MOTOSİKLETİ ARAÇ SAYMAYAN MOTORCULAR!


Motosiklet sürücüleri, sürekli olarak diğer araç sürücülerinin motorlarını “araç” saymadıklarından ve saygı göstermediklerinden şikâyet ederler.

Ben de bir yaya olarak, kaldırımda ardımdan gelen veya araç trafiğine kapalı caddelerde vızır vızır sağımdan solumdan geçen motosikletlerden şikâyetçiyim.

Son yıllarda hayatın her alanında, kendisi için kurallara uyulmasını talep eden ancak kendisi aynı kurallara uymaya yanaşmayan bir insan türü ortaya çıktı maalesef.

Ey motorcular, siz kendinizi araçtan saymıyorsunuz ki araç trafiğine kapalı caddelerden ve kaldırımlardan geçiyorsunuz.

Siz kendinizi araçtan saymıyorsanız başkası niye saysın ki?

DÜĞÜNLERDE HELİKOPTER DE DÜŞÜRÜLECEK Mİ?

Bayramda trafik kazalarını önlemek için çocuklara kırmızı düdük dağıtan devletimiz başarılı olabildi mi bilmiyoruz ancak şu an itibarıyla 145 ölü ve 600 yaralımız var.

Ülkemiz trafik kazalarında vatandaşlarını kaybetmeye devam ederken, düğünde havaya açılan ateş sonucu meydana gelen ölümler de devam ediyor.

Hatta düğünde havaya ateş açanlar işi ilerletti, yüksek gerilim hattını bile vurdular. Yakında düğünlerde doğal gaz borusu patlatma hatta helikopter düşürme haberi alırsak şaşırmayalım.

Peki, bunu önlemek için devletimiz ne yapıyor?

Düğüne gelenlere kapıda kolonya şekerin yanında kırmızı düdük dağıtmayı düşünmüyorlardır umarım.

Fakat haksızlık da yapmayalım. Okuduğum bir haberde, bir ilimizdeki emniyet müdürü, muhtarlardan yapılacak düğünlerin önceden emniyete bildirilmesini istiyor. Gerekçesi,  düğünlerde havaya ateş edenlerin sonradan bulunamaması. Eğer düğünleri önceden haber alırsak, ben önceden polis görevlendirerek havaya ateş edilmesini önleyebilirim, diyor müdür.

Bunu öğrendiğim gazete haberinin manşeti şöyleydi:

-Polis evlenenleri fişleyecek!

Açıklamayı yapan da muhalefet partilerinden birinin yöneticisi bir avukat. Emniyet Müdürünün düğünlerin kendilerine önceden bildirilmesi talebinin bir “fişleme” olduğunu ve bunu önlemek için her türlü hukuki yola başvurulacağını bildiriyor.

Yani, sen bildirmesen emniyet kimin evlendiğini, düğün yaptığını öğrenemeyecek. Ayrıca fişleyip de ne yapacak, üç çocuktan az yapanları mı tutuklayacak?

Bu haberden sonra bir kez daha anladım ki, bir toplum bir şeyi (ölüm bile olsa) sorun olarak görmüyorsa değil devlet hiçbir güç o sorunu çözemez.

Biz de kırmızı düdük öttürdüğümüzle kalırız.

KENDİ ÇÖPÜNDE BOĞUL TÜRKİYE!


Kuşadası’nın en merkezi yerindeki minibüs durağındayım. Yanı başımda dolmuş bekleyen  elli yaşlarında bir anne ile otuz yaşlarındaki kızı da var. İkisinin de saçları sarıya boyalı, şortlu, modern tipler. Hani Kürtaj Dedeye “sen önce dişini fırçala” diyecek tipteler.

Derken anne ağzındaki sigarayı yere attı. Kendisine bir metre solumdaki üzeri küllüklü çöp tenekesini gösterdim:

-Hanımefendi,  görmediniz galiba!

-Pardon, alacağım hemen, ama görüyorsunuz yalnız değilim, dedikten sonra yerdeki izmaritleri gösterdi. Ancak attığı izmariti almadığı gibi, “o ne karışıyor ki” diyen kızı da sigarasını yere attı. Ve ikisi de dolmuş beklemeye devam ettiler.

Bu olayda, çöpü görmeme, uyarılmama, yaptığını savunma yok ancak yerde söndürülmemiş iki izmarit var.

Günlerdir sahillerden, tatile gidememiş ancak yaşadığı şehrin sahilinde mangal yapanlardan, denizin içinden hep aynı görüntüler geliyor.

Kısacası toplumun her kesiminde çöpünü olduğu yere atma hususunda bir konsensüs oluşmuş görünüyor. Beyaz yakalısı da mavi yakalısı da, dar gelirlisi de zengini de muhafazakarı da moderni de bu konuda aynı görüşte ve aynı davranış biçimini gösteriyor.

“Çöp bırakmak hakkımız” diye yürüyüş düzenlemeseler de, “çöp atma özgürlüğü partisi(ÇÖPAP)” kurarak seçimlere girmeseler de gerçek bu.

O halde, mademki demokrasi bir çoğunluk rejimi ve mademki toplumun büyük bir kesimi aynı görüşte, o halde kimsenin çoğunluğa kendi fikirlerini dayatma hakkı yok.

Ne diyelim?

Kendi çöpünde boğul Türkiye!

ZEKÂT VEREN DİLENCİLER!


Ömrünü kedi, köpek hatta çevre için helak etmiş öğretmen arkadaşımın, her hafta pazar yerinde gördüğü, hasta bir kocası ve yatalak bir de kızı olan dilenci teyzeye kayıtsız kalması tabi ki olanaksız.


Derhal durumu büyükşehir belediyesine bildirdiği gibi, sayıları bir hayli fazla olan facebook arkadaşlarına ve öğrencilerine de bu teyzeye yardım için “hazır ol” talimatı veriyor.

Bir yandan da teyzenin oturduğu mahalleden birine de teyzenin vaziyetinin vahametini araştırma görevi veriyor.

Facebookta ise “biz hazırız hocam” mesajları birbirini takip ediyor. 

Derken dün arkadaşım, “teyzenin vaziyetinin vahameti” araştırmasının sonucunu paylaşmış:

-Dilenci teyzenin ailesi,  Kızı , eşi ve kendisi , üç bireylik bir ailedirler,

-Kızı özürlü maaşı, teyze de kızı için bakım parası , eşi de , ayağından bir problem yaşadığı için geçmişte ,
devletten aylık almaktadırlar, Yani evlerine , üç aylık girmektedir,

-Ayrıca  teyzenin eşi , 24 saat iş olan meyve sebze halinde çatır, çatır çalışmakta ve oradan da bir gelir elde etmektedir,

-Bu bilgileri bana ileten arkadaş , inanmıyorsam bunlara , durumu videoya çekip kanıtlayabileceğini de söyledi ...

Yani , aç, açık, muhtaç değildirler.

Ayrıca , Büyük Şehir Belediyesinin kendilerine sunduğu yemek yardımını da , yemekte kullanılan yağları beğenmedikleri için, reddetmişler.

Kısacası, sadaka, fitre ve zekat verilecek zannedilen kişinin neredeyse zekat vermesi farz olmuş. 

Ayrıca bakım parası aldığı kızını evde bırakarak dilenmesi için evde kendi yerine bir başkasını çalıştırması da olası. Sakat aylığı alan eşinin halde çalışması da ayrı bir araştırma konusu.

Hep diyorum, gerçekten ihtiyacı olan asla isteyemez. İsteyen varsa da ilgili makamlara yönlendirmek en iyisi. 

Yoksa her ay “nerede kaldı benim burs?” diye mesaj atan biri, son bursunu aldıktan sonra sizi engelledi diye dövünürsünüz!


SENİNKİ BEYİN BENİMKİ UYKULUK!


Her gün telefonla konuştuğum arkadaşım telefonunu yenilediğinden beri sesini net duyamaz oldum. Onun adına da üzüldüm; altı bin lira ver telefon al, sesin karşıya gitmesin.

Bugün kendisini uyardım:
-Sesini duyamıyorum.
-Şimdi iyi mi?
-İyi, ne oldu ki?
-Radyasyon almayayım diye telefonu ağzımdan uzakta tutuyordum, şimdi yaklaştırdım.

Biz burada seni duymak için telefonu kulağımıza yapıştırılalım, sen telefonu ağzından uzakta tut.
Kısacası, seninki beyin, benimki uykuluk.
Ne diyelim, zamane arkadaşlığı!

DÜĞÜNDE FOTOĞRAF MASRAFINDAN KURTULMAK!

Yaz gelince düğün sezonu başlıyor. Düğün ise hem yapan için hem de giden için bir maliyet unsuru. Fotoğraf düğün yapan için bir anı olması nedeniyle önemli ancak düğüne giden için fuzuli bir masraf.
Onu fuzuli yapan, çekilen fotoğrafların kısa sürede çekilmesi ve tesliminden kaynaklanan kalitesizliği. En kötü cep telefonu ile bile daha iyisini çekebileceğiniz bir fotoğrafa bir sürü para ödeme mecburiyeti.
Katıldığım bir düğünde, hepsi eski arkadaş olan bir kısım emekli, bir kısmı da işadamı bir masadayız. Emekli olan biri, masada toplu halde çekilmiş bir fotoğrafı satın aldı, bir hayli para ödeyerek.
İşadamı olan arkadaş ise cep telefonu ile bu fotoğrafın fotoğrafını çekti ve whatsapp’tan herkese gönderdi.
Kısacası, emekli olan arkadaşın bedelini ödediği fotoğrafa işadamı olan arkadaşlar beş kuruş vermeden sahip oldular. Emeklilere de nasıl fuzuli masraflardan kurtulabileceğini ve bu sayede nasıl zengin olunabileceğini gösterdiler!

SOSYAL MEDYA İZNİNİN TAM ZAMANI!


Her seçim dönemi veya önemli bir toplumsal olayda, medya ve sosyal medyada, “amaca giden her yol mubah” şiarı ile çoğu montaj/yalan haber, fotoğraf bombardımanı başlıyor.

İşin ilginci, alan memnun-satan memnun olmalı ki, bu yalan ve montaj paylaşımlara itibar edenlerin çokluğu, benim gibi her şeyi ve her paylaşımı ciddiye alan birine eziyet halini alıyor.

Bugüne kadar elimden geldiğince ve olabildiğince tarafsız bir şekilde doğruları düzeltme yönünde çabalarım olmuştu. Oysa bugün anlıyorum ki, herkes her şeyi bildiği/gördüğü halde, halinden memnun ve kimse bundan şikayetçi değil.

Nitekim seçim dönemi başlayalı kısa bir süre olmasına rağmen o kadar düzeltilmesi gereken yanlış var ki ve ben her gün birine dair yazmak istiyorum ancak hemen vazgeçiyorum.

Biliyorum ki değişen bir şey olmayacak. Örneğin 3,8 Milyon işsize dair umut verici bir çözüm duyamayacağız bu seçimde de. Bunun yerine kim daha kötü öğreneceğiz ve kötünün iyisini seçmek üzere oy kullanacağız.

Düşündüm de, madem bir şeyleri değiştiremiyorum, bu medya ve sosyal medya ortamı benim sinirlerimi bozuyor, o halde her yıl çıktığım sosyal medya iznimi bu sene erkene alayım da sinirlerimi ve akıl sağlığımı koruyayım.

Kalanlara da “gazanız mübarek olsun” diyeyim.

ARAPAPIŞTI KANYONUNDA İLGİNÇ YARATIKLAR


Aydın'ın Bozdoğan ilçesinde bulunan Arapapıştı Kanyonundaki tekne gezisi sırasında, etraftaki kayaların suya yansımalarında çok ilginç şekillerle karşılaştım. 

Çektiğim fotoğrafların biraz ışığını azaltıp yan çevirdiğimde bu fotoğrafları elde ettim. 
Bakalım siz neler göreceksiniz fotoğraflarda.

Eminim herkes bir başka şey görecektir. Ne gördüğünüzü lütfen yorum olarak yazınız.
























BİR TÜRLÜ BÜYÜYEMEMEK!


Facebook’ta bugüne kadar çok beğendiğim ve tekrar paylaşmak için izin istediğim birçok arkadaşımdan “o bana ait değil, kaynak belirtmeyi unutmuşum” yanıtını aldım.

Buna mukabil, paylaştığım yazı ve fotoğraflar için ise birçok arkadaşımdan “o yazıyı sen yazdığıysan eğer” veya “o fotoğrafı sen çektiysen ve fotoğrafta oynama yoksa eğer” şeklinde cümleler duydum.

Kısacası, ben çok beğendiğim ve kaynak belirtilmeyen yazı, şiir, fotoğraf gibi paylaşımları arkadaşlarıma yakıştırırken onlar benim yazdığımdan veya çektiğimden emin olamıyorlar.

Elliyi aştığım halde, hala büyümemiş çocuk muamelesi görmek ne güzel.

Annemi aratmıyorlar, sağ olsunlar!

PİTBULL SEVEN İNSAN DA SEVİYOR MU?


Son iki günde üç pitbull saldırısı haberi okudum.Haber içeriğinde, bunun tekrarlanmaması için bir tedbir alınması talebi bir yana üslubunda “birilerini rahatsız etme korkusu” dikkatimi çekti.

Her gün oturduğum, yan tarafındaki oyuncaklarda çocukların oynadığı parkta her zaman aslan büyüklüğünde (kesinlikle abartmıyorum)  bir pitbull, tasması olmadan dolaşıyor. Yanında sürekli telefonla konuşan sahibi ile birlikte.

Parkın işletmecisine sorduğumda, sahibini birkaç defa uyardığını, oralı olmadığını, söylediği polislerin de ilgilenmediklerini söyledi. Ki parkın köşesindeki polis karakolundaki polisler de zaten manzaraya her zaman şahit durumda tutuyorlardı nöbetlerini.

Yine sık sık oturduğum bir başka yerde de tasması ve sahibi olmayan bir pitbull masaların arasında sürekli dolaşmakta.

Geçenlerde dar bir kaldırımda yürürken, karşıdan gelen tasmasız bir pitbullun yanındaki 15 yaşlarındaki bir çocuk, “korkmayın bir şey yapmaz” diyerek içimi ferahlattı.

Olmaz da, nereye kadar onu bilemiyorum. Zira geçen yıl her gün sokakta karşılaştığım ve sahibi ile oynamakta olan küçük bir fino, hiç beklemediğim bir anda arkadan dizimin arkasını ısırdı. Pantolonum parçalandığı gibi hastanede pansuman olmak zorunda kaldım. Üzerine de 7 kuduz iğnesi de cabası.

Hastane dönüşü bulduğum İngiliz sahibinden aşı kartını aldığımda 3 yıldan beri aşılarının yapılmadığını gördüm. Neden ülkemize yerleştiklerini de bu vesileyle öğrenmiş oldum. Sahibi ne tedavi masrafını ne de parçalanan pantolonumun bedelini ödemeyi kabul etmedi.

Bu arada, hastanede benim aşı kaydımın yapıldığı defterdeki sıra numaram 974’tü. Yüzbin nüfuslu bir yerde 974 ısırılma vakası. Kayda girmeyen ne kadar bilemiyorum. Sorduğum hemşire, önündeki kalın dosyaları gösterdi. Her vakada aşı yapıldığı gibi bir sürü de yazışma yapılıyormuş diğer resmi kurumlarla. Anlaşılan bu konuda tedbir alamayan devletimize bu olayın maddi külfeti de az değil.

Her aşı olmaya gittiğimde, sıradakilerin ısırılma öykülerini dinledim. En ilginci, balık temizlerken dişi eline batan kadındı. O balıktaki bir madde kuduza neden olabilirmiş. O nedenle aşı olmasını istemiş doktor. “Durduk yerde iş aldık başımıza” diye gülümseyerek anlattı kadıncağız olayı.

Evet, insanlarımızın bir arada yaşamayı başaramadığı ülkemizde hayvanlarla da bir arada yaşamamız sorunlu. İnsanların hayvanlara yaptıkları kötü muamele haklı olarak çok tepki görüyor ancak hayvanların yaptıklarına bir önlem ve bir tepki yok maalesef.

En dikkatimi çeken husus ise, hayvan sevenlerin ve besleyenlerin “oğul ve kızlarının” insanlara zarar verebileceğini aklının ucundan bile geçirmemesi. Hem de bunca habere vukuata rağmen. Nitekim beni ısıran köpeğin sahibi bile “oynuyorduk hâlbuki”  diyerek olayı geçiştirmeyi tercih etti.(neyse ki artık tasmasız dolaştırmıyor)

Üstüne üstlük en küçük siteminizi bile “hayvan düşmanlığı” ile savuşturmayı tercih ediyorlar. Bu da bende bu insanların “insan sevgilerini” sorgulama ihtiyacı doğuruyor. Sanıyorum resmi makamlar da bu tepkiden çekindikleri için bu konuda medeni ülkeler gibi önlemler almaya yanaşmıyorlar.

Hayır, ne hayvanların öldürülmesini ne de hayvanların olmadığı bir yaşamı savunuyoruz. Sadece, araba kullanmasına izin vermediğimiz 15 yaşında bir çocuğun asla zapt edemeyeceği büyüklükte bir hayvanla “piyasa yapmasının” önlenmesini, bazı insanların neden sevimli yaratıkları yerine canavarlar besleme ihtiyacı duyduklarının araştırılmasını ve insanlarla hayvanların birbirini rahatsız etmeden bir arada yaşayacakları bir hayatı savunuyoruz.