AŞK TARİH YAZMAKTIR!

Derler ki tarih kanla yazılır.
Tarih, kitaplarda okuduğunuzsa doğrudur.
Fakat akılda kalansa tarih,
Ölmeyense,
Yıllara yenilmeyense,
Yüzyıllardır yaşayansa ve bir o kadar da yaşayacaksa,
Unutulmayansa,
O zaman aşktır tarihi yazan.
Destandır,
Şiirdir,
Şarkıdır, dilden dile dolaşan,
Hala o duyguları yaşatan,
Romandır,
Aşkı uğruna tahtını terk eden 8.Edward’dır,
Romeo Juliet’tir,
Leyla ve Mecnundur,
Kerem’le Aslı’dır,
Aşkın abidesi Tac Mahal’dir.
Kısacası, aşktır tarihi yazan kan değil.



EVE KIZ ATMAK!


Kavramlar ve deyimler yaşanan devrin şartlarına göre oluşuyor kuşkusuz. Geçen aklıma geldi, epeydir duymuyorum “eve kız atmak” deyimini. Belki de şartlar daha müsait hale geldi de ondan. Belki de yaşımız itibarıyla cinsellik sona ermese de bizim gündemimizde bir başka şekil aldı da ondan.

Evet, bizim zamanımızda “eve kız atmak” diye bir deyim vardı. İnsanların karşı cinsi ikna ettikten sonra parkta, sinemada ve açık alanlarda yapabildikleri kendilerine yetmemeye başlayınca doğal olarak daha fazlası için daha uygun şartlar aramaya başlarlar. Bunun da en iyi çaresi bekar evleriydi.O nedenle çok revaçtaydı bizim gençliğimizde bekar evleri. Orada yaşayanlar için sorun yoktu. Eğer ev sahibi veya komşular sorun çıkarmazsa iş kolaydı. Ancak bir bekar evinde yaşamayanlar için çözüm, orada yaşayanları ikna etmek onlardan evi bir süreliğine istemekti.

Biz dört arkadaş öğrenci evinde kaldığımız için bazen öyle durumlarla karşılaşırdık ancak biraz muhafazarlık biraz da taşralı olmamız nedeniyle pek sıcak bakmazdık böyle tekliflere.

Bir gün, devamlı gittiğimiz kahvenin ortaklarından biri ev arkadaşımızdan rica ediyor:

-İzin verirseniz sizin eve bir kız atmak istiyorum!

Şimdi, bizim bu konudaki tavrımız belli. İsteyen ise kelli felli koskoca adam. Yaşımız gereği henüz hayır demeyi öğrenmemişiz. Hele hele bize kahvede sürekli kıyak çeken, bizden doğru dürüst çay parası bile almayan bir ağabeye hayır demek de ayıp olacak.

Arkadaş düşünmüş taşınmış sonunda bir cevap vermiş:

-Tabi abicim ne demek, ev senindir. Yalnız küçük bir sorunumuz var. Biz evde sekiz erkek kalıyoruz. Sen kızı eve götürürsün ama kızı elinden alırlarsa sorumluluk kabul etmem!

Bunu duyan kart zamparanın gözleri fal taşı gibi açılmış. Manzarayı gözünde canlandırmış:

-Aman kalsın, bir de başımıza iş açmayalım. Çok teşekkür ederim evini vermeyi kabul ettiğin için.

YAKALA BENİ DÖV BENİ!


Bir kitaptan öğrendiğim kadarıyla “kişinin kılık-kıyafeti ve saçı-makyajı” dış dünyaya verdiği bir mesajmış. Onu biliyoruz.

Peki, bu Pazar sabahı, bir çay bahçesinde, sabahın sessizliğinde, kuş seslerini dinleyerek keyifle kahvemi yudumladığım çay bahçesinin önünden beşinci defa motosikletinin egzozunu bağırtarak geçen gencin dış dünyaya verdi mesaj ne ola ki?

-Babam bana motor alıverdi ancak yanında terbiye vermeyi unuttu!

-Bu ülkede her şey yasak olabilir ancak bazı konularda sonsuz bir kuralları çiğneme ve etrafı rahatsız etme özgürlüğü vardır!

Fakat belki de verdiği en doğru mesaj:

-Yakala beni, döv beni!

NEREM DEDİN?


Çocukluğumda, kadınlar pek modadan, diyetten, çocuklardan, kocalarından konuşmazdı. En azından annemin arkadaşları, orta yaş gurubu kadınlar. Ekşimiş bir yüz ifadesi ile birbirini karşılarlar ve hastalıklarından bahsederlerdi. Bugünkü gibi televizyonlarda bilgilendirici(!) sağlık programları da olmadığından, bu sohbetler aynı zamanda birbirlerine tecrübelerini aktarmak, bilgilendirmek amacı taşırdı. Bir şartla, sohbete o soru ile başlanması şartıyla:

-Nerem dedin?

-Garnım, aha şurası. Bir batar girdi geçen akşam sorma!

Artık sonrası uzun uzun karşılıklı yakınmalar, “şunun da orası ağrıyormuş”, “ölmüş kalmış vallahi”, “rahmetlinin de orası ağrıyormuş” gibi ucu açık, her anlama gelebilecek cümleler. Sohbet, dinleyenlerin de “orası hakkında yeni şikayetler türetmesine” neden olarak sona ererdi.

Bilimsel bir anlamı var mı bilmiyorum ama bir kadının başının ağrıdığını da altına sardığı tülbentten anlardınız. Tabi ki tülbendi görenin yapacağı tek şey vardı, o soruyu sormak:

-Nerem dedin?

-Kafam!

Örneğin istasyonda iki saat sonra kalkacak treni bekleyenler, hemen etrafı kolaçan eder, gözüne kestirdikleri birine iki saati dolduracak sohbet için yine o soru sorarlardı:

-Nerem dedin?

Geçen gittiğimiz seminerde, iletişim ve etik konularında uzmanları dinledik ve çok da bilgilendik. Benim de aklıma hekimlere bir iletişim önerisi geldi. Mevzuata aykırı değilse eğer gelen hastalara “şikayetiniz nedir?” yerine “nerem dedin?” diye sorsalar hastalarla daha iyi iletişim kuracakları kanısındayım.  

Benden önermesi…

EN GÜZEL İŞ KIYAFETİ



İş dönüşü pantolonumu almak için uğradığım kuru temizlemeci çalışanını görünce takıldım:

-Keşke ben de bu kıyafetle çalışabilseydim!

Haklıydım, zira bu İzmir sıcağında ben takım elbiseli, kravatlı ter içindeyken o atlet şort çalışmaktaydı. 
Güldü, “bildiğin gibi değil, çok sıcak abi burası”, dedi.

İçinden başka bir şey dedi mi bilmiyorum ama birden aklıma Orhan Veli’nin bir şiiri geldi, “ALİ RIZA İLE AHMED'İN HİKAYESİ”

Ne tuhaftır Ali Rıza ile
Ahmedin hikayesi! ..
Birisi köyde oturur,
Birisi şehirde
Ve her sabah
Şehirdeki köye gider,
Köydeki şehre.

HER YAŞLI SEVİMLİ DEĞİLDİR!


-Çıtlık yemeye gidelim mi?

Benim taktığım lakapla Tuzsuz Deli Bekir’in bu önerisi üzerine çantalarımızı ve  önlüğümüzü eve bıraktıktan sonra kargılarımızı yanımıza alarak yola koyulduk.
Bizim Germencik’te bir gelenek vardı. Hemen hemen her evin bahçesinde çeşitli meyve ağaçları vardı ve çocuklara yemek serbestti. Bir şartla:

-Dallarını kırmayın, istediğiniz kadar yiyin!

Çıtlık (çitlembik) ağacı ise genelde dikilmeyen, bahçe sınırlarında kendiliğinden çıkan, meyvesi ekonomik değer ihtiva etmeyen bir ağaçtı. O nedenle izin almamıza gerek kalmadan ağaca çıkar istediğimiz kadar toplardık. Sonra da bunların dışını yer, çekirdeğini kargıdan yaptığımız boru ile birbirimize atardık.

Bu şartlarda Bekir’le mahallenin hemen dışında ilk bulduğumuz çıtlık ağacına tırmandık ve topladığımız çıtlıkları ceplerimize doldurmaya başladık.

Bir süre sonra aşağıdan bir bağırtı duyuldu ve ardında tezek yağmuru başladı. Yaşlı bir kadın bir yandan söyleniyor bir yandan da adeta bir kurşun gibi tezek yağdırıyordu bize. Tezek bizim orada yeni sürülmüş bir bahçede öbek haline gelmiş toprak parçası demekti. Taş gibi olmasa da yine de acıtıyordu.

Bekir hemen alt dalda olduğu için bütün tezekler ona geliyordu. O nedenle tezeği yedikçe bağırıyordu:

-Atma Neneciğim, iniyoruz!

Bekir sonunda dayanamadı ve bir hayli yüksekteki daldan kendini aşağıya bıraktı. Aşağıda birkaç tezek daha yedikten sonra kurtuldu. Nine bu sefer beni tezek yağmuruna tutmaya başladı. Yediğim tezeklerin acısına dayanamayıp ben de bıraktım kendimi aşağıya. Birkaç tezek daha yedikten sonra da eve doğru yollandık.

Eve giderken, belki de ilk defa başımıza gelen olayın şaşkınlığı içindeydik. Tezeklerin acısı neyse de hırsız muamelesi görmek çocuk ruhumuzda derin yaralar açmıştı.

Bu olaydan çıkardığım dersler:

-Dünyada bedelsiz hiçbir şey yoktu.
-İnsanlar aynı olaylara farklı tepkiler verebiliyordu.
-Her yaşlı sevimli değildi.

NİRVANA’YA ULAŞAMADIM!


Hayatı seyredenlerden değilim. Mümkün mertebe içinde yaşamak isteyenlerdenim. O nedenle yeni duyduğum, öğrendiğim şeyleri merak ederim. Öğrendiklerimi de hemen tatbik etmek isterim.
“Ferrarisini Satan Bilge” kitabını okuduğumda çok etkilenmiştim. Daha sonra okuduğum benzer kitaplar, kendini manastıra kapatan keşişler hep ilgimi çekmiştir. En son okuduğum “Doğudan Uzakta” kitabında da bir kahraman, yine her şeyini bırakıp bir manastıra kapatıyordu kendini. Bizde de Zeki Müren’in üç buçuk yıl kendini evinin bir odasına hapsetmesi (ki çıktığı gün de öldü) merakımı celbetmiştir.

Evet, dediğim gibi, Vikipedi’ye göre, “arzuların, maddi isteklerin sönmesi ve dolayısıyla ıstırapların, acıların, nefretin sönmesi” anlamına gelen Nirvana’ya ulaşmayı kafama koydum.Daha doğrusu, yapmak istediğim şey kısaca yukarıda saydığım kişiler gibi kendimi dünya nimetlerinden arındırıp manevi hazza ulaşmaktı. “Yapacaksın da başın göğemi erecek?” diyebilirsiniz. Hayır, benimki sadece merak.

Uzun zamandır düşünüyorum, nasıl yapabilirim diye. Zira bu Nirvana pek bizim gibi memura göre bir şey değil. Zira kitaplardaki kahramanların hepsinin tuzu kuru. Ferrariyi satmış adam ama yine alabilecek durumda. Manastıra kapanmış adam ama döndüğünde şirketleri onu bekliyor. Veya dini nedenlerle kendini manastıra kapatanlar var. Onlar da artık orada kalacak amaçları bu.

Oysa ben memuriyeti bırakıp gitsem geri dönüşü yok. Nirvana, benim anladığım varken yokluğu denemek. Yoksa dünyanın büyük bir bölümü zaten devamlı Nirvana’da. Ki ben de ömrümün bir kısmını zorunlu Nirvana’da geçirdim. Öyle matah bir şey değil yani. Yoksa bırak memuriyeti, şehir dışında bir kulübede veya sur dibinde yokluk içinde öl.

Dediğim gibi bu işin nasıl olabileceğine çok kafa yordum. Sonunda, yıllık izinde üç-beş, en fazla otuz gün kendimi bir yere kapatabileceğimi anladım. Fakat bir türlü fırsatım olmadı bugüne kadar. Geçici görevle gittiğim bazı yerlerde birçok mahrumiyetler yaşasam da bu sayılmazdı.

Geçen gün Antalya’da beş yıldızlı bir otele seminere gidince aklıma geldi. Sonuçta benimkisi bir merak. Beş gün de olsa neden ulaşamayayım Nirvana’ya. Önce farkını ödeyerek tek kişilik bir odaya yerleştim. Ardından zaten beğenmediğim, bir arkadaşımın “plastik yemek” olarak nitelediği yemeklerden çok az aldım. Otelin diğer bütün nimetlerine (sauna, havuz, deniz vs.) de kendimi kapattım. Seminer dışındaki bütün vaktimi odamda geçirecek ve Nirvana’ya ulaşacaktım.

Bu arada televizyonu açmadım, müzik dinlemedim. Balkonda kuş seslerini dinleyerek düşündüm. 

Merak etmesinler diye de iki arkadaşıma haber verdim:

-Nirvana’ya ulaşmaya çalışıyorum, beni merak etmeyin!

İkisi de filozof adayı olan arkadaşlarımdan S.T.,”beş yıldızlı otelde Nirvana’ya mı ulaşılır” derken N.Ç. “her şey mümkündür, insan yeter ki istesin” dedi. Bir anda kafam karıştı, daha doğrusu kafamda bir şimşek çaktı. Genel olarak öğrendiklerimi uygulamaya geçerken taklit etmem, kendi yorumumu kendi tarzımı katmaya çalışırım olaya.

Düşündüm de bu kendini bir yere kapatarak, bir manastırda veya mağarada Nirvana’ya ulaşmak kolay. İstese de zaten dünya nimetleri yok. Ayrıca etrafın kamu baskısı da cabası. Sıkıysa bunu her şeyin bol olduğu beş yıldızlı bir otelde yap!

Daha önce denenmeyeni denemenin, başarılamayanı başarmanın cazibesi kısa sürede sardı beni. Düşünsenize böyle bir kitap yazdığımı, dünyada yer yerinden oynar vallahi.

Heyecanla uygulamaya koydum projemi. Seminer saatlerinde sadece önüme konmuş suyu içtim. Molalarda, kurulan açık büfedeki çay, kahve ve kurabiye türü şeylere elimi bile sürmedim. Yemeklerde aç kalmayacak kadar yedim. Odamın balkonunda, vaktimi Nirvana’ya ulaşmaya harcadım.

Bir şeye varmak isterseniz inanç en büyük dayanağınızdır. İnanç zayıflayınca projenizi uygulamak çok zordur. Bu arada S.T.’nin “beş yıldızlı otelde Nirvana mı olur?” cümlesi hep aklımın bir köşesinde. Balkonda sıcağı yedikçe odamdaki mini barın içindeki bira beni çağırmaya başladı: “ha bira içmişsin ha su. Bira o kadar da dünya nimeti sayılmaz zaten, viski değil ki bu”.

Derken açık büfedeki yiyecekler Nirvana’ya ulaşmamı engellemeye başladı. Yani bir kuzu pirzolası ile mi bozulacak Nirvana? O manastıra kapananlar yemiyor mu sanki? Yemeğimi aldım restoranda tek başıma bir masaya oturdum. Baktım fikirlerine çok değer verdiğim bir üstat:
” Hem yeriz hem de konuyu tartışırız “

-Rakınız hangisinden olsun?

-Memleket kurtaranından olsun, ha ha ha!

Derken, rakı rokfor peynirini, peynir sıcak yemekleri, yemekler meyveyi, meyve tatlıyı, tatlı kahveyi çağırdı. Ama ben hepsinden ölçülü aldım. Ne de olsa Nirvana’ya ulaşmaya çalışıyorum.

Projemi “varlık içinde yokluktan”, “dünya nimetlerinden kaçmadan Nirvana’ya ulaşma” şeklinde değiştirdim. Sonraki günlerim de bu şekilde geçti. Bu sırada sürekli telefon irtibatı kurduğum S.T ve N.Ç kendi görüşlerinde ısrar ettiler. Bu arada, aynı şeyleri yapınca farklı sonuçlara ulaşılamadığından ruhum da aynı yorgunlukta devam ediyordu yoluna.

Sonunda bir baktım ki, günlerim geçen yıl aynı otelde, aynı seminerde nasıl geçtiyse öyle geçiyor. Sabahları, odamın balkonunun önündeki sığla ağacında konuşlanmış kuşları yarım saat dinleyerek Nirvana’ya ulaşılamayacağını anladım. Gelirken uçaktan gördüğüm mehtabı, bu çabamın amortisi olarak görsem de sonuç olarak Nirvana’ya ulaşamadım dostlar.

Seneye inşallah!

DÖVEMİYORUZ ABİ!


Doksanlı yılların başında işyerimizde meydana gelen bir soruşturma ile ilgili görüştüğüm bir komiser:

-CMUK çıktı artık rahatça dövemiyoruz abi, eskiden olsa adamı alırdık, konuşturur ve çözerdik işi!

Geçen gün de eğitim camiasından bir yetkili:

-Çocuğa bir fiske vuramıyorsun artık. Hemen veli okula geliyor ve hesap soruyor. Eskiden böyle miydi?

Düşünüyorum da belki de "oğluma iki tokat atsam bu kadar uğraşmayacağım" diyen ana-baba da çoktur..

Bu arada aklıma takıldı; anladığım kadarıyla bizim nesil, “dayak cennetten çıkmadır” şiarı ile büyümüş, karakolda, okulda, işte askerlikte ve evde sorunlar bu yöntemle çözülmeye çalışılmış bugüne kadar.

Bu yöntem gerçekten işe yarıyor muydu bilmiyorum ancak artık gerek yasalar gerek de toplum buna izin vermiyor.

Artık sorunlarımızı dayaksız halletmeye ve yeni yöntemlerle çözmeye mecburuz.

KARATAY DİYETİ 2.AY RAPORU


Karatay Diyeti ile geçen ilk ayımı anlattığım yazım 5.500 kişi tarafından okununca paniğe kapıldım. Zira insanın tam olarak uymadığı bir diyet için sonuç yazması büyük bir sorumluluk. Fakat bir başka arkadaşım ise yazımı “gerçek bir insan hikayesi” olarak niteledi.

Evet, kitaplar-kurallar bir şeyler anlatır fakat bunların uygulanmasında herkesin hikayesi farklıdır ve bu hikayeler kitapta anlatılanların doğruluğunu/yanlışlığını da göstermez.

Önce kalabalık bir ailede büyümenin kuralları, sonra altı yıl yatılı okulun kuralları, kısa süreli üniversite öğrencisi özgürlüğünü müteakip ağır kuralları olan bir meslekte geçen 25 yıl bende kurallara karşı bir alerji oluşturdu. Hiçbir zaman sevemedim yaşamımı kısıtlayan kuralları ve her fırsatta ihlal etmeye çalıştım. O nedenle de yaşamımın hiçbir döneminde kurallara sıkı sıkıya uyan disiplinli, not alan, planlı ve çalışkan biri olamadım.

Yemem-içmem de öyle oldu. Ömrümün uzun bir zamanını karavana yemekleri, lokanta yemekleri ile geçirince sevdiğim yemekleri bulunca tabi ki kaçırmadım. Yemek konusunda hiçbir kısıtlamayı kabul etmedim. Fakat kilolarım yaşamımı daha fazla kısıtlamaya başlayınca diyet kaçınılmaz oldu ve bunlar arasından beni en az kısıtlayan Karatay Diyetinde karar kıldım. Ancak birinci ay raporunda da belirttiğim gibi, kısıtlamalarım hepsine uyamadım ve sonucu da gram seviyesinde aldım doğal olarak.

Görevim nedeniyle geçen ayı Biga’da geçirdim. Evin dışında geçen günler kurallara uyma konusunda en zor günlerdir. Zira seçenekleriniz sınırlıdır ve daha ziyade siz kurallara uymak zorunda kalırsınız. Biga günlerim de tam öyle oldu. Daha ilk günü Aşçı Sami’nin yemekleri ile tanıştığımda teslim bayrağını çektim ve suçluyu da ilan ettim:

-Sen en büyük diyetlerin katilisin, Aşçı Sami!

Yani bir tek Aşçı Sami olsa yine de iyi; Köfteci Ahmet, Köfteci Akif, Sülün Köfte, Aşçıoğlu Kır Lokantası, Biga İİBF Kantini ve Karabiga’daki Yakamoz Restoran. Yani ben bu kadar diyet katilini bir arada görmedim. 25 Yıllık meslek hayatımda bu kadar ağız tadıma uygun, bu kadar güzel ve lezzetli yemek bulabileceğim bir başka yer de görmedim. Doğal olarak diyeti ve kuralları bir kenara bıraktım. Fakat Karatay Diyetinin bana kazandırdığı alışkanlıklara devam ettim; ekmek yemedim, çayı şekersiz içmeye çalıştım. Ceviz içi, badem ve fındıktan oluşan kuruyemişimi atıştırmaya devam ettim. Tabi ki sabahları yumurta yeme alışkanlığını da.

Biga’da geçen bir ayım, istediğim ve uzun zamandır yiyemediğim lezzetli yemekleri tüketerek geçti. Pilavı az yedim. Nefis kelle paça çorbasını neredeyse gün aşırı içerek fakat aynı zamanda bir ömre sığacak kadar peynir tatlısını bir ayda yiyerek geçirdim.

Bu arada, lokantaya kadar günde dört defa yürüdüğümü de belirteyim. Ayrıca bir defa bira, iki defa da rakı içtiğimi de ekleyeyim. Bütün porsiyonların ölçülü olduğunu da söylemem lazım.

Evet, ben Biga’da geçen bir ayımı çok güzel yemekler yiyerek değişik lezzetler tadarak geçirdim. Diyeti bir kenara bıraktığım için hiç de tartılmadım. Eve dönünce yeniden diyete başlamak için baskülün üzerine çıkınca bir de ne göreyim, üç kilo eksilmişim.

Son bir ayımı tekrar düşününce, aslında diyeti bıraktım derken birkaç istisna dışında Karatay Diyetine uyduğumu gördüm ve üç kiloyu da o nedenle vermişim.

Evet, Karatay Diyeti işte böyle bir şey: hem istediğini yiyorsun hem de zayıflıyorsun. Biga’nın bütün lezzet duraklarına verdiğim “Diyet Katili” unvanını geri alıyorum ve Karatay Hocama da saygılarımı sunuyorum. Yaşasın Karatay Diyeti!

VAZGEÇİLMEZ DEĞİLSİN!


-Ne haber Tamer, nasılsın?

-İyilik beyim.

-Ben de iyiyim, gezdik dolaştık döndük gene.

-Tabi abi, dolaşmak lazım pazarı.

Pazarı ha? Biz bir ay şehir dışına göreve gidelim. Sen yokluğumuzu dahi fark etme, dolaştık deyince de pazara gittiğimizi san.

Peki, madem yokluğumun farkında değilsin o halde nedir bu çay ocağının en iyi müşterisi olduğumu hissettirme çaban?

Evet, bazen etrafımızdaki coşkuya sevgi sözcüklerine o kadar kaptırırız ki olmadık bir zamanda gerçek yüzümüze çarpılınca da şoka uğrarız böyle.

Yıllar önce de Giresun’dan İzmir’e dönüyorum. Yol uzun. Sabah erken çıkmama karşın akşamüzeri ancak varabildim Polatlı’ya. Yolu bitiremeyeceğim için gecelemeye karar verdim.

Bir otel bulabilmek için yoldan ayrılıp şehir içine saptım. Daha birkaç metre girmeden kendimi yoğun bir trafiğin ortasında buldum. Meğer ramazan ayı ve iftar saatinde her yerde olduğu gibi Polatlı’da da tıkanıyormuş trafik. Eh millet oruçlu, açlık ve sigarasızlık başına vurmuş burnundan soluyor. Hadi peşinden kavgalar. Birazdan dua dökülecek ağızlardan küfür, havaya açılacak eller de yumruk olmuş karşıdakine vuruyor acımasızca.

Böyle tanık olduğum üç kavga ve sıkışan trafikten bunaldım. Bir yolunu bulup tekrar anayola çıktım. Biraz gittikten sonra da filmlerdeki gibi bir dinlenme yeri buldum ve orada konaklamaya karar verdim. Burası Şoförler Odasının yaptırdığı bir dinlenme yeriydi. Odalar çok güzel, temiz ve ucuzdu. Hele ticari ruhsat gösterenlere yarıdan da azdı fiyatı. Böyle bir yer varken bunca kamyoncunun neden arabalarında uyumakta ısrar ettiklerini inanın anlamak zor.

Neyse, yemeğimi yedim çayımı içtim. Vakit geçirmek için telefonuma sarıldım. Heyhat, burada her şey iyi güzeldi ancak her güzelin bir kusuru olduğundan burada da telefon çekmiyordu. Görevli:

-Bir tek Telsim çekiyor abi, boşuna uğraşma, dedi.

Aklıma geldi, benim yedek bir Telsim kartım vardı ve yakın çevrem de bunu biliyordu. Hemen kartı taktım fakat kontörü yoktu. Sordum yoktu kontör de kalmamıştı. Normal telefon kulübesi de vardı fakat onun da kartı yoktu.

Nasıl olduysa ful çeken bir cep telefonum vardı ancak dışarıyla bağlantım yoktu. Beni merak eden, normal hattımı arayıp kapsama alanı dışında olduğumu anlayınca da yedek hattımı arayacak dostlarımı beklemekten başka çarem yoktu.

Önceleri sohbet ederek vakit geçirmek için beklediğim telefon,  daha sonra yerini bir meraka bıraktı:

-Hadi sohbet etmek isteyenlerin akılan gelmedi yedek kartımı aramak. Peki yolda olduğumu bilen bana ulaşamayanlar da mı merak etmiyor beni?

Etmiyormuş; kalktım odaya geçtim. Duş aldım ve uykum gelene kadar da televizyon seyrettim. Bir yandan da gözüm telefonda. Uyudum, uyandım yola revan oldum. Yol bitti telefon çalmadı. Anladım ki kimse için vazgeçilmez değilim ben ve kimse de beni diğer hattımı arayacak kadar merak etmiyordu.