AĞCA PAPA’YI İKAZ ETTİ!

Ağca, hayalet gibi bir şey; duvarlardan ve sınırlardan rahatça geçebiliyor. Bu sayede çok iyi korunan askeri cezaevinden kaçabiliyor, dil bilmeden ve vize almadan İtalya’ya gidebiliyor ve Papa’yı da vurabiliyor.

Bu sefer de öyle oldu ve eski performansından bir şey kaybetmediğini dünya gösterdi. Gitti Vatikan San Pietro Meydanına ve çağırdığı basın mensuplarına verdi pozunu. Yetmedi, vurduğu Papa’nın da mezarına çiçek koydu.

Bütün dünya Ağca’nın hayalet olduğu gerçeğinden habersiz “İtalya’ya vizesiz nasıl girebildi”, “Papa’nın mezarını neden ziyaret etti”, “elindeki çiçeklerin manası ne” sorularına cevap aramakla meşgul.

Bana göre olay basit, Ağca bir hayalet ve istediği yere girip çıkabiliyor. Maksadı da Yeni Papa Francis’i uyarmak:


-Sayın Papa, gittiğin yol yol değil. Gel Kelime-i Şahadet getir Müslüman ol. Bak Papa Jean Paul benim uyarılarımı dinlemedi şimdi cehennemde cayı cayır yanıyor.

SIRADAN BİR YEMEK DEĞİLDİR YAPRAK SARMASI!

İşinde çok başarılı olmuş bir kız gelin geliyor aileye. Takıldım:

-Ev işleriyle aran nasıl?

-Aram yok, olmaya fırsatım da olmadı. Ne olacak ki, tutarım bir kadın evi temizletirim, belki yemekleri de yaptırırım. Ya da kırarız iki yumurta, hiç olmadı söyleriz pizza.

Baba ocağında içeceği suyu bile annesinden isteyen damat adayı lafa karıştı:

-Ben de yaparım abi. Ben erken çıkıyorum, karım gelene kadar yaparım bir şeyler.

-Peki ya yaprak sarması?

-Ne olacak abi, alırız marketten.

Madem öyle, o halde neden kalbe giden yol mideden geçiyor?

Karnı doyanın aklına aşk gelir ondan mı?

Ya da karnı doyanın ve ağzında buruk bir tat kalanın yemeği yapana duyguları mı değişir?

Var mı bir araştırma bu konuda?

Öyleyse kız istemeye gidildiğinde içilen kahveyi kızın annesi, ablası, teyzesi veya kuzeni yapmasına karşın neden kahveyi yapmayan kız isteniyor? Fikir değiştiren var mı kahveyi içtikten sonra o kız yerine kuzenini isteyen?
(Arkadaşına kız istemeye gidip kızı çok beğenince kendine isteyeni duymuştum. Olabilir belki böyle ihtimal de)

Bence kalbe giden yolun mideden geçmesi, o yemeğe verilen emekle, yapanın yemeğe kattığı duyguyla ilgilidir. Bu belki anlaşılır yiyen tarafından belki de anlaşılmaz.

Yaprak sarması örneğin. Yaşamdaki her şey gibi sarılması gayet güzel duygularla başlar. Cam tencerede yapılsa bile görülemez ilk sarılanların inceliği, zarafeti, güzelliği.

Sarıldıkça kalınlaşmaya başlar sarmalar. Hem bıkkınlıktan hem de hazırlanan içle sarılacak yaprağın uyumunu sağlayabilmek için.(İkisi de tek başına bir işe yaramaz çünkü) O nedenle birlikte bitirilmesi gerekir. Bunu sağlayabilmek için de iyi bir öngörü, planlama, tecrübe ve göz kararı gerekir. Bu nedenle iyi bir strateji gerektirir yaprak sarması.

Haksız yemektir aynı zamanda; en güzelleri altta, en çirkinleri üsttedir sarmanın. “Hiç bir şey göründüğü gibi değildir” sözünün kaynağıdır yaprak sarması.

Telafisi yoktur, alttaki en güzel en ince sarılmış sarmalar üzerine binen yük nedeniyle patlamaya başlar ve asla sarıldığı zamandaki güzelliğinde değildirler artık. “Altta kalanın canı çıksın” sözü de yine yaprak sarmasından çıkmış olabilir.

Bireysel bir yemektir yaprak sarması; düğünlerde ve benzer cemiyetlerde, birden fazla insan tarafından yapıldığı için sarmalarda bir standart yoktur. Saran insan kadar çeşitlidir düğün sarmaları. İyinin de kötünün de faili belli değildir bu nedenle. İnce sarılmışların sahibi çoktur da kalın sarılmışlar hep başkalarınındır. Bir nevi “İftiracılığı teşvik eden bir yemektir” yaprak sarması.

Biber, patlıcan, lahana, kabak çiçeği paylaşabilir tenceresini başkasıyla, yaprak sarması asla. O nedenle “kıskanç bir yemektir” yaprak sarması.

Her şeye rağmen yine de “sevgiyi, aşkı, emeği göstermenin en iyi yoludur” yaprak sarması. Öyle ağzında sigara bacak bacak üzerine atıp, "alırım marketten ne olacak" denilemeyecek bir yemektir yaprak sarması.


TARIHI BIR FIRSATI KAÇIRDIK

 
Cübbeli Ahmet Hocanın Papa ile ilgili sözlerini duyunca bir an düşündüm ve zamanı geri sardım.
Papa, Ayasofya'yı geziyor.Birden Sultan Ahmet Camisi'nden ezan sesi duyulmaya başlıyor. Zaten biraz önce gezdiği caminin manevi havasından çok etkilenmiş olan Papa kendini sorgulamaya başlıyor.
Bu arada kendisini gezdirmekte olan İstanbul Müftüsü kendisini Islama davet ediyor. Papa, yıllardır aradığı davetin bu olduğunu anlıyor ve Müftünün söylediği sözleri tekrarlayarak Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oluyor kendisine Fahrettin ismi veriliyor.
Papa, kendisine eşlik eden ve şaşkınlıkla olanları izleyen Kardinalleri de Islama davet ediyor. Sırtındaki cübbeyi ve başındaki takkeyi de korumalara uzatıyor.
Geziyi izlemekte olan dünyanın dört bir tarafındaki Hristiyanlar da bulundukları yerdeki camilere Akın ediyorlar. Cami bulamayanlar ise internetten okudukları Kelime-i Şahadet metnini okuyup tövbe ettikten sonra isimlerini değiştirmek üzere bağlı bulundukları nüfusu idaresine doğru koşuyorlar.
İslam Dünyası da olan biteni şaşkınlıkla izliyorlar. Bu arada IŞİD Lideri de Halifelik Makamını tekrar Türkiye'ye tevdi ediyor.
Görüldüğü gibi Türkiye Papa'yı Islama davet etmeyerek büyük bir fırsatı kaçırıyor.
Insan kendini "keşke Cübbeli Ahmet Hoca İstanbul Müftüsü, olsaydı" demekten kendini alamıyor. Ve hatta ne bileyim cumhurbaşkanı...

TAŞRADA İNSANLIK VAR HALA!

Yaşanan son facialardan aklımızda kalan ve bizi şaşırtan insan davranışları ne? Sedyeyi kirletmek istemeyen madenci, toprak altında kalan madencileri kurtarmak için elleriyle toprağı kazan anne, zeytin ağacına sarılmış kadın ve bugün de birbirine sarılı halde bulunmuş üç madenci.

Otuz üç yıldır büyükşehirlerde yaşayan biri olarak ben de bu yaşananlara şaşıranlara şaşırıyorum. Zira ben taşralıyım, hala ve aklım da hayalim de orada. Bir gün kavuşmayı düşündüğüm yer.

Hala alışamadım, büyükşehirlerin birbirine selam vermeyen insanlarına, komşuya götürdüğün aşureye küçümseyerek bakanlara, kazık atmayı alışkanlık haline getirmiş esnafına, kirli havasına, kalabalık sokaklarına vs. Eminim benim gibi alışamayan çok taşralı yaşıyor şehirlerde.


Yoksa siz her bayram trafiği kilitleyenlerin, şehirlerden kaçanların memleketlerinden tarhana getirmek için mi bunca eziyete katlandığını sanıyorsunuz?  

KİTABIN SEZERYANLA DOĞUMU

Geçenlerde Yaratıcı Yazarlık Atölyesine devam ettiğimi öğrenen arkadaşım sordu:

-Senin kitap gelecek fuara yetişir değil mi?

Arkadaşım sormakta haklıydı zira o sırada televizyonda İstanbul Kitap Fuarı ile ilgili bir haber vardı.

Ertesi günü de bir fotoğraf derneğinin eski başkanı olan arkadaşım:

-Senin kitabın arka kapağında yer alacak fotoğrafını ben çekeceğim tamam mı, diye hatırlattı.

Akşamına da arada bira içerek okumaktan yazmaktan konuştuğumuz bir başka arkadaşım da, “Abi senin kitap tutar, ne de olsa ülkenin bir dönemine ışık tutacak” demesin mi?

