KİTAP OKUYAN HÜNKAR!

Dikkatinizi çekti mi bilmem, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Sultan Süleyman, odasına giren herkesi kitaptan başını kaldırarak karşılıyor. Hem de dalgın, okuduğu kitaptan feyz almış bir şekilde. Ardından da karşısındaki kişiye çok güzel ve anlamlı sözler söylüyor. Hatta belki de ekranların “şiir okuyan tek erkeği”  Süleyman.

Dizilerin çoğunu izlemediğim için bilmiyorum fakat gördüğüm kadarıyla Muhteşem Yüzyıl dizisinden başka (öğrenci dizileri de dahil olmak üzere) kahramanları   kitapla haşır neşir bir başka dizi yok. Örneğin İntikam Dizisinde yazar bile var fakat okuyanı hala göremedik.

Aklıma Muhteşem Yüzyıl Dizisinin ilk başladığı yıllar geldi. “Ömrü at sırtında, savaş meydanlarında geçmiş padişahımızı hep haremde gösteriyorsunuz” şeklinde gösterilen  tepkileri anımsadım.


İster misiniz şimdi de “hünkarımız vaktini at sırtında geçirdi, oturup kitap okumadı” diye tepkiler gelsin.

EXPO’YA İSTANBUL, OLİMPİYATLARA İZMİR ADAY OLMALI!


İzmir Expo yarışını kaybetmiş. Televizyonda yorumları seyrediyorum. Batı cephesinde değişen bir şey yok. Zira yorumlar bildik şekilde:

-Dubai para dağıttı, İzmir’in bir hatası yok!

Eminim olimpiyatları alan Tokyo da öyle yapmıştır. Kaderimize razı olacağız zira bizde asla hata yok:

-Expo Heyet başkanını sık sık değiştiren, en sonunda da ilin valisinde karar kılıp onu da değiştiren biz değiliz.

-Rakip parti nemalanmasın diye çalışmalara biz çelme takmadık.

-Dubai çölün ortasındaki vahayı da parayla yarattı.

-Tokyo da İstanbul’dan fazla metroyu parayla yaptı.

-İstanbul trafiğini de düşmanlarımız yarattı.

-Her yağmurdan sonra İstanbul ve İzmir’i sel basmıyor.


Liste uzayıp gider. Görüldüğü gibi bizde hiçbir hata yok. Nasıl kaybettiği maçın suçunu hakeme veya rakiplerimizin şike yapmasına bağlıyorsak kaybettiğimiz olimpiyatlar ve Expo için de aynı şeyi yapıyoruz.

Biraz önce bir yorumcu, İzmir’in iki defa kaybettiği Expo yarışına bir daha girmemesini söyledi. Ben de aynı fikirdeyim. İstanbul da iki defa kaybettiği olimpiyat yarışına bir daha girmemeli.


Ya ne yapmalı? Bence İstanbul Expo’ya, İzmir de olimpiyatlara aday olmalı. Madem kafaları değiştiremiyoruz bari şehirleri değiştirelim. Belki bir faydası olur!

DOĞALGAZDA BÜYÜK İNDİRİM!

-Libya kadar petrolü olan bir Kürt Devleti!

Ben bu sözü duyalı bir otuz yıl kadar oluyor. Fakat ilk zamanlar bıyık altından güldüğüm bu söz daima aklımda. O günden beri, PKK,  Irak harekâtı, Çekiç Güç, Barzani, Talabani gibi Kuzey Irak’a dair ne duysam bu söz aklıma gelir ve sorarım: acaba?

Efendim, bugün okuduğum habere göre, Türkiye ile Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IKBY) arasında imzalanacak enerji anlaşmasında son viraja girilmiş. Anlaşma taslağı doğalgaz, petrol arama üretim ve boru hatları temelleri üzerine kuruluymuş ve anlaşmanın mali boyutu da 100 milyar doların üzerindeymiş.

Haberin veriliş şekli, benim gibi “acaba” diyenlerin yüreğine su serpen cinsten: doğalgazda çok büyük indirim olabilir!

O zaman razı olalım bu işe ve “acaba” diyerek oyun bozanlık etmeyelim. Bir devletin komşu bir devletin özerk bir bölgesiyle (merkezi yönetimin karşı çıkmasına rağmen) anlaşma yapması caiz mi, mali boyutu bu kadar büyük bir anlaşmayla Bölgesel Kürt Yönetimi güçlenir bölgedeki diğer Kürtlerle birleşir bir devlet kurar mı, bunun sonucunda bizim de bir kısım toprağımız elden gider mi ve bunun sonunda bir savaş çıkar mı gibi sorular sormadan ucuz doğalgazımızla ısınalım isteniyor anlaşılan.

Ne diyelim? Büyüklerimiz her şeyin iyisini bilir. Bize düşen dua etmek:

-Sayende ucuz ucuz ısınıyoruz, sağ olasın Barzani. Allah ne muradın varsa versin!


BLOG OKUYARAK ZAMAN KAYBETMEK!

Bir yazıya yapılan yorum aynen şöyleydi:

-Neymiş, blog okuyarak zaman kaybedilmemeliymiş!

Blog yazan biri olarak benim yazıma yapılmasa da bu yorum beni çok etkiledi. Aslında, yazı kötü bir yazı değildi. Ancak okuyanda böyle bir his uyanmış anlaşılan.

Tabi ki yazan biri olarak, yazılarımızın hepsinin beğenilmesini, değer verilmesini beklemiyoruz ancak okuyucuda böyle bir intiba uyanması ve bu intibanın açıkca beyan edilmesi düşündürdü beni.

Yazarken de bu cümle hep aklımın bir köşesinde oldu. Bendeki sorumluluk duygusunu pekiştirdi.
Evet, yazan insan okuyucuda bu hissi uyandırmamalı, okuyucuya ve zamanını aldığı insanlara saygılı olmalı.

Fakat düşünüyorum da, blog yazarları olarak hepimiz amatörüz. İçimizden geleni, tarihe not edilmesi gerektiğini düşündüğümüzü ve bir refleks olarak yaşananlar hakkındaki fikirlerimizi/tepkilerimizi yazıyoruz.

Sayın Okuyucu, amatör olduğumuz ve acemiliğimiz nedeniyle hatalarımız olabilir. İstediğiniz tadı her zaman verememiş de olabiliriz. Ancak şunu bil ki, biz, “kendi fikrini değil söylemesi gerekeni söyleyen veya söylemeye memur edilmiş köşe yazarları” değiliz hiç olmazsa. Doğru veya yanlış, içimizden geleni söylüyoruz. Bunu yaparken de sizin zamanınızı boş yere almak niyetinde de değiliz. Toplumu belli bir düşünceye sevk eden toplum mühendislerinin emrinde değiliz ve hiçbir partinin/örgütün emrinde ise hiç değiliz.


Bizim adımız Hıdır, elimizden gelen de budur!

İZMİR’İ SEL ALDI!

Bu sabah İzmir’i sel aldı neredeyse. Yarına manşetler pardon bahaneler hazır:

-Bir aylık yağmur bir saatte yağdı!

-Sel aldı!

-Afet!

-Kanallar tıkalı!

Kısacası, yönetenlerin beceriksizliğine kılıf buldukları klasik “biz elimizden geleni yaptık ne yapalım çok yağdı” bahaneleri.

Yağmur sadece bizde yağmadığına ve biz bu filmi her sene gördüğümüze göre katlanacağız demektir. Doğa karşısında insanoğlu çaresiz kalıyor düşüncesi herkesi sarmış durumda.


Oysa yıllar önce 1.200 yaşındaki bir köprüden TIR geçtiğine tanık olmuştum. O köprüyü yapanlar tabi üzerinden TIR geçecek bir köprü yapmak zorunda değillerdi. Geçmese kimse bir şey diyemezdi. Ama köprüden geçecek en ağır yükün bir kağnı olduğu bir zamanda üzerinden TIR geçecek bir köprü yapmaktır marifet. Yoksa beceriksizliğini her seferinde çeşitli bahanelerle örtmek değil.

JALE YİNE YAKALANDI!

Hafta sonu İstanbul'daydım. Uludağ Üniversitesi İ.İ.B.F.  Mezunları yemeğine katıldım. Sevgili Arkadaşlarım Nuray Çalışkan ve Dilek Tekay'ın organizasyonu ve Göksel Ünsan'ın ev sahipliğinde çok güzel bir hafta sonu geçirdim.

Cumartesi akşamı Maltepe A'da 216 Restaurantta bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Epeydir ekranlarda göremediğimiz Jale sahnedeydi. Üç saat boyunca hiç ara vermeden çok güzel bir performans sergiledi. Bizim gurubun yanı sıra Öğretmenler Günü kutlamasına gelen çok sayıda öğretmene de güzel bir gece yaşattı.

Programından sonra yanımıza gelerek sohbetimize katıldı. Mor isminde yeni bir albüm çıkardığını da orada öğrendik. Mütevazi kişiliği ve güze sohbeti ile bizleri bir kere daha büyüledi. Daha sonra fotoğraf çektirme isteğimiz de kırmadı sağ olsun.


Diyeceksiniz ki "yakalanma" bunun neresinde? Jale yeni bir albüm çıkarmış ve canlı dinlemek isteyenler için de Cumartesi akşamları  Maltepe A'da 216'da sahneye çıkıyormuş. Jale kiminle yakalanmış ne yapacaksın birader?

EKRANDA HASAT ZAMANI

Gelenek önümüzdeki seçimlerde de bozulmayacak anlaşılan. Geçen seçimlerde ekranda boy gösteren kim varsa seçimlerde aday olmuş bir kısmı da seçilmişti. Bir nevi iki seçim arasında ekranda boy gösterenler ödülünü almıştı.

Yoksa bugüne kadar “ekran ünlüsü” olduğu için seçilen birinin, seçildiği görevde bir efsane yarattığına tanık olmadık. Sadece, partilerine biraz oy kendilerine de iyi bir gelecek sağlamak dışında aklımızda kalan bir başarıları yok.

Evet, seçimler yaklaşıyor. Seçimde kasetler kadar ünlüler de başrol oynayacak anlaşılan.Ekranda bir şekilde boy göstermiş yorumcular, akademisyenler, deprem profesörleri, gazeteciler, şarkıcılar ve hatta bir tartışma programında azıcık görünenler bile adaylığa soyunacak.

Hayır, tabi ki her vatandaş gibi ünlü olanların da aday olma hakları var. Buna itirazım yok. İtiraz ettiğim, partiler sadece ekranda ahkam kesenleri değil, Müge Anlı ve Saba Tümer gibi programcıları, jüri üyelerini hatta yarışmacıları ve de dizilerde oynayanları da oynadıkları karakterlerle aday göstersinler.(örneğin Kanuni Sultan Süleyman isimli bir ilçe belediye başkanımız neden olmasın)

Kısacası, madem ekranda görünenler seçimlerde bu ünlerini hasada çevirecek, o zaman hasat adil dağıtılsın diyorum.


BAĞRINDA BİR HANÇERLE

Ahmet Altan’ın kıskançlıkla ilgili çok beğendiğim bir sözü vardır: “hançeri saplayan çıkarsın istersin” diye. Gerçekten olayı çok güzel anlatan bir sözdür bu.

Ben de bu sözü ileriye götürdüm:


-Hiç kimse bağrında bir hançerle birine tam olarak sarılamaz!

ÜLKEYİ BÖLELİM GİTSİN!

Siyaset bir türlü bel üzerine çıkamadı. Önce yurtlar ayrıldı sonra bir evde kızlı erkekli durulması sakıncalı bulundu şimdi de aynı okulda okumalarının sakıncalı olduğu anlaşıldı. En kısa zamanda düzeltilecek inşallah.

Anladığım kadarıyla, yönetenlerimiz için kız ve erkekler sadece çocuk yapmak için ömürleri boyunca dört defa bir araya gelecekler. Bunun dışında okulda, evde ve yurtta bir arada olunması sakıncalı.

Bu çerçevede düşünüldüğüne, bu problemin kesin çözümü ülkenin ikiye bölünmesi; bir tarafa erkekler, diğerine kadınlar.

Bir başka konu “andımız” meselesi. Ülke, okumak isteyenler ve istemeyenler olarak bölünmüş durumda. Onun da çözümü, isteyenler bir tarafa istemeyenler öbür tarafa.

Diğer konumuz başörtüsü; başını örtmek isteyenler ve istemeyenler. Onları da ayıralım. Bir tarafa birini değer tarafa da ötekileri yerleştirelim.

Aynı şeyleri tartışıp durmaktansa her anlaşmazlık konusu için ülkeyi bölelim. Herkesi istediği tarafa koyalım. Ki kavga çıkmasın, ülke aynı konuları tartışarak yerinde saymasın.


Sonuçta fotoğraftaki gibi bölünmüş bir ülkemiz olsun ve başkaları tarafından yenmesi de kolay olsun. Bu sayede ülkemizi yemek isteyenler bizi yutmakta zorlanmasınlar. 

ÇİÇEĞİN ÜZERİNDE SİGARA SÖNDÜRMEK!

Bu fotoğrafı ben çektim. Her gün oturduğum çay ocağının yanında, belediye tarafından dikilmiş çiçeklerden birinin üzerinde sigara söndürülmüş.

Hayır, çiçeğin yanındaki masada kül tablası var. Olmadı yere atar üzerini çiğnersin. Ya da ne bileyim çiçeğin dibindeki  toprakta söndürürsün sigaranı.  Yaprağın üzerinde söndürsen bile kabulümüz de nedir bu taze açmış çiçeğin üzerinde sigara söndürmenin gerekçesi?
Güzelliklere düşmanlık mı? Yapılan hizmete tepki mi? İzmariti yer atmayacak kadar çevrecilik mi? Nedir?

Ülkemizi idare edenler, o çiçeği dikenler, bilim adamlarımız, eğitimcilerimiz, toplum bilimcilerimiz, psikologlarımız ve ana-babalarımız ilgilenirler mi acaba bu konuyla?


Bir yerlerde gizli kalmış, bu şekilde dışa vurulmuş güzelliklere karşı düşmanlığı ve nefreti bir sorun olarak görüp çözmek için çaba harcarlar mı acaba?