DEVLETLEŞTİRME Mİ BAŞLIYOR?

Fakültede “asgari ücret devletin çalışma hayatına müdahalesidir” diye öğrenmiştik. Ancak müdahale öyle yasa çıkararak değil, işgücü talebini artırarak yapılabilirdi aksi takdirde kayıt dışı çalışmaya neden olurdu bu müdahale.

Bir süredir de et fiyatları ile ilgili benzer çabalar da bu nedenle sonuçsuz kaldı. Zira fiyatlara müdahale ancak arzı artırarak mümkündür ve bugün Et ve Süt Kurumunun piyasaya anlamda müdahale edeceği duyuruldu. Zaten spekülatörlerin uzun zamandır yaptıkları da buydu tıpkı ucuzlayan domates ve sütü dereye dökenler gibi.

Dikkatimi çeken ise serbest piyasacı liberallerin buna sessiz kalmaları oldu. Tıpkı özelleştirmelerin ülkeye ne getirip ne götürdüğü hususunda gösterdikleri sessizlik gibi.
Fazla detaya girmeyeceğim sadece geçen otobüs şoförlerinden duyduğum   bir olaya aktaracağım.

Efendim, Karadenize sefer yapan firmalardan biri, yine Karadenizde bir şehrin otobüs terminalini işletmeye başlamış. İlk iş olarak da terminale giren otobüslerin giriş ücretini 250-TL yapmış. Rayicin yaklaşık on katı.
Rakiplerini bu şekilde bertaraf etmeyi amaçlıyor anlaşılan.

Bu durum ne kadar serbest piyasa ile bağdaşıyor bilmiyorum ancak devletin elini çektiği bütün sektörlerde durum hemen hemen aynı. Elektrik faturası olmayan haber bülteni kaldı mı?

Demem o ki, serbest piyasa o kadar da serbest değil. Fırsatı eline geçirenin istediği gibi at oynatabildiği bir piyasa haline geldi ve her sektörden vatandaşı feryat ettirecek uygulamalar peşpeşe geldi ve sonunda devlet de müdahale etmek zorunda kaldı.

İlk müdahale et piyasasından başladı.

Devamı gelir mi?


Bekleyip göreceğiz!

HERŞEY YER DEĞİŞTİRDİ YA GELENEKLER?

Yazmaya başlamadan her seferinde içimi bir korku kaplar. “Yazacak başka şey bulamadın mı, bula bula bunu mu buldun yazacak” şeklinde alacağım tepkiler elimi kolumu bağlar.

Fakat sonunda “bazı şeylerin sadece benim başıma geldiği ve bunun mutlaka yazılması gerektiği” inancı ağır basar ve yazmaya başlarım. Bu sefer de öyle oldu.

Efendim, ben misafirim. Bir arkadaşla bir yere çay içmeye otururken kapıda arkadaşımın iki komşusuna rastladık. Ben misafirlerin de misafiri olarak bir masaya oturtuldum.

Tam çaylarımızı yudumlarken bir sonraki programa geç kalma kaygısı ile saatime bakmak üzere elimi cebime attım. Ve fakat ne mümkün. Elimi cebime atmamla iki elin cebimin üzerinde baskı oluşturması bir oldu. Aynı anda da sert ifadeler:

-Ne yapıyorsun, sen misafirsin!

Tam, “misafir saate bakamaz mı” diye şaşkın şaşkın düşünürken jeton düştü; arkadaşım ve komşusu benim hesabı ödeyeceğimi sanarak cebimden  para çıkarmamı engellemeye çalışıyorlardı.

Oysa çağ değişti, her şeyin de yeri değişti; saat, takvim, fotoğraf makinası, bilgisayar telefona taşındı, telefon cebe, cepteki para cüzdana ve hatta cüzdanın orta bölümüne değil yan taraftaki kredi kartına taşındı.

Anladım ki her şey yer değiştirmesine karşın gelenekler yerinde duruyor:


-Sen misafirsin hesap ödeyemezsin!

YARALIYI ALMAYAN TAKSİCİLER!

Son Ankara Saldırısından yaralı kurtulan bir vatandaş, kendisini almayan taksicilere sitem etmiş.
Aynısı daha önce benim başıma da geldi. Yaralanan bir komşumuzu hastaneye götürmek için taksicileri ikna edememiş bir başka komşunun arabası ile hastaneye yetiştirmiştim.

Anlıyorum, arabanız kirlenecek, koltuklarınıza kan bulaşacak, yaralıdan paranızı da alamayacaksınız. Ancak karşınızdaki de insan, hastaneye yetiştirilmezse de ölecek.

Hayatta bazı şeyleri tekrar ettiğini gördükçe gerçekten üzülüyor ve umutsuzluğa kapılıyorum.

Ey Şoförler odası ve diğer yetkililer. Çözüm basit. Eğer arabanızı bir servise götürmüşseniz orada servis görevlilerinin arabanın koltuklarına örtü sererek oturduklarını ve bu sayede arabanın koltuklarına görevlinin üzerindeki kir ve pasın bulaşmadığını da hatırlarsınız.

Size önerim taksicilere ve hatta diğer sürücülere araba örtüsü bulundurma zorunluluğu getirirseniz, yaralı da kurtulur mesleğiniz de bu utançla yaşamak zorunda kalmaz. Ayrıca yaralı götüren taksicilerin ücretini de oluşturacağınız bir fondan karşılayabilir ya da devletten tahsil edebilirsiniz.

Evet, çözüm basit. Yeter ki siz yapmak isteyin!

MUSUL SU İLE GERİ ALINACAK!

Uzun zamandır aynı haber veriliyor:

-Musul Barajı çökebilir, yüzbinlerce insan ölebilir!

Açıklamayı yapan da sadece ABD’li yetkililer. BM, İnsan Hakları Örgütü vs. gibi başka kaynaklardan doğrulama yok.

Daha önce baraj IŞİD’in elindeyken de “IŞİD Musul Barajını patlatacak” haberleri de var bol miktarda.

Düşünüyorum da, haber ilk çıktığı anda barajın suyu boşaltılmaya başlansa şimdiye barajda su da kalmazdı yüzbinlerce insan için tehlike de.

O halde başka bir şey var bu işin içinde.

Anladığım kadarıyla, ABD Musul’u geri almak için kara gücü bulamıyor; kendi askerini getiremiyor, Suudi Arabistan’ın “İslam Ordusu” projesi fos çıktı, Türkiye’yi ikna zor.

Geriye kalıyor Musul’u savaşmadan terk eden Irak askerleri ile Peşmergeler. Onların da kendine hayrı yok. Ayrıca geçen okuduğum kadarıyla, Irak ordusundaki sunni askerler Musul için savaşabilirmiş aksi takdirde Musul Halkı asla teslim olmazmış. Bu arada Musul gibi büyük bir şehrin şehir savaşı ile ele geçirilmesi aylar alır ve maliyeti de büyük olur.

Eh bu durumda geriye fazla seçenek kalmıyor; ya Musul’a nükleer bomba atacaksınız ya da Musul Barajını patlatıp Şattülarap’tan ceset toplayacaksınız. Sonra da “biz uyarmıştık tedbir almadılar” diye propaganda yapacaksınız.

Olur mu?


Olmaz diyemiyoruz maalesef!

KEMALABİ ARAMADI!

Bizim meslekte abi denmez ama ben ona diyorum zira abi-kardeş olduk artık.

Efendim, Kemal Abi 8 Yıl önce emekli oldu. Süresini tam olarak tespit edemediğim aralıklarla beni telefonla arıyor. Sohbet ediyoruz. Genelde onu bilmem de benim yüzümde bir gülümseme kalıyor telefonu kapattıktan sonra.

Ve fakat tek taraflı bir ilişki bizimkisi. Eğer o an müsait değilsem “sonra ararım” derim fakat  Kemal Abi asla açmaz telefonu. Konuşmak için sonraki aramasını beklemem gerekir.

Ha, bir de Kemal Abi aradığında daima arka fondan sokak sesi gelir. Anladığım kadarıyla Kemal Abi mutat yürüyüşü sırasında arıyor beni.

Ve görüşmelerimiz aniden sona erer, bilirim ki Kemal Abinin otobüsü gelmiştir.

Bazen de vedalaşır, telefonu kapatmadan tekrar konuşmaya başlar. Anlarım ki Kemal Abinin otobüsü dolu geçmiştir ve bir sonraki otobüs gelene kadar konuşmaya devam edecektir.

Epeydir bir eksiklik hissediyordum düşününce buldum; Kemal Abi aramadı uzun zamandır. Sesini de anlattığı hikayelerini de özledim.

Başına bir iş mi geldi?


Arasam açar mı acaba?

BENCİL OLMAYAN BİR SEVGİ!

Yaşamdaki tekdüzelik hayvanseverlikte de devam ediyor maalesef; çevre örgütleri için varsa yoksa deniz kaplumbağası, sosyal medyada kedi-köpek.
Kuşları severim ben. Ama onları kafese kapatan bencil bir sevgi değil benimki; uzaktan. Seslerini dinleyerek, fotoğraflarını çekerek seviyorum ben onları.
Ne demişler?
Uzaktan sevmek aşkların en güzeli!

NEDİR BU ÖLDÜRME MERAKI?

Eskiden ölenler için “o ölmedi yaşıyor” denirdi şimdi yaşayanları öldürmekle meşgulüz.
Bu kaçıncı? Müslüm Gürses, Münir Özkul ve bugün de Kenan Işık.
Nedir bu aceleciliğiniz?
Yetmiyor mu hergün Irak’tan, Suriye’den, Akdenizden ve Egeden onar onar gelen ölüm haberleri size?
Kenan Işık öldü diye tweet alan belediye başkanı, yok mu senin başka işin gücün? Şöyle git bak eminim mahallelerin pislikten geçilmiyordur. Olmadı adamlarınla birkaç işçi dövdür.
Sana mı kaldı Kenan Işık’ın ölüm haberini vermek.
Birkaç yıl önce Hollanda ‘da bir uçak düşmüştü. Medya ne ölenlerin adını verebildi ne de yaralananların görüntülerini. Daha sonra bir yetkili açıklama yaptı:
-Ölenlerin ailesinin izni olmadan kimliklerini açıklayamayız, diye.
Anlaşılan haber de izlemiyorsun.
Ha, izlesen ne olacak?
Hadi sen bir densizlik yaptın, medyaya ne oluyor?
“Kenan Işık’ı kaybettik” diye verdikleri haberin içinde ailesinin yalanlaması yer alıyor ancak buna rağmen başlık yerinde duruyor.
Tam anlamıyla alan memnun satan memnun durumu. Yalan haberi biz vermedik, diye savunacaklar herhalde.
Son sözüm de yetkililere; bir öğrencinin tweetini takip edip dava açabilen devletimiz maalesef sürekli “yaşayanları öldürenlere” bir şey yapamıyor nedense.

Benimki de fazla iyimserlik. “Karakol basıldı, ölü ve yaralılar var” diye altyazı geçen ve o karakolda görevli asker ailelerinin tamamına ölüm acısı yaşatanlara ne yapıldı ki Kenan Işık için yapılan yalan haberlere yapılsın.

GÖBEĞİM KADERİMDİR!

İstanbul ziyaretimde kimseye uğramamayı düşünürken facebooktan yayınladığım bir fotoğraf yüzünden kendimi ele verince hafta sonu Teyze oğlu Zeki ile buluştuