başladım. Daha sonra da kurduğum bir blog sitesiyle yazdıklarımı yayınlama başladım. Sitenin daha çok insana ulaşması için bazı gazetelerin internet sitelerine de göndermeye başladım. Fakat burada bir sorun çıktı. Teknik detayını tam bilmiyorum ama benden com, net uzantılı bir site adresi istediler. Önce ücretsiz bir adres aldım fakat süresi dolunca da google’dan www.erkansezgin.com adresini aldım, ücretini de ödedim.

Uzun bir süre kullandım. Bu adres sayesinde insanlar beni kolayca bulabildiler ve gazeteler sayesinde sitem yaklaşık otuz bin defa okundu. Günlük bin yüz okuyucuya kadar çıktığım da oldu. 

Bir de detaylı rapor vermeye başladı ki en keyifli kısmı da buydu. Raporlarda bir harita var. Güney Amerika, Orta Afrika ve Kutuplar hariç her yerden ziyaretçim var ki benim gibi bir amatör yazar için daha ne olabilir ki.

Maldiv Adaları, Yemen, Güney Afrika, Japonya  gibi dünyanın her yerinden (bazıları yanlışlıkla tıklasa bile) okunduğunu bilmek çok heyecan vericiydi. O nedenle de şimdiye kadar hep dua ettim ve minnetimi belirttim google’a. Duydu mu bilmem.

Her güzel şey olduğu gibi bunun da sonu geldi maalesef. Geçenlerde bazı arkadaşlar siteye ulaşamadıklarını bildirmeye başladı. Hatta bir arkadaş kendisini yasakladığımı engellediğimi bile düşünmüş. Sonunda ben de girememeye başladım. Okuyucu sayısı binler başmağından onlar basamağına düştü.

Reklam ver düzeltelim anlamında bazı korsan sitelerden mailler de aldım. Hiç birine itibar etmedim. Bu arada gördüğüm raporların da ücret karşılığı alınan adresle ilgisinin olmadığını, herkese verilen bir hizmet olduğunu da öğrendim.

Konuyla ilgili okuduğum bir yoruma ben de katılıyorum. Evet, mademki biz bu adresleri Google’dan aldık, sorunu çözmek de ona düşer. Bizim gibi amatörlerin ne kötü niyetli korsanlarla uğraşacak teknik donanımı var var ne de zamanı. Madem bir hizmet veriyorsun oluşabilecek sorunları çözmek de sana düşer.

Ey Google, nasıl şimdiye kadar bana sağladığın olanaklar için teşekkür ettiysem şimdi de beni bu olanaktan mahrum edenlere karşı beni yalnız bıraktığın için sana beddua ediyorum. Verdiğim paranın bir kısmını hak ettiysen de kalanını helal etmiyorum. Ne kadar umurunda bu bilmiyorum ama haram olsun sana ödediğim paranın hak etmediğin kısmı!