SARIGÜL’ÜN KASETİ Mİ VAR?

Benim “Seçimler yaklaşıyor, kasetler hazır mı?” yazımın daha mürekkebi kurumadan ilk kaset vizyona girmeden iması geldi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, katıldığı bir televizyon programında Sarıgül’ün CHP’ye katılması ile ilgili olarak “Önce şişirler, baktılar gitmiyor Baykal'a yaptıkları gibi yapıp indirirler” demiş.

Ben Ankara’da yaşamadığım için Gökçek’i sadece ekranlardan tanıyorum. Tanıdığım kadarıyla, Gökçek Türk Siyasetine dobralığı getirmiştir. Her kelimesini ölçüp biçen siyasilerin tersine ağzına geleni söyleyen, lafının nereye gideceğini düşünmeyen biri olarak tanıyorum kendisini. O nedenle de bir şey söylediyse, bir bildiği vardır diyorum.

Ancak kendisinden ricam, lafını yarım bırakmasın, arkasını da getirsin. Sarıgül’ün indirilecek kıvamda bir kaseti varsa açıkça söylesin, adamcağız da (İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayının Trakya’da ve Doğuda ne işi var, nereye aday olacağını mı şaşırdı bilmiyorum ama) şehir şehir dolaşmasın.


Kamuoyu da boş yere meşgul edilmesin!

DOĞRUNUN YANLIŞA İHTİYACI YOKTUR!

Bazen kendimi “Facebook Polisi” gibi hissediyorum: “bu tür paylaşımları yanlış buluyorum” demeye çekiniyorum. Fakat mademki bir aradayız ve mademki yaptığımız paylaşımlarla birbirimizin vaktini alıyoruz o halde demeye hakkım var diye düşünüyorum.

Ayrıca mademki Erman Toroğlu’nun, “iyi hakem gördüğü her pozisyona düdük çalabilen hakemdir, çaldığı düdükten korkmayan,  düdük çaldığı oyuncunun büyük takım küçük takımdan olduğuna bakmayan, çaldığı düdüğün arkasında durabilen hakemdir” sözünü şiar edinmişiz o halde düdük çalmaya devam edeceğiz.

Hatay’daki gösteriler sırasında kaybettiğimiz Ahmet Atakan’ın ölümü ile ilgili olayı kınayan birçok paylaşım yapıldı. Bunların en fazla paylaşılanı, “özel tim mensubu olduğunu ve Ahmet’i vurduğunu” söyleyen birinin sözleri idi.

Tabi ki bu sözler büyük bir infial yarattı ve bu kişinin polis olup olmadığının açıklanması yönünde de birçok paylaşım yapıldı. Sonunda bu sözleri paylaşan kişinin bir “ergen” olduğu ve dikkat çekmek için yaptığı anlaşıldı.

Bir gencin ölümü hepimizi üzüntüye boğan bir durumdur ve şiddetle kınanması, faillerinin ortaya çıkarılması gereken bir durumdur. Bu duygusal ortamda insanların gördüğü paylaşımları sakin bir şekilde analiz etmesi, doğruluğu araştırması tabi ki zordur.

İşte benim dikkat çekmek istediğim husus da bu. Bir insan dikkat çekmek isterse yapacağı şey bellidir: ya Taksim’de soyunur ya da herkesin tepkisini çekecek bir şeyler söyler. Sonra da oturur yarattığı eserin “keyfini” çıkarır. “Anıtkabiri yıkacağız”,”Atatürk’ü sevmek zorunda mıyım?” gibi açıklamaları bu kapsamda görüyorum.

Bunun dışında haklı davasını savunmak adına başörtüsü takıp ilginç şeyler söyleyerek karşı olduğu görüşleri zor durumda bırakmaya çalışan mizansen videolar da var.

Ben bu mizansen videolara ve toplumu kışkırtıcı paylaşımlara tepki göstermek adına onların paylaşılmasına ve daha çok insana ulaşmasına katkıda bulunulmasına karşıyım.

