EFSANE OLMUŞ DİYET BAŞARILARI!

İnternette en sevdiğim şey bir sayfadan çıktığımda karşıma çıkan “başarıyla çıkış yaptınız” yazısı. Akşama kadar görüyorum bu yazıyı ve çok mutlu oluyorum. Neticede ellisinden sonra “başarı” kelimesi ile karşılaşmak çok da kolay bir şey değil.

Yine Milli Piyango çekiliş sonucuna bakmak da çok mutlu ediyor beni. Amorti bile kazansanız karşınıza kocaman yazılar çıkıyor: “Tebrikler kazandınız”. Bir yandan da ekran yanıp sönüyor. Sonuçta ödediğiniz parayı geri alsanız da tebrik edilmek, kutlanmak güzel bir şey.

Geçen gün de uzun zamandır haber alamadığım bir arkadaşın adını Google’da aradım. Efsane diyet başarılarının anlatıldığı bir sayfada adına rastladım. Baktım ad, soyad, boy, yaş ve kilo bilgileri doğru. Fakat arkadaşın bu diyet başarıları sitesinde yer almasını sağlayan “verdiği kilo” bilgisi çok ilginç: 0,19 KG vermiş arkadaşım. Yani 190 gram.

Eh, madem ortada bir başarı var ve marifet de iltifata tabi, derhal kendisini aradım:

-Tebrik ederim!

-Hayırdır?

-190 Gram vermişsin.

-Ne 190’ı, ne gramı?

-İnternette gördüm. Bu başarın sanal aleme de taşınmış.

Arkadaş kendisiyle dalga geçtiğimi sandı fakat dediğim yöntemle arayınca 190 gram verdiği için “efsane diyet başarıları” sitesinde yer aldığını gördü. Sonra hatırladı, meğer bir yakınının tavsiyesi ile bu siteye girmiş sonra  girdiğini de yazdığını da unutmuş.

Yukarıdaki örneklere bakınca, insanların ve özellikle de gençlerin neden bilgisayar ve telefonlarının ekranlarından başlarını kaldırmadıkları anlaşılıyor. Bizim gibi sürekli etrafını eleştiren, ne yapsanız memnun olmayan ve asla takdir etmeyen bir toplumda, insanların kendilerini başarılı gören ekranlara yönelmesi doğal.

Ayrıca zevkli de. Bütün icatları başka toplumlar yapsın sen kullan, bütün Nobelleri başkaları alsın ancak sen bir sayfadan çıkmak için “çıkış” ı tıkladığın için başarılı ol, amorti kazandığın için tebrikleri kabul et ve 190 gram verdiğin için de “efsane diyet başarıları” sitesinde adın geçsin.


Ne güzel…

DÜNYANIN EN ZALİM BALIKLARI!

Cumhurbaşkanı, Anadolu Ajansı, Çin ve Tayland  aksini söylese de ülkemizdeki “Uygur Türklerine uygulanan zulme” tepkiler sürüyor.

Zulmün hesabını sokaktaki çekik gözlü turistlerden sorma eylemleri devam ederken geçen akşam da sıra 200 Uygur Türkünü Çin’e iade edileceği söylenen Tayland Fahri Başkonsolosluğu da protestolardan nasibini almış.

Konsolosluktaki her şey kırılıp dökülmüş. Duvardaki Atatürk fotoğrafı ile bir akvaryum  da saldırıdan nasibini almış. Akvaryum kırılınca içindeki o güzelim  zavallı balıkların da hepsi ölmüş.

Yani ben bu işi anlamadım; Çin’de Uygur Türklerine eziyet ediliyor veya böyle bir iddia var ve bunun bedelini de sokaktaki çekik gözlü turistlerle akvaryumdaki balıklardan soruyorsunuz.

Ya Irak’ta ve Suriye’de boğazı kesilerek, yakılarak öldürülen Müslümanlar?

Onları öldürenler Müslüman diye mi tepkisizsiniz yoksa “Allahu ekber” diyerek yapılan her şey mubah mı size göre?

Ya da sadece akvaryumdaki zavallı balıklara mı yetiyor gücünüz?

FİBER HÜKÜMET!

Yunanistan’da seçimin ertesi günü başbakan hükümeti kurmakla görevlendirildi ve birkaç gün içinde de önceden koalisyon hükümeti kurularak işe başladı.

Bizde ise:

-Seçim sonuçlarının açıklanması 12 gün,

-Meclis başkanlığına adaylığını koymak 5 gün,

-Vekillerin hangi başkanı seçeceğini düşünmesi 5 gün,

-Başkanlık divanının oluşması 8 gün,

Sürdü.

Sonunda seçimlerin üzerinden 33 gün geçtikten sonra başbakan hükümeti kurmakla görevlendirildi.

Koalisyon görüşmelerinin kaç gün süreceği, parti başkanlarının bitmez-tükenmez “konuyu yetkili kurullara götürme” açıklamaları, protokol yazılması kaç gün sürecek bilemiyoruz.

Bildiğimiz, en iyimser tahminle hükümet kurulduktan sonra bilmem kaç tam gün geçince hükümet programının okunacağı ve yine bilmem tam kaç gün geçtikten sonra güven oylamasının yapılacağı.

Bu iyimser tahmin, hükümet kurulamaz da yeni bir seçime gidilirse vay halimize.

Kim kiminle hükümet kurar yok anlaşamazlarsa seçime mi gidilir bilemem ancak bildiğim, hükümet kurulur- kurulmaz ilk yapmaları gereken bu sistemi düzeltmeleri.

Vatandaşlarının fiber internete geçtiği, hızın çok önemli olduğu bir dönemde yönetenlerinin bu kadar lüzumsuz vakit kaybı yaratmayacak bir sistem kurmalarının vakti geldi bence.

Artık internetin olmadığı dönemden kalan yasalarla fiber internete geçen vatandaşların yönetilmesi mümkün değil.
Benden söylemesi…


KEYFIMİ KAÇIRAN GÜZELLIKLER!


Bir peysaj mimarının yalancısıyım. Bitkiler strese girince açarmış.Onlara güzel bakar, rahat rahat ettirirsek çiçek açmazlarmış.

Anladığım kadarıyla, bizim çoğu zaman güzellik diye gördüğümüz şey başkalarının acısı.

O nedenle dün işyerinde yeni biçilmiş çimlerin kokusunu ciğerlerime çekerken bu aklıma geldi ve keyfim kaçtı.

KILIÇDAROĞLU’NA PİYANGO VURDU!

Seçimler bitti. Herkes “halk ne mesaj verdi” sorusuna yanıt arıyor. Öyle ki, halkın kendiside ne mesaj verdiğini bilmiyor olmalı ki o da  kahvede, otobüste, metroda ve işyerlerinde koalisyon problemini çözme derdinde.

Ben de halkın bir ferdi olarak çözüme katkı yapayım istedim ancak benim bulduğum sonuç şaşırtıcı:

1-Muhalefet partilerinin hiçbiri AKP ile koalisyondan yana değil. Haklılar. Bence de AKP ile koalisyon yapan parti biter. Tabi ki AKP Azınlık Hükümetine destek veren de.

2-İkinci en güçlü seçenek olan CHP-MHP-HDP koalisyonu seçeneği de mümkün görünmüyor.

3-Koalisyon kurulamaz ve erken seçime gidilirse sanırım bu durum bütün partiler için hayal kırıklığı yaratır.

4-MHP, HDP destekli CHP-MHP hükümetinin yolunu tıkadığı için geriye tek seçenek kalıyor. O da MHP ve HDP’nin dışarıdan desteklediği, ülkeyi seçime götürecek bir CHP Azınlık Hükümeti.