Birden panikledim. Hayal kurmak güzel belki paylaşmak ta ancak ayarı fazla kaçınca böyle sonuçları olabiliyor demek.

Tamam, benim iki yıl önce yazmaya başladığım henüz 20 sayfası yazılabilmiş bir romanım var. Fakat romanda yer alan “kompleksli, yüzünde meymenet olmayan” bir karaktere hala uygun isim bulamadığımdan ötürü romanıma bir kelime ekleyebilmiş değilim.

Bu arada, kafamdakileri kağıda dökmek için pratik yol arayışlarım da devam ediyor. Şöyle söylediğimi yazan bir program olsa da yazıversem kafamdakileri. Araştırmalarıma göre İngilizce de varmış böyle bir program. Hatta çok ünlü bir yazar da bu yöntemle yazıyormuş romanlarını. Lakin bizde henüz TÜBİTAK’ın benzer bir program çalışması sonuçlanmamış. “Katibim” isimli söyleneni yazacak program henüz kullanıma hazır değilmiş.

Ben böyle paniklemiş bir vaziyette düşünürken aklıma bir çözüm geldi. Madem ki ben kafamdakileri kağıda dökemiyorum o halde normal doğum yapamayan kadınların bebeğinin sezeryanla alınması gibi beynimdekilerin  de ameliyatla alınıp kağıda dökülmesi mümkün olamaz mı?

Evet tıp camiası, edebiyat camiası ve etrafımdaki insanlar beynimdekileri kağıda dökebilmem için ellerinden geleni yapıyorlar. Siz de bu işe bir el atsanız, kafamdakileri kağıda dökmeme yardım etseniz olmaz mı?


DİNLEYENE DE YAZIK!

Geçenlerde tanıştığım bir emniyet görevlisi yakınıyordu:

-Abi artık kimse telefonda iş konuşmuyor, milletin “bel altını” dinlemekten bıktık!

Söylediğine göre, dinlemeler bu kadar ayyuka çıkınca, kimse artık suç unsuru oluşturabilecek konuları telefonda konuşmuyormuş. Bir parkta buluşup herkese uzak bir bankta konuşuyorlar anlaşılan.

Düşündüm de dinlemeyle görevli bir polissiniz. Akşama kadar bir teröristi, bir kaçakçıyı bir yolsuzluk yapanı yakalamak için dinleme yapıyorsunuz ancak dinlediğiniz milletin yatak odası hikayesi. Ne hissedersiniz? Yatak odası hikayesi dinlemek cazip görünse de insan porno film izlemekten bile bıkar zamanla değil mi?

Bu durum bendeki sorumluluk duygusunu derhal harekete geçirdi ve dinleniyor olabileceğim varsayımıyla telefon görüşmelerimi zenginleştirmeye karar verdim. Ki dinleyen arkadaşların canı sıkılmasın.

Artık bütün görüşmelerimi bu düşünceyle yapıyorum; hastalıktan bahseden ablama o hastalıkla ilgili bilgilerimi, alternatif tıp yöntemlerini, çocuğundan şikayet eden arkadaşıma çocuk eğitimi ile ilgili okuduğum kitaplardan pasajları ve tecrübelerimi, sevgilisinden ayrılan arkadaşıma teselli cümleleri, espriler, şiirler, özlü sözler bu da yetmezse bir fıkra vs.


Kısacası, dağarcığımda ne varsa döküyorum telefon görüşmelerimde. Sonuçta dinleyen de bizim insanımız. Onu da düşünmek lazım, değil mi? 

ISLAK KİRPİKLER

Oldum olası düşkündü eteğin içine sığmayan dolgun bacaklı kadınlara. Hele bir de başörtülü olursa… Lakin şimdiye kadar bir türlü birlikte olamamıştı hayalindeki böyle bir kadınla.
Akşama kadar kafesinin önünden geçen veya kafesine gelen böyle kadınlara iç geçirir dururdu. 

İşte yine onlardan biri; dolgun bacakları mini eteğinin içine sığmayan, ince ayak bilekli ve altında da sivri topuklu kırmızı ayakkabılı bir kadın. (Başörtülü değil, olsun)

Hayranlıkla izlediği kadının sert adımlarla kafesine yönelmesi ile birlikte kalbi küt küt atmaya başladı; körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz.

Hemen kadının oturduğu cam kenarındaki masaya doğru hamle yapan garsonunu durdurdu:

-Sen boşları topla, ben bakarım.

Heyecan ve umutla kadının oturduğu masaya yöneldi ve gözlerini oturulunca biraz daha sıyrılmış eteğin altındaki dolgun bacaklardan ayırmadan sordu:

-Ne arzu edersiniz?

Bir zampara arkadaşından öğrenmişti içinde her şeyi barındıran bu sözü.

-Hepiniz aynısınız, dedi kadın hepiniz aynısınız!

Yakalanmış olmanın şaşkınlığı ile başını yukarı kaldırdığında gördü kadının ıslak kirpiklerini. Zor bastırılan ağlama duygusunun zapt edemediği gözyaşlarının ıslattığı kirpikleri.


“Ben çay kahve arzu eder misiniz demek istemiştim” diyecek gücü bulamadı kendinde. Büyük bir üzüntü ve mahcubiyetle başını tekrar öne eğdiğinde gördüğü artık kadının sıyrılmış mini eteğinin altındaki dolgun bacakları, ince ayak bilekleri ve sivri topuklu ayakkabıları değil ıslak kirpiklerini barındıran acı dolu yüzüydü.

OBAMA BİZE DEVLET KURACAK!

Bu sene Ermenek’teki maden faciası nedeniyle Cumhuriyet Bayramını istediğimiz gibi kutlayamadık ancak sağ olsun Kobani’ye  giden peşmergeler sayesinde belki de Cumhuriyet tarihinin en uzun resmi geçidine tanık olduk.

“Kobani düştü düşüyor, IŞİD katliam yapacak” bahanesiyle ülkemiz yakılıp-yıkılırken yardıma gidecek peşmergeler Türkiye izin vermesine rağmen günler sonra Kobani’ye doğru yola çıkabildiler ve Kobani için tek kurşun atmadan ülkemiz insanının bir bölümünün gönlünü fethetmeyi başardılar.

Yine Kobani için ülkemiz yakıp-yıkılırken ve 40 insanımız ölürken Obama da Şanlıurfa halkından övgü almış. Peşmerge konvoyunu kent girişinde karşılayan kalabalık, sık sık 'Yaşasın Başkan Obama' anlamına gelen Kürtçe 'Biji Serok Obama', sloganları atmış.

Kısacası, Işid Kobani’ye saldırmış, peşmerge henüz tek kurşun atmadan övgü almış, Obama da bundan nasibini almış ancak yaklaşık 200 bin insana kucak açan Türkiye kötü olmuş. Bir şey anlayan varsa beri gelsin.

Peşmerge, tek kurşun atmadan resmi geçitle övgü almış olmasına karşın ben Obama’nın atılan sloganları hak ettiğini düşünüyorum. Zira ABD Işid’e karşı sadece Kürtleri korumak için harekete geçtiği ve diğer insanların ölümüne seyirci kaldığı için bu övgüyü hak etti bence.

ABD, yıllardır Kuzey Irak’taki Kürtleri korumak için yoğun çaba harcadı. Şimdi de Suriye’deki Kürtler için silah yardımı ve bombardıman yapıyor. Türkiye’deki ve İran’daki Kürtler için neler yaptığını da ileride öğreniriz umarım.

ABD’nin bütün bu çabaları, bölgede bir Kürt Devleti kurma amacını açıkça gösteriyor. Şanlıurfa’da Obama lehine atılan sloganlar da muhtemelen bunun için. Yani “Obama bize devlet kuracak, bizi koruyup kollayacak” beklentisinden.


Ben ise temkinliyim. Zira bizim nesil “bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü?” ve “sevişmeyeceğin eşeğin önüne ot atılmaz” sözleri ile büyüdü. ABD’nin Arap Baharı ile demokrasi götürdüğü ülkelerin halini görünce “Obama bize devlet kuracak” beklentisi ile slogan atanlara bu sözleri hatırlatayım dedim. 

KOBANİ KAZANDI BİZ KAYBETTİK!

Ben önce yaşananlardan ne anladığımı yazayım, diyeceğimi ondan sonra diyeyim. Efendim, dünyanın bir takım yerlerinden toplanmış, öldürmeyi meslek edinen, bunu da her şekilde yapan profesyonel insanlar, önce Suriye’ye bilinmeyen bir şekilde giriyorlar. Sonra bilinmeyen bir yoldan silahlar ediniyorlar ve savaşmaya başlıyorlar. Bir yandan da her iş(!) yapan firmalarda olduğu gibi yaptıkları işin güzelce reklamını yapan görsel videolar çekiyorlar. Bunları da onları protesto edenler aracılığıyla insanlara ulaştırıyorlar.