Gerçek ortaya çıktığında, bu paylaşımların yanında doğruyu söyleyen ve gösteren diğer paylaşımların değeri düşmektedir.

Bir olaya tepki gösterilmesi, gösteriler yapılması doğrudur ve bir haktır. Gösterilere orantısız güçle müdahale edilmesi ve nihayet gösterilerde yirmili yaşlardaki gençlerimizin ölmesi de yanlıştır.

Doğruyu söylemek ve savunmak, yanlışa tepki göstermek haklı bir davranıştır. Bir şeyi savunmak için haklı olmak yeterlidir. Haklı olmak da güçlü olmak demektir. O nedenle doğruyu savunurken yanlıştan yardım istemeye de gerek yoktur.

Kısacası, doğrunun yanlışa ihtiyacı yoktur!


SURİYE’DEN GELEN VAHŞET GÖRÜNTÜLERİNİN GERÇEK AMACI

Tarihte birçok medeniyet tarafından inşa edilen piramitler hala ayaktadır, bir tanesi hariç: Moğolların insan kafasından oluşturdukları piramit.

Korku, Moğol Savaş taktiklerinin en bilineni ve en çok kullanılanıdır. İnşa ettikleri insan kafası piramidinin amacı da budur: korku yaratmak. Nitekim yarattıkları bu korku nedeniyle birçok yeri savaşmadan ele geçirdikleri, yolu üzerindeki birçok şehrin yöneticilerinin şehir halkının öldürülmemesi şartıyla savaşmadan şehirlerini teslim ettiklerini yazmaktadır tarih kitapları.

Bugün dünyanın insan yapısı en büyük eserlerinden biri olan Çin Seddini yaptıran da yine korkudur.

Bugün gazetelerde en çok okunan tıklanan haberlerin cinayet ve tecavüz haberleri olması da yine korkunun eseridir.

Savaşlarda insanların öldürüldüğü, tecavüze uğradıkları ve birçok katliamın/vahşetin yaşandığı bilinmektedir. Fakat son yıllarda, özellikle iç savaşlarda yaşanan vahşetin, yapanlar tarafından detaylı bir şekilde görüntülenerek medyaya dağıtıldığına tanık olmaktayız.

Irak, Libya ve şimdi de Suriye’den boğaz kesme, çatıdan atma, kalbini söküp yeme gibi vahşet görüntüleri basına servis edilmekte, basın da bunu bütün dünyaya yaymaktadır. Daha sonra bu görüntüler, sosyal medyada vahşeti kınamak adına paylaşılmaktadır.

Bu görüntülerin vahşeti yapanlar tarafından çekilmesi ve servis edilmesi, kendilerine taraftar sağlamak için olmasa gerek. Zira bu görüntüler asla kendilerine taraftar sağlamaz. Olsa olsa korku yaratır.

Ben şahsen sosyal medyada paylaştığım şeylere çok dikkat ederim. Paylaşılan her şeyin amacının ne olduğunu anlamaya çalışırım. Zira yaptığım bir tıklamanın, kimsenin hele onaylamadığım bir davaya dolaylı da olsa hizmet etmesini istemem.

Sonuç olarak savaş kötüdür. Bunu insanlığa anlatmak, yaşanan vahşete karşı çıkmak insanlık ödevidir. Ancak bunu yaparken, vahşeti yapanların hazırladığı görüntülerle değil, kendi duygularımızla ve kendi kelimelerimizle yapmaktan yanayım.


BULAMADIK İVANA GİBİSİNİ

Magazin basınına hayranım. Toplumun sigortası bence. Herkes küçümsese de beğenmese de topluma iyi haberler veren, duymak isteneni söyleyen bir tek onlardır. Okuduğumuz gördüğümüz bütün kötü, olumsuz haberlerin hemen yanındadırlar ve bozulan moralimizi hemen düzeltirler, bize pozitif bir enerji verirler.

Bugün de Suriye’den, ülkemizden gelen kötü haberlerin yanı başında gördüm yine onların bir haberini. Güzel bir kadın ve söyledikleri kadından da güzel. Pek de alışkın olmadığımız cümleler hem de:

"Eğer kadın isterse, ben kendim ayarlarım"

Henüz boşanmadığı kocasını aynı mekanda başka kadınlarla eğlenirken gören Modacı İvana Sert, "Sizin olduğunuz mekanda başka bir bayan ile eğlenmesi ile ilgili neler söyleyeceksiniz?" sorusuna "Eğer bayan isterse, ben kendim ayarlarım" diyerek herkesi şok eden bir yanıt vermiş.

Biz yıllardır doğudaki bazı kadınların “kocasını kendi elleriyle evlendirdi” haberlerini duymuştuk ancak bu kadar güzel ve modern bir kadının böyle bir şey söyleyebileceğini düşünmemiştik. Magazin basını bize böyle bir şeyin olabileceğini gösterdi.

Kocasını kendi elleriyle evlendiren hatta kız istemeye giden kadınların genelde “kocama ben yetmiyorum” bahaneleri vardı. Magazin basını bize İvana gibi genç ve güzel bir kadının da böyle düşünebileceğini gösterdi. Geriye kalıyor İvana gibi bir kadın bulmak!


KAN DONDURAN CİNAYETE KİMSE İNANAMIYOR(MUŞ)!

- Kan donduran cinayete kimse inanamıyor!

İzmir’in Aliağa ilçesinde iki kızı tarafından önce elektro şok cihazıyla bayıltıldıktan sonra bıçaklanarak öldürülen kadınla ilgili haberin başlığı bu.

Toplumun ve medyanın ikiyüzlülüğü beni iğrendiriyor. Sanki bu ülkede her şey yolundaymış da bu cinayet nerden çıkmışmış. Ben haberi okuyunca hiç şaşırmadım nedense. Zira her şey haberin içinde var zaten:

-Boşanılan üç koca ve “habersiz eve gelme denilen bir erkek arkadaş.(Kısacası, bir baba ve üç de üvey baba)

-Gecenin üçüne kadar birahanede garsonluk yapan bir anne.(Birlikte akşam yemeği yenilemeyen  bir aile)

-Vasıfsız kadınlara birahanede garsonluk dışında iş bulunamayan bir düzen. (Bu annenin başka işler bulduğu halde birahanede gönüllü olarak sarhoş kahrı çekmeyi tercih ettiğini hiç sanmam)

-Üniversiteyi kazandığı halde kaydını dondurmak zorunda kalan bir kız.(Muğla’da kalacak yer bulamadığı için kaydını donduran birçok öğrenciye rastladım. Muhtemelen bu nedenle veya ekonomik nedenlerle dondurmuştur kız kaydını)

-Dedenin ifadesine göre kadın satıcılığı yapan ve büyük kızını da satmaya çalışan bir baba.

Hayır, her zor durumda kalan cinayet işlesin dediğim yok. Hangi nedenle olursa olsun bir cana hele de bir annenin canına kıyılmasını tabi ki onaylamıyorum.

İtirazım, bunca zorluk ve anormallik yaşanan bir hayatta, işlenen bir cinayete şaşırılmış olması.

Bu ülkede böyle hayatlar yaşayan, zorluklar çeken milyonlar var. Biraz etrafımıza dikkatli bakarsak bu insanları görebiliriz ve belki bu insanlar için devlet başta olmak üzere elimizden bir şey gelir. Olayları böyle sahte gözyaşlarıyla, ikiyüzlülükle karşıladığımız sürece daha çok cinayetler işlenir ve biz de şaşırmaya devam ederiz.


YARGITAY YERİNE TÜRK DİL KURUMU

Gazetelerden öğrendiğimize göre, Gezi olayları sırasında tutuklanan iki şüphelinin aylık tutukluluk incelemesi sırasında hâkim cebinden çıkardığı flash diskteki kararı mahkeme tutanağına geçirmiş.

Bir hakimin teknolojiden yararlanması, flash diskten kopyalama yapmasında yadırganacak bir şey yok. Hepimiz zaman zaman işimizde benzer şeyleri yapıyoruz. Bu olayda benim yadırgadığım husus, hakimin kararını önceden vermiş ve hazırlamış olarak duruşmaya gelmesidir.

Bu olay bana mecliste iktidar partisi milletvekillerinin oylama yapılacağı sırada elleri havada kulisten genel kurul salonuna girmelerini hatırlattı: “nasılsa evet diyeceğiz, görevimiz el kaldırmak, genel kurulda ne konuşulmuş, kararda ne yazıyor önemli değil” düşüncesi.
Vekillerin bu tutumu nedeniyle bazı oylamalarda yanlış oy kullanmaları gibi kazalar da yaşandı zaman zaman.

Oysa meclisteki görüşmelerin de, düzenlenen toplantıların da ve mahkemede yapılan duruşmanın da bir amacı var: konunun görüşülmesi, tartışılması, herhangi bir yanlışlığın ve değişik fikirlerin ortaya konması.

Bu usullerin formalite haline gelmesi kurumları ve kuralları işlevsiz hale getirir. Nitekim bu ülkede imla yanlışlığı ve cümle düşüklüğü nedeniyle cumhurbaşkanınca veto edilen kanunlar oldu. Düşünebiliyor musunuz, milyonları ilgilendiren bir yasa çıkıyor ve yasanın geçtiği bütün aşamalarda yasadaki imla hatası ve cümle düşüklüğü bile fark edilemiyor. Neden? Yasanın çıkarken geçtiği bütün aşamalarda yeterli inceleme, görüşme ve tartışma yapılmadığı için.

Hakimin önceden verdiği bir kararı flash diskten tutanağa geçirmesi bana bunu hatırlattı. İster misiniz mahkeme kararları da imla hatası ve cümle düşüklüğü nedeniyle bir bir Yargıtay’dan dönmeye başlasın ve hatta sonunda Yargıtay’ın yeri Türk Dil Kurumu alsın.


NE GÜZEL BİR FOTOĞRAF BU!

Bir magazin sayfasında rastladım bu fotoğrafa. Fotoğraftakiler, Mehmet Ali Erbil’in oğlu ile kardeşi. Amca, yeğenini okuldan almış, birlikte hamburger yemişler. Üzerine de dondurma.

Fotoğraf, amca yeğeninin ayakkabısını bağlarken çekilmiş. Yeğen ise amcasının sırtına dirseğini dayamış, dondurmasını yalarken o anın tadını çıkarıyor.

Hep lüzumsuz kişilerin lüzumsuz anlarının, daha çok da çıplak kadın teni fotoğraflarını görmeye alıştığımız magazin sayfasında böyle güzel bir fotoğraf görmek beni şaşırttı açıkçası. Aynı zamanda da düşündürdü:


-Hızla akıp giden yaşamın harala gürelesi arasında o kadar az ki böyle anlar. Arada mola verip sevdiklerimizle hayatın tadını çıkarmaya bakalım en iyisi. Yaşam bir şekilde akıyor nasılsa.

MERAKLISINA:

DİZİ, MAÇ, YEMEK TARİFİ VE İLLUMİNATİ

Şunu baştan söyleyeyim, yazıyorum ve doğal olarak okunmayı çok önemsiyorum. Yazmak beni rahatlatsa da insanlığa bir şeyler bırakmanın zevkini yaşasam da okuyan olmadıktan sonra yazmanın bir anlamı olmadığını biliyorum. Yıllar önce bir TRT Yetkilisinin sözleri hala kulağımdadır: rating tabi ki önemlidir, seyreden olmadıktan sonra kaliteli yayın yapmanın ne anlamı vardır?

Evet, okunmak önemlidir benim için. Zaman zaman günde 2,5 milyon tıklanan bir sitenin ana sayfasında yayınlanan yazılarımın tıklanma sayısına bakarak “nerde bu okuyucu” dediğim çok olmuştur. Bazı yazılarımdaki beklenmedik tık sayısı okuyucunun orada olduğunu hatırlatmaktadır bizlere. Ve tabi ki milliyet blogda yayınlanan diğer yazıların aldığı tık sayısı da.

Bunca zaman sonra anladım ki, blogları okuyan insanlar var. Mesele, bu insanlara ulaşabilmek ve onların ilgisini çekebilecek yazılar yazmak, uygun başlıklar koyabilmek ve mümkünse de dikkat çekici fotoğraflar bulabilmek.

Artık iyice belli olmuştur ki okuyucu, dizi, magazin, yemek tarifi ve İlluminati konularına ilgi göstermektedir. Çok okunmak istiyorsanız yapacağınız iş bellidir. Fakat burada beni tutan okuyucuya olan saygımdır. Onlar istiyor diye ve sadece tıklanmak için yazmak bana ters gelmektedir. Eğer okuyucunun zamanını alıyorsak ona yeni bir şey söylemek zorundayız. İlginç şeyler söylemek ve  duymadıkları/bilmedikleri şeyi söylemek zorundayız.

Bu hafta başlayan dizi sezonu nedeniyle geçen yıl takip ettiğim dizileri seyretmeye çalıştım. Fakat o kadar değişiklik olmuş ki bunları anlamak, diziyi sonuna kadar izlemek ve bu konuda bir şeyler yazmak zor geldi bana. Zaten bu konuda dizileri çok iyi takip eden ve çok güzel yazılar yazan arkadaşlar var. O nedenle dizi seyretmeyi ve bu konuda yazı yazmayı bıraktım. Çok ilgimi çeken bir şey olursa ne ala. Yoksa dizi sektörü ve okuyucu bu konuda  benden bir şey beklemesin, başının çaresine baksın.

Futbola zaten bir mesafem vardır epeydir. Bu kadar gürültüyü, yorumu ve yazıyı hak edecek heyecan verici bir futbol oynanmadığı kanaatindeyim Türkiye’de. Oğlumun üniversiteyi kazanıp başka bir şehirde okuyacak olmasını bahane ederek Digitürk üyeliğimi iptal ettirdiğim için maç hususunda bir yazı yazmam da mümkün değil artık.

Masonlar ve Sabetayistler hakkında çok kitap okumuş olsam da illuminati konusunda da yazacak bir şeyim yok. O nedenle o konuyu da pas geçiyorum.

Magazin basınının espri yeteneğine hayran olduğum için zaman zaman belki o konuda yazabilirim diye düşünüyorum.

Yemeği ise sadece yemesini sevdiğim için yemek tarifi üzerine yazmam da söz konusu değil.  

Geriye kalan insan ilişkileri, aşk ve cinsellik konularını da mahrem bulduğumdan yazmayı düşünmüyorum.
Evet, bir yazarın kendini sınırlaması hoş bir şey olmasa da kendini tanımasının, bilgili ve yetenekli olduğu konuları tespit etmesinin yararlı olacağı kanısındayım.

Sonuç olarak, bunca tecrübeden sonra ne yazacağım ve ne kadar okunacağım aşağı yukarı bellidir. Hayallerim yüksek olsa da bu konuda olsun ayaklarım yere basıyor. Ne yapalım, ratingimiz küçük olsun, bizim olsun.


Herkese yazı dolu, bol okunmalı bir yıl diliyorum.

TÜRK’ÜN TÜRK’TEN BAŞKA DÜŞMANI YOKTUR!

Bunca yıl sonra şunu anladım ki, Türkiye’de doğrunun sesi yanlıştan az çıkıyor ve doğrunun sesi, yanlışın gür sesi arasında kaybolup gidiyor. Yanlış, yakalandığında milli manevi değerler arkasına saklanıp çoğunluğu arkasına alıp sesini daha çok çıkarıyor. Ta ki hep birlikte bir tokat daha yiyene kadar.

Efendim, bu sabah okuduğum bir habere göre Kuveyt’te yapılacak olan gayrimenkul etkinliğine hazırlanan dev Türk firmaları Kuveyt Ekonomi Bakanlığı’nın inceleme kararıyla şok olmuş. Kuveyt fuarı iptal etmiş. Gerekçesi ise Kuveytlilerin Türkiye’den konut alıp mağdur olmasıymış. Bir başka gazete de “Kuveyt’in bu kararı ile kurunun arasında yaşın da yandığını” iddia etmiş.

Şaşırdım mı, hayır. Zira bazı firmaların vatandaşı mağdur etmeleri bildik bir şey. Kuveyt de vatandaşlarının daha fazla mağdur olmaması için bu kararı almak zorunda kalmış.

Belki de şaşırtıcı olan bu: hükümetin vatandaşlarını mağdur edenlerden koruma kararı alması.

Şöyle bir geriye gidelim, çok fazla örnek vermeye gerek yok: ihraç ettiğimiz sebze ve meyvelerimiz standartlara uymadıkları için geri gönderiliyor, olimpiyatlarda madalya alan sporcularımız dopingli çıktığı için madalyaları geri alınıyor ve spor kulüplerimiz şike nedeniyle UEFA tarafından cezalandırılıyor. Bu gün de firmalarımız fuardan men ediliyor.

Bir vatandaş olarak onurumu kıran, yanlışı yapanın biz, cezalandıranın yabancı devletler olması. Anlayışımız değişmediği sürece onurumuz kırılmaya devam edecek maalesef.

Evet, olan olmuş daha fazla üzülmenin bir anlamı yok. Önemli olan bundan sonrası için ne yapılabilir onu düşünmek lazım.

İade edilen sebze ve meyvelerimizi kendi vatandaşlarımıza yedirerek, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” anlayışı ile verilen cezaları hepimize verilmiş kabul ederek, kısacası gerçekleri göz ardı ederek bunları önleyemeyiz.  

İhraç ürünlerimizi kendimiz denetleyerek, sporcularımızı dopingden uzak tutarak ve firmaların kendi vatandaşlarımızı da mağdur etmesini önleyerek çözebiliriz bu problemleri.

En önemlisi de yanlış yapanı kendimiz ayıklamalı, yapılan yanlışların bütün ulusa mal edilmesini önlemeliyiz.

Kendimizi kandırmayalım, zira bana göre “Türk’ün Türk’ten başka düşmanı yoktur!”


BENİM BLOGU DA OKUYAMADI RAHMETLİ!

Ünlü olmak nasıl bir şey bilmiyorum ama “kamuya mal olmak” ne demek öğrendim bir reklam sayesinde.

Bir insan bir şeyler başarmış ve sonunda hakkın rahmetine kavuşmuş. “Artık yapmış yapacağını, gittiği yerde rahat uyusun” demek ne mümkün?

Hayır, yaptıkları ile anılmak veya tarihte yer almak değil konumuz, “kamuya mal olmuş” kişiler, “yapamadıkları” ile de gündeme getiriliyorlar. Hem de asla mümkün olmayan şeyler için.

Yıllar önce bir reklam vardı: yaşasaydım bunu kullanırdım, şunu okurdum, diye. Yani,  delili ispatı olmayan bir şey.

Şimdikiler daha insaflı: her şeyi başardı ama bizim arabayla şerit değiştirmeyi başaramadı!

Vallahi yaptığınız yasal mı, etik mi bilmiyorum ama o kadar da üzülmeyin. Benim de hiçbir blogumu okuyamadan göçtü gitti bu dünyadan rahmetli!