Böyle olursa, Kılıçdaroğlu, eski bakanları yüce divana gönderir, Aksarayı boşaltır, emekliye, asgari ücretliye, taşeron işçiye, atanamayan öğretmenlere ve çiftçilere verdiği sözü turar. Bir kaç anti-demokratik yasayı değiştirir ve seçime öyle girer. Belki bu sayede alamadığı oyu alma şansı olur.

Hayat ne garip, eğer ülkede bir hükümet sorunu olmasa şu an herkes Kılıçdaroğlu’nun “geçen seçimden az oy alırsam istifa ederim” sözünü tutmasını bekleyecekti. Şimdi ise Kılıçdaroğlu en büyük başbakan adayı.

Bir tartışma ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı ol, bir kasetle genel başkanın devrilsin sen yerine geç. Şimdi de seçimi kaybettiğin halde başbakan ol.

Ne denir buna:

-Bir insana Allah yürü ya kulum demesin!


SÖVDÜĞÜNE OY VERMEK!

Sonunda seçimler bitti. Bir yandan koalisyon üzerine fikir jimnastiği devam ederken diğer yandan da uzmanlar seçmenin oy verme davranışları üzerine kafa yormaya başladılar. Ben de bu çalışmalara bir katkı yapayım dedim: sövdüğüne oy vermek!

Nasıl oluyor derseniz, şöyle oluyor efendim: yıllar önce bir açılışa gitmiştik. Oğlumuzu da verilecek konser sayesinde açılışa götürebilmiştik.

Fakat açılıştaki konuşmalar yaklaşan yerel seçimler nedeniyle uzayınca oğlumuz sıkılmış ve hemen önümüzde oturan büyükşehir belediye başkanına küfür etmiş, biz de yerin dibine geçmiştik.

Aradan yıllar geçti. Oğlumun küfrettiği başkan vefat etti ve bu sefer oğlu ilçe belediye başkan adayı oldu. Partisini beğenmesem de ona oy vermeye karar verdim.

Hayır, babası gibi onun da iyi bir belediye başkanı olacağına inandığımdan değil. Madem oğlum babasına küfretmişti ben de oğluna oy vererek vefa borcumu ödeyeyim düşüncesinden. 

Hatta oğlumu da uyardım:


-Babasına küfrettin, bari oğluna oy ver de borcunu öde!

MAZLUM ZALİMİ BOYUNDAN TANIR!

İnsanların hayvanları ile tatil yapabildikleri bir butik otel. Otelin bir hayli kısa boylu garsonu dışında İnsanların da hayvanların da keyfi yerinde.

Garson ne zaman restorana girse, bir küçük köpek hemen garsonu kovalamaya başlıyor. Tabi ki sahipleri de peşinde.

Bir öğünde yan masamıza gelen küçük köpeğin sahiplerine sordum. Köpeği sokaktan almışlar. Onlar almadan önce çocuklar çok eziyet etmişler. Küçük köpek de o nedenle kısa boylu insanları kendine eziyet eden  çocuklar  sanarak tepki gösteriyormuş.


Anladım ki mazlum zalimi asla unutmuyor ve boyunda tanıyor.

AĞAMIN MERCEDESİ OLSA DA YIKASAM!

Aynı sektörde iki firma. Birinin durumu iyi diğeri batmak üzere. Durumu iyi olan şirketin elemanı kapı önünde patronunun arabasını yıkıyor.

Durumu kötü olan şirketin elemanı, bir yandan yıkanan arabayı seyrederken o sırada oradan geçmekte olan patronuna sitem ediyor:

-Keşke ağamın bir mercedesi olsa da ben de yıkasam!


Mercedes tartışmalarının seçimleri nasıl etkileyeceğine kafa yoranlara ithaf olunur.

OYUNUZ ANANIZA GITSIN!

Yine seçimler geldi ve bilmem kaçıncı defadır seçmen ne yapacağını bilemez durumda. Zira yine akıl hocaları iş başında; şuraya oy verirseniz oyunuz heba olur, buna oy vermezseniz şu gitmez vs.

Sistemi değiştirmeye, barajı kaldırmaya kimsenin niyeti olmayınca seçmen yine gönül rahatlığıyla oy veremeyecek ve bir dahaki seçime kadar verdiği oydan pişmanlık duyacak.

Ben yapı itibarıyla "bir şeyi yapmaya mecbur olmaktan" nefret ettiğim için bugüne kadar yapılan telkinleri dinlemedim ve verdiğim oyla bir şeyi değiştiremesem de pişman olmadım hiç olmazsa.

Nedeni ilkokul üçüncü sınıfta yapılan "yılın annesi" seçimi.

Efendim, ilkokul üçüncü sınıfta anneler günü yaklaşırken öğretmenimiz "yılın annesi" seçimi yapılacağını bildirdi ve herkesten sınıftan birinin annesinin adını küçük kağıtlara yazmasını istedi.

Yapılan seçim sonucu, okula sürekli gidip-gelen iki anne oyların büyük bölümünü alırken benim annem de 3.anne olarak benden aldığı tek oyla tahtada yerini aldı. Oylama sonucu, en çok oyu alan anneye bir hediye alındı ve ev ziyareti ile hediyesi takdim edildi.

O günden beri bu seçim zaman zaman aklıma gelir ve  seçimde kendi annesine oy vermeyen sınıf arkadaşlarımın ne düşündüğünü merak ederim. Ya da dokuz yaşındaki çocukların neden böyle bir seçimde oy kullanma durumunda bırakıldıklarını.

İşte her seçimde inandığı parti yerine başka partiye oy vermeye zorlanan seçmenleri de o sınıf arkadaşlarıma benzetirim ben. Ve her seçim öncesi onlara gönlündeki aslana oy vermelerini tavsiye ederim.

Evet, yine bir seçim geldi ve yine birileri, barajı kaldırmak, daha demokratik bir seçim sistemi getirmek yerine bizi  başkasının annesine oy vermeye zorluyorlar. 

Nasıl "Yılın annesi"seçiminde herkes kendi annesine oy verseydi öğretmenimiz bu seçimin saçma olduğunu anlar ve bir daha yapmazsa, eminim herkes gönlündekine oy verirse yönetenlerimiz de bu Saçma seçim sistemini değiştirmek zorunda kalırlar.

Seçimlerde verdiğimiz oy, bizim yönetenlere bir mesajımızdır. Gönlümüzdekine oy vererek, oy vermeyerek ya da seçim pusulasına bir şeyler yazarak tepkimizi gösterelim. Oyumuz bir şeyleri değiştirmese de koyun olmadığımızı gösterelim hiç olmazsa.

ISTANBUL 2.BÖLGE SEÇMENININ ZOR KARARI

Seçimde hepimizin işi zor ancak bana göre işi en zor seçmen Istanbul 2.Bölge seçmeninin. En azında bir Kısım seçmenin.

Onları zorlayan ise bir aday: MHP Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu.
Şimdi, sen Istanbul 2. Bölge seçmeni ol, İhsanoğlu cumhurbaşkanı seçilsin diye tatili yarıda kes ve onu Atatürk'ün koltuğuna Layık görerek oy ver, o da büyük bir tevazuu göstererek bu sefer karşına milletvekili adayı olarak çıksın.
Gel çık işin içinden!

Oy versen, karşında kendine daha yakın bulduğun adaylar var.
Vermesen bu sefer kendinle çelişeceksin. Cumhurbaşkanlığı'na Layık gördüğün birini vekilliğe layık görmemiş olacaksın.

Kısacası işin çok zor kardeşim.

"Başka aday yoktu ne yapayım", "karısının başı açıktı ondan oy verdim" sözleri seni kurtarır mı bilemem!