Sonra da nereye yönelseler, gittikleri her yönde insanlar ve ordular silahlarını bırakarak hemen kaçıyorlar. Tabi ki herkes her şeyini bırakıp kaçtığı için bu ölüm makineleri bu sayede istemedikleri kadar silah, mühimmat ve paraya kavuşuyorlar.

Herhalde dünyada savaşan hiçbir ordu ve terör örgütü IŞİD kadar kolay silaha ve paraya sahip olmamıştır.

Ve herhalde hiçbir ordu da Musul gibi bir şehri bu kadar kolay ele geçirmemiştir ve istediği her şeyi onlar kadar kolay elde etmemiştir. Örneğin bizim diplomatları ele geçirerek devletimizin elini kolunu bağlamayı bile başardılar.

Her şeyi bu kadar kolay elde edince onları zapt etmek de mümkün değil tabi ki. Hızlarını alamadıkları için de Suriye ve Irak’ta her yöne saldırmaya başladılar.

İşte tam bu aşamada mahallenin ağır ağabeyi ABD devreye giriyor ve onları bombalayarak durduruyor. Kuzey Irak’a yöneldiklerinde de Kobani’yi ele geçirmeye kalktıklarında da ABD onları durdurdu.

İnsan sormadan edemiyor tabi, madem IŞİD’i böyle durdurabiliyorsunuz, bunca insan ölmeden yerinden yurdundan edilmeden durdursanız daha iyi olmaz mı Sayın ABD?

Ve Kobani nedeniyle ülkemizde 40 insanımızı kaybetmeden, yüzlerce okul yanmadan, milyonlarca dolar zarara yol açmadan ve en önemlisi ayrışmadan, kardeşliğimizi yitirmeden önce.


Kısacası, Kobani kazandı ama biz kaybettik, neden kaybettiğimizi bile bilmeden!

AKILLI ADAMLAR PARTİSİ!

Demokrasimiz bir yara daha aldı. En azından benim için. Önce demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan sivil toplum örgütlerinden “Kanarya Sevenler Derneği” lokalinin kumarhane olduğunu, birçok derneğin rahat kumar oynayabilmek için paravan olarak kurulduğunu öğrendik. Dün de demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından olan partilerden birinin il teşkilatının gizli kumarhane olduğunu öğrendik.

Esasen ben bu işi çok mantıklı buldum; parti il ve ilçe teşkilatları ne işe yarıyor Allah aşkına? Partilerde bütün işleri liderler gördüğü, bütün delegeleri, yöneticileri,  il ve ilçe yöneticilerini lider atadığına göre ne gerek var bu teşkilatlara?

Kırk yılda gelecek lideri alkışlatmak ve mitinge adam toplamak için bunca bina tutmaya döşemeye ne gerek var?

Kumar oynanmasını tasvip etmemekle birlikte parti merkezinde kumar oynanmasını çok mantıklı buldum. Bir işe yarıyor hiç olmazsa.

Bu nedenle, “işçi bulma kurumu” gibi çalışan iktidar partisi il ve ilçe teşkilatları dışında bence partilerin il ve ilçelerde teşkilatlanmalarını kaldırmak lazım. Kongrede lidere oy verecek delege seçilsin yeter.

İl teşkilatını kumarhane olarak kullanan partinin takdir ettiğim diğer yönü ısrarcılığı. 17 Defa polis baskınına uğramalarına rağmen kumar oynatmaya devam ediyorlar. İnsanlarının amaçları için ısrarcı olmaları ve vazgeçmemeleri takdire değer bence.

Bu partinin en takdir ettiğim yönü ise strateji ve taktik olarak üstün vasıflarının bulunması. 18. Polis baskınını savuşturma taktiği literatüre girecek nitelikte. Parti binasına yapılan polis kuşatmasını “yangın var” diyerek toplu bir hücumla yarmış olmaları takdire değer. Yangın alarmını çalıştırmayı akıl etselerdi daha başarılı olurlardı ama eminim 19.polis baskınında bunu da yaparlar.

Bütün bunlardan sonra o partiye bir önerim olacak; isimlerini değiştirip Akıllı Adamlar Partisi (AKAP) yapsınlar. “Ne gerek var” diyebilirisiniz ancak polisin 17 defa bastığı bir yerde 18.defa o suç işlenebiliyorsa o suçu caydıracak bir ceza sistemi kuramamış ve parti teşkilatlarında ve derneklerinde kumar oynanan bir ülkeye çok gerekli bence Akıllı adamlar Partisi AKAP!