ÇIKARAN ADAM



-Ömrümde attığım gol beşi geçmez!

-Bütün fotoğraflarım, evde üçlü koltukta uzanmış ve elimde kumanda ile çekilmiştir!

-Günlük  yürüyüşümün yüzde sekseni evin içinde geçmektedir!

Beni ve yaşamımı bu üç cümleyle özetlemek mümkündür. Çocukluğum, evde bulabildiğim kitapları okuyarak geçti. İçine kapanık a-sosyal biri olduğumdan değil, kitapların cazibesine kapıldığımdan. 

Okul hayatım da öyle geçti. Çarşı izninde kütüphaneye giden, gözüne kestirdiği kitapları sıradan okuyan kaç kişi gördünüz hayatta? Kemalettin Tuğcu ve Milliyet Çocuk kitaplarının tamamı, hatta Hayat Ansiklopedisi okundu-bitirildi çarşı izinlerinde.

Sonrası da bu temel üzerine yürüdü.” Peki, memleketin her köşesinden yayınladığın fotoğraflar neyin nesi?” diyecek olursanız “mecburiyetten” derim. İş hayatında o kadar çok mecburiyetimiz oldu ki Türkiye’yi üç defa turladım sayılır ama mecburiyetten. Bu nedenle, bundan sonra mecburiyetler dışında, ne yürüdüm ne de koştum.

Dönüşlerimde ise evden çıkmak istemedi canım. O nedenle Hakkari’yi görsem de Kadifekale’yi görmedim, Sarp ve Habur sınır kapılarını görsem de Yamanlar’ı görmek nasip olmadı henüz.

Sonunda, mecburi gezilerim azalınca yaşamımda eksik kalanları tamamlamaya giriştim. İlk iş olarak da bir fotoğraf kursuna gittim. İzmir Amatör Fotoğrafçılar Derneği (İZAFOD) ve eğitimi veren Dernek Başkanı Gündüz AKAGÜNDÜZ hocayla da bu sayede tanıştım. Kurs bittikten sonra da katıldığım faaliyetler sırasında kah kendimi bir sergi açılışında bir belediye başkanını karşılarken kah bir açılış kurdelesinin ucundan tutmuş halde buldum. Dün de bir baktım ki Bozdağ’ın zirvesindeyim. Telesiyejle de olsa o atmosferi yaşamak bambaşka bir duygu.

Evde, üçlü koltukta uzanmış, elimde uzaktan kumandalı fotoğraflarım çok uzaklarda kaldı. “Bedensel hareketle beyinsel hareket arasında ters bir ilişki vardır; bedensel hareketi az olanın beyinsel faaliyeti çok olur” teorisinin de boş bir avuntu olduğu anlaşıldı. Afrika’nın en yüksek dağı Klimanjaro’ya çıkmış Nuray ÇALIŞKAN’ın veya yerinde duramayan Sevgili Arkadaşım Metin Taş’ın beyinsel aktivitesinin az olduğunu söylemek mümkün mü?

Evet, okuduğum kitap sayısını azaltmadan kütüphaneden çıktım, salonda üçlü koltukta elimde kumanda ile geçirdiğim zamanı azaltarak yaşamıma bambaşka heyecanlar kattım. Bu nedenle dernek başkanımız Gündüz AKAGÜNDÜZ’e “çıkaran adam” unvanını verdim; beni tembelliğimden, kütüphaneden ve evin salonundan çıkaran adam.

Dün sipariş ettiği çadırı aldım, yola hazırım. Kırkından sonra yaşam nereye götürürse artık…

ÖZNUR ŞENGÜNER'DEN:KAKAOLU ISLAK KURABİYE

Kurabiye yapmaya ve yemeye bayılıyorum.Bu da mutfağınızda bayatlamadan uzun süre saklayabileceğiniz kakaolu ıslak kurabiye...
Ben bu kurabiyeyi yaptıktan sonra üzerine çikolata sosu  gezdirip  hindistan cevizi ile süslüyordum ama doğum günü soframızda renkli bir kurabiye olmasını istediğim için şerbete batırdıktan sonra renkli pasta süsüyle süsledim ve tadı kadar görüntüsü de çok güzel oldu.
Sanki kurabiye değilde browni  tadında bir lezzet,çikolata soslusunuda tavsiye ediyorum mutlaka deneyin.....

MALZEMELER:

1 paket oda sıcaklığında yumuşamış margarin
1 çay bardağı sıvıyağ
2 yumurta
1 çay bardağı pudra şekeri
1 paket vanilya
2 paket kabartma tozu
3 çorba kaşığı kakao
Aldığı kadar un

ŞERBETİ İÇİN:

1,5 su bardağı su
1 su bardağı şeker

YAPILIŞI:

İlk olarak su ve şekeri kaynat,ocağı kapatıp şerbeti soğut.
Un ve kabartma tozu hariç tüm malzemeyi bir kaba koy üzerine yavaş yavaş unu ve kabartma tozunu eleyerek yoğur.
Hamur yine ele yapışmayan,çok sert olmayan,kulak memesi kıvamında bir hamur olmalı.
Hamurdan ceviz büyüklüğünde parça al yuvarla ve yine yağlı kağıt serili tepsiye diz.
Önceden ısıtılmış 175C fırında kurabiyeler çatlayıncaya kadar pişir.
Fırından çıkınca çukur bir kase içine koyduğunuz şerbete batır al ve hemen süslemek istediğiniz malzemeye batır.AFİYET OLSUN!!!

ÖZNUR ŞENGÜNER'DEN: TAHİNLİ ÇÖREK

Bu çörek de yine kızızmın doğum günü sofrasındaki diğer bir tarif.Özellikle fırından yeni çıktığında sıcak sıcak yemeye bayıldığım bir çörek.Bu çöreği bazen haşhaş ezmesiyle bazen dövülmüş cevizle bazende tahinli yapıyorum.Ne çok tatlı nede çok tuzlu olan çay saatleri için bence vazgeçilmez bir lezzet.

MALZEMELER:

2 su bardağı sıcağa yakın ılık süt
1 paket yaşmaya
1 su bardağı sıvı yağ
1 çay bardağı toz şeker
2 tatlı kaşığı tuz
Üzeri için yumurta sarısı
Aldığı kadar un

İÇ MALZEMELER:

1 kase tahin
(haşhaş ezmesi kullanırken biraz sıvıyağ gerekli inceltmek için)

YAPILIŞI:

İlk olarak sütü geniş bir kaba alıp mayayı içinde eritin.
Sıvı yağı,tuzu şekeride içine ilave edip karıştırın.Daha sonra yavaş yavaş unu eleyerek  iyice yoğurun.
Hamur ele yapışmayan yumuşak bir hamur olmalı.
Hamurun üzerini nemli bir bezle örtüp 1,5-2 saat mayalandırın.
Hamur mayalandığında hamuru üç eşit parçaya ayırın.Her parçayı elinizle 25 cm çapında  açın.
Açtığınız hamururların üzerine önce tahin sürüp seker serpin.En üstteki hamura tahin sürmeyin.
Üç katlı olan hamuru ortadan ikiye kesin her iki yarımdanda 2 cm kalınlığında parelel şeritler kesin.
Her şeriti ayrı ayrı burarak bükün.Yağlı kağıt serili tepsiye dizin.
Üzerilerine yumurta sarısı sürüp önceden ısıtılmış 180C fırında 20-25 dk pişirin.
AFİYET OLSUN!!!


http://oznurcalezzetler.blogspot.com/2012/01/tahinli-corek.html

ÖZNUR ŞENGÜNER'DEN: RENKLİ GÜL TATLISI

Geçen gün Ela'nın yaş gününde yediğim ve çok beğendiğim Önur ŞENGÜNER'in tatlı tarifi:


Bu tatlıyı uzun zamandır biliyordum ama bir türlü yapmaya fırsatım olmamıştı.Kızıma güzel bir 1 YAŞ DOĞUM GÜNÜ hazırlamak içi bloglarda gezinirken Muhteremle Afiyetle'de bu tarifi gördüm ve kesinlikle bu tatlıyı kızımın doğumgününde yapmalıyım diye düşündüm.Göze hoş gelen güzel bir tatlı beğenildide ve bende blogumdaki ilk tarif olarak bu tatlıyı seçtim.Aktardanda kırmızı gıda boyası aldım hamurun üçte birine ekledim.

MALZEMELER:

1 su bardağı sıvıyağ
1 su bardağı irmik
1 adet yumurta
Yarım su bardağı yoğurt
Yarım paket oda sıcaklığında yumuşamış margarin
1 çorba kaşığı sirke
1 paket vanilya yarım paket kabartma tozu
1 tutam tuz,çay kaşığının ucuyla gıda boyası
Aldığı kadar un(yaklaşık 3 su bardağı)
Üzeri için fındık.

ŞERBETİ İÇİN:

3 su bardağı su
2,5 su bardağı şeker
Çeyrek limon suyu

YAPILIŞI:

İlk olarak şerbet malzemelerini kaynatın ocağı kapatmaya yakın limonu sıkın ve ocağı kapatın.Hafif kıvamlı bir şerbet olmalı.
Kabartma tozu vanilya ve un hariç hamur malzemelerini yoğurun kabartma tozu vanilya ve unu yavaş yavaş eleyerek ilave edin.Hamur kulak memesi kıvamında ele yapışmayan bir hamur olacak.Hamurun  üçte birine başka bir kasede gıda boyasını ekleip iyice yoğurun.
Her iki hamuruda tezgahta merdane yardımıyla açın ve çay bardağıyla kesip daireler elde edin.Üç sade iki renkli hamuru herbirini birbirinin yarısını örtecek şekilde üstüste dizin ve rulo yapın.Ruloyu ortadan ikiye kesin ve yağlı kağıt serilmiş tepsiye dizin.Üzerlerine fındık koyun.
180C önceden biraz ısıtılmış fırında 20-25 dakika pişirin.fırından çıkar çıkmaz borcama dizin ve üzerine ılık şerbeti dökün.Tatlı sıcak şerbet ılık olmalı,arada bir ter çevirebilirsiniz üzerini kapatarak tatlının şerbetini çekmesini bekleyin.AFİYET OLSUN!!!


Detaylar ve ayrıntılı resimler:
http://oznurcalezzetler.blogspot.com/

444 NE İŞE YARAR?


Aslında bu numaralardan medet umanlardan değilim. İnsan kanlı-canlı karşısında görmek istiyor görevliyi. Sadece sesle değil, kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde mimikle anlatma ihtiyacı da duyuyor insan. Fakat kuralları biz koymadığımız için bir şekilde muhatap oluyoruz bu 444’le başlayan numaradaki görevlilerle.

Uzun bekleme ve kulağımızın zarını delen müzik ve anonslardan sonra başlangıç çok güzeldir:

-Sizlere daha iyi hizmet verebilmemiz için müşteri temsilcilerimizle yapacağınız görüşmeler kaydedilmektedir.

-Ben Arzu, size nasıl yardımcı olabilirim?

-Size hangi adınızla hitap etmemi istersiniz?

İşte kritik eşik denen yer burada başlar. Bu karşılanmanın ardından işinizin yokuşa sürülmesi ile her şeyin bir şekilden-gösteriden ibaret olduğunu kısa sürede anlamaya başlıyorsunuz. Ondan sonra harcadığınız zamana mı yanarsınız, sorununuzun hala çözülmemiş olmasına mı kızarsınız tercih sizin. Anlarsınız ki başlangıçta duyduğunuz cümlelerin gerçek anlamı başkadır:

-Bize daha az küfür edebilmeniz için yapacağınız konuşma kaydedilmektedir. Edeceğiniz küfürler nedeniyle hakkınızda yasal işlem yapılabileceğini aklınızdan çıkarmayın.

-Size hangi adınızla hitap etmemi istersiniz: enayi, saf, iyi niyetli?

-Ben Arzu, size yardım ettiğimi sanmanız için size nasıl yardımcı olabilirim?

Tabi ki görüşmenin en kışkırtıcı sorusu sonundadır:

-Başka yardımcı olmamı istediğiniz bir konu var mı?

-Hayır hanımefendi, o kadar yardımcı oldunuz ki Allah sizin yardımınızdan korusun!

Dün akşam ise bu numaraların yeni açılımlarına tanık oldum; galoş açılımı. Yeni aldığımız bir makine için aradılar:

-X Servisinden arıyoruz, size dün akşam gelen görevlimizle ilgili sorular soracağız.

-Buyrun.

-Galoş giydi mi?

-Efendim!

-Galoş giydi mi galoş?

-Giydi.

-Takım çantasının altına bez serdi mi?

-Serdi.

-Makine hakkında bilgi verdi mi?

-Verdi.

-Memnun kaldınız mı?

-Hanımefendi, makineyi  öğleyin birde getirmişler. Biz işte olduğumuzdan oğlum akşama kadar evde servis bekledi. Gece saat dokuz buçukta geldi servis.

-Yoğunluktandır, memnun kaldınız diye not alıyorum.

-Hay senin gibi servisin…

-Efendim? Bizi seçtiğiniz için teşekkür ederiz!

-Hay sizin galoşunuz da servisiniz de başınıza geçsin. Keşke görevliniz zamanın gelseydi de galoş giymeseydi. Biz ona terlik verirdik!

MILIĞI YIKKIN



Bugünlerde annemin sözlerine taktım kafayı; “aferim delisi” derdi, açıklamaya gerek yok herhalde. Bir nevi “like bağımlısı” denilebilir. “Delimsirek” vardı, delice-deli gibi davranan anlamına geliyor. En kafama takılanı ise “mılığı yıkkın”. Yanlış mı hatırlıyorum diye tekrar baktım sözlüğe. Deyim olarak yok ancak “mılık” kelimesi yüz, çehre demekmiş. O halde mılığı yıkkın, morali bozuk, mutsuz demek bir yerde.

Annemin çok sık kullandığı bir deyimdi bu:

-Ne oldu, mılığın yıkkın duruyor?

“Bir şey yok” demek kurtarmazdı seni. O emindi, “söylemek istemiyorum”uise asla kabul etmezdi. Yüzün ele vermişse seni, bir açıklama yapman zorunluydu; ister olanı anlat istersen de muadil bir şey uydur, sen bilirsin.

Annemin bu ilgisi sayesinde bütün kardeşlerim onu kaybettiğimizde aynı şeyi söylediler; “en çok beni seviyordu”. Hayır, annem evlatlarını ayırmazdı, sadece sevgisini-ilgisini tam olarak gösterebildiği için herkes en çok kendisinin sevildiğini sanırdı.

Annem, sürekli olarak sevdiklerinin mılığına baksa da toplumuzda genel olarak kimse kimsenin mılığına bakmıyor. Bakmak, sorumluluk almaktır bir yerde. Hatta ben sevdiklerimin yüzünü ressamın şövalyesindeki bir resime benzetirim. İnsan, bir ressam gibi sevdiğinin yüzünde istediği torna renkler oluşturabilmeli. Beğenmediği renkleri değiştirebilmeli. Sevdiğinin yüzünde istediği rengi elde edinceye kadar arayışını sürdürmeli. Bunun tek istisnası bizim Nuray Çalışkan’ın “erkeği dinamik kılan kadının memnuniyetsizliğidir” teorisi olsun. Bunun dışında Ressam, çocukları veya diğer sevdikleri için istediği rengi elde edinceye kadar çalışmalı ancak kadınlar için bu slogan kadar pay bırakmalıdır.

Yazımı kendimden bir örnekle bitireyim; yıllar önce bakıcıya bıraktığım oğlumun mılığını yıkkın görmüştüm. Israr edince bakıcı kadının oğlumu tokatladığını öğrenip hemen o gün almıştık bakıcıdan. Bizden tek fiske yememiş oğlumun mılığının yıkkın olması normaldi o nedenle.

Evet, herkes birbirinin mılığına bakmalı. İşte, evde, sokakta, mahallede vs. Mılığını yıkkın gördükleri için elinden geleni yapmalı;  bir ressamın,tablosunda  istediği rengi elde edinceye kadar gösterdiği  ısrar ve sabır ile…

BUYDUM!


Geçen gün memlekette kahvede rastladığım teyze oğlu:

-Ülen, geçen gün ölü buydum ölü buydum, dekgidi de!

Cümlenin diğer kısmını anlasam da “buymak” kelimesi takıldı aklıma. Sonra hatırladım, üşümek demekti. Anlaşılan, yıllar geçtikçe “üşümek”, “buymak” a galip gelmişti.

Eskiden herkes konuşurken şivesini, vurgusunu ön plana çıkarırdı. Birkaç özenti dışında insanlar kendi olmaktan muyluydu. Örneğin “gelmiyor” demenin bir çok yolu vardı:

-Gelmeyu.

-Ge’meyero.

-Gelmeyipduru.

-Gelmiy.


Bütün bu kelimeler aynı şeyi anlatsa da farklı şekilde söyleniyor. Gayet güzel de anlaşılıyor. Fakat zaman geçtikçe gelişen teknoloji, televizyon, bilgisayar ve gazeteler farklılıklarımızı ortadan kaldırıp bizi tek tip insan haline getiriyor.

O nedenle aynı şeyleri seyrederek, aynı şeyleri konuşarak aynı şeylere kızar olduk. Bu bir ilerleme ya da bir olma değil sürü olmak bence. Yediğimiz-içtiğimiz şeyler bile tek tip haline geldi; her mevsimde her şey bulunur oldu ancak tatsız-tuzsuz olarak. Şimdi de herkes aynı şeyleri, aynı kelimelerle, aynı şiveyle, aynı şekilde konuşur oldu. Dilimiz çok fakirleşti, üç-beş kelimeyle derdimizi anlatır olduk. Belki de ondan sesimizi bir türlü duyuramamamız.

Farklılıklarımız budanıp tek tip insan haline geliyoruz.Nasıl yediğimiz içtiğimiz şeyler fabrika imalatı gibi aynı uzunlukta aynı renkte ve aynı tatsız hale geldiyse dilimizin de lezzeti kayboluyor. Bunun için farklı olduğumuzdan utanmayalım, birbirimizi farklılıklarımızla kabul edip farklılıklarımızla sevelim. Amacımız aynı olsun yeter; daha iyi, daha mutlu, daha yaşanabilir bir dünya için yaşasın farklılıklarımız!

O DA BENİ OKUDU!


Hayranlık, bir çocukluk-gençlik dönemime ait bir olgu sanki. Ben fazla yaşayamadım. O nedenle imrenirim birilerine veya bir şeye hayran olanlara. Bizim üniversite neslimizin hayran olduğu kişi ise oydu. Yazıları, konuşmaları, kitapları, yolsuzluğun-kanunsuzluğun üzerine cesurca gidişi onu kahraman yapmıştı bizim gözümüzde.

Okuduğumuz şehre bir panele katılmak üzere geleceğini öğrenince nasıl heyecanlandık anlatamam. Bir partinin düzenlediği gençlik panelinin üç konuşmacısından biriydi. Bütün arkadaşlar, okulu asarak güç bela bulabildiğimiz düğün salonunda almıştık yerlerimizi.

Panel, bir düğün salonunda yapılıyordu. Diğer konuşmacılar, ondan sonra dinleyen olmaz endişesiyle (ki haklıydılar) ondan önce konuştular. Bağıra-çağıra, içerikten yoksun, sıradan konuşmalardı. Hatta birinin konuşması tam anlamıyla gençleri gaza getirmeyi amaçlayan bir konuşma olsa da bizim için komik bir konuşmaydı. Hatırladığım kadarıyla, fakülte yıllarında partinin bir üniversite sorumlusuymuş konuşmacı. Herkes eline silah alınca o da İsmet Paşadan silah istemiş, yediği fırçayı anlatıyordu:

-Paşam, biz de genciz, bizim de kanımız kaynıyor, biz de silahlanalım, dedim ve o an gözlerinde İnönü’de “haydi ordular ileri” diyen paşayı gördüm!

Diğerlerinin ondan önce konuşması bence iyi olmuştu. İyi hitabetle kötü hitabetin farkını görmemize yaradı dinlediğimiz sıkıcı konuşmalar.

Evet, nihayet o başladı. Yani, hem iyi konuşmak hem de iyi yazmak aynı kişide pek bulunan bir özellik değildir. Onda ikisi de müthişti. Hele o esprileri, gülmekten yere yatırdı bizleri. Ben güldürmek için gülmek gerekmediğini de o an öğrendim. Biz gülmekten helak olmuşuz onun yüzünde bir mimik bile oynamamıştı.

Zaman su gibi geçti. Kahramanımız gözümüzde daha da büyüdü. Sorulara geçildi. Tahmin edileceği üzere bütün sorular ona soruldu. Ne yalan söyleyeyim, ben onun bir sürü kitabını okumuştum. O da benim bir cümlemi okusun diye ben de sordum, o da yanıtladı. Bir arkadaşımız ise işi daha ileriye götürdü ve onu sıkıştıran bir öğrenci olarak tarihe geçmek istedi:

-Salon sosyalistliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

-O konuda bilgim yok ama kampus sosyalistleri hakkında çok şey biliyorum!

Kendisi için yapılan “Salon Sosyalisti” yakıştırmasını savuşturmuş, arkadaşımıza da golünü atmıştı. Onu sıkıştırarak kahraman olmayı düşünen ve o nedenle sorusunu herkese gösteren arkadaşımız ise eminim ilk hayat dersini almıştı.

Evet, aradan otuz yıl geçti. Öğrenci paramız yetmediği için düzenli okuyamadığımız gazetesini ve kitaplarını alacak bir gelire kavuştuk fakat bu sefer de okuyacak zamanı bulamadık. Kısa bir süre sonra da bir pazar sabahı, bir bombalı saldırı aldı götürdü onu.

Hani derler ya cinayetler “bundan kimin yararı var” sorusu ile çözülürmüş. Düşünüyorum da ondan sonra yaşadığımız her türlü yolsuzluk ve olumsuzluk, o yaşasaydı bu kadar kolay yapılabilir miydi?

AYIRIN GARİ!



Bir çocuk parkında, kum havuzunun etrafında toplanmış bir kalabalık. Kalabalığı görünce biz de merakla oraya gittik. Gördüğümüz şey hiç de alışık olduğumuz bir şey değil. Kum havuzunda iki kadın yerdeler. İkisinin de saçı birbirinin elinde. Başörtüleri kafalarından sıyrılmış, uzun etekleri de toplanmış tam dağınık vaziyetteler. Anladık ki kavga ediyorlar.

Tecrübelerimize göre bir yerden bağırtı, küfür ve de kadın çığlığı geliyorsa, bilin ki erkekler kavga ediyordur. Bazı kadın kavgalarında da bağırıp-çağırma duymuşluğum vardır ama bu kavga bir tuhaf. Anladığım kadarıyla çocuklarını eğlenmeye getirdikleri bu parkta muhtemelen de çocukları yüzünden kavgaya tutuşmuşlar. Fakat içgüdüsel başladıkları bu kavga hiç istemedikleri bir aşamaya gelmiş. Telini göstermemek için bunca çaba gösterdikleri saçları hem ortada hem de başka kadının elinde ve kum içinde, güneş yüzü göstermedikleri bacakları ise tamamen meydanda. Bütün bunlara rağmen, egoları kavgadan çekilen, karşıdakinin saçını bırakan kişi olmalarına engel. Durumlarından memnun olmasalar da ayrılmaya da niyetleri yok.

Aklıma bizim deve güreşleri geldi. Meydana çıkan iki deve, on dakika içinde güreşe başlamazlarsa, güreşmeye istekli davranmazlarsa veya güreşe başladıkları halde birbirini yenememişlerse ayrılırlar. Bunun için de görevli kimseler vardır. Hakem heyetinin kararı üzerine, cazgırın bağırmasıyla en az beşer kişi iki guruba ayrılmış bu görevliler, develerin bacaklarına doladıkları urganı çekerek develeri ayırıp güreşi bitirirler. Bu nedenle bu görevlilere urgancılar denir.Urgancılar sayesinde hem seyirci güreşten sıkılmamış olur hem de develer gururu kırılmadan ayrılmış olur.

Kadınların bu halini görünce içimden haykırmak geldi:

-Urgancılaaa, ayırın gari!

KAPATIN ŞU GAVUR İCADINI!


-Kapatın şu gavur icadını!

Bunu söyleyen köyün imamı. Ablamın öğretmenlik yaptığı köyde, akşam yemeğinden sonra eniştemle köyün kahvesine gitmişiz. Haberler bittikten sonra söylüyor imam efendi:

-Kapatın şu gavur icadını!

Bunu söylerken, sanıyorum amacı kahvedekileri televizyonun ahlaksızlığından korumak. Özellikle de Müjde Ar’dan. O zamanlar “Müjde Ar’ın Kişisel Göğüs Sergisi” mahiyetindeki Fuar kolonyası reklamı çok meşhurdu ve toplumu bundan korumak gerekiyordu. Yoksa ilginin kendisinden televizyona kayması kaygısı değildi nedeni.

Bizim kuşak, muasır medeniyet hedefi ile büyümüştü. Biz “gavur icadı” denilerek toplumumuzun gerilemesine neden olan her şeye karşıydık. Çünkü bu nedenle matbaa daha geç gelmiş, teknolojide, bilimde ve güzel sanatlarda çok geri kalmıştık. Ondan dolayı bütün yeniliklere, bütün icatlarlara sahip çıkılması gerekiyordu.

Eniştemden dinlediğime göre, sonunda köyün gençleri de isyan etmiş, televizyonu kapatmayacaklarını, seyretmeyecekse evine gitmesi gerektiğini söylemişler imama.

Evet, aradan tam otuzbeş yıl geçti. O yıldan beri gavur icadının karşısında önce gavurun dizilerini filmlerini, şimdi de kendi dizilerimizi, filmlerimizi seyrediyoruz. Seyrede seyrede komşuluk da kalmadı evde muhabbet de. Gavur icadında gördüğümüz şeylerin hepsi birer ihtiyaç halini aldı, ulaşamadıklarımız, elde edemediklerimiz için mutsuz durumdayız. Hep gavur icadı müzik dinlemekten kendi müziğimizi unuttuk.

Yetmedi, gavur icadı bilgisayarlarda yine onun icadı programları kullanıyoruz. Bu programlar sayesinde iletişimimiz artsa da kendi dilimizi unuttuk. Ne idüğü belirsiz bir dilde konuşuyor-yazıyoruz. Sosyal medya sayesinde dünyanın öbür ucundaki insanlarla sanal arkadaş olabilirken en yakınımızdakinden uzaklaşır olduk.

Gavur icadı gizli kameralar yüzünden kongre yapmadan lider seçer olduk. Yine bu kameralar yaptı vekil listelerimizi bile.

Gavur icadı telefonlar sayesinde bir eliyle mesaj yazan, diğer eliyle de çorba içen bir nesil yetişti. Namaz uygulamaları nedeniyle ezanın tarihe karışması da an meselesi.

Gavur icadı tohumlar yüzünden kendi domatesimizi, karpuzumuzu yiyemez olduk.

Gavurun icadı Heronlar aldık, kendi vatandaşlarımızı bombaladık. Dümen gavurun elinde olduğundan, ilk bombayı kim attı, kim yanlış bilgi verdi, o bile belli değil.

Gavurun icadı deterjanlar, hayatımızı kolaylaştırsa da çevremiz kirlendi.

Gavur icadı kimyasal gübreler yüzünden doğal hiçbir şey yiyemez olduk, kuşlar ve diğer canlıların yaşayabileceği alanlar kalmadı.

Bütün bunları düşündüğümde, belki de yaşın ilerlemesinden ötürü gavur icadı kelimesine eskisi kadar soğuk değilim. Gavur icadı bir çok şey yaşamımızı kolaylaştırsa da, bu icatların yararı ve zararı konusunda eskisi kadar emin değilim. İşin ilginç tarafı kendimiz üretemez, konuşamaz ve yazamaz olduğumuzdan tamamen gavura bağlı bir toplum haline geldik. Gavur üfürse yıkılacak haldeyiz. O nedenle kafam karışık; bir gün ben de dersem “kapatın şu gavur icadını” lafını, şaşırmayın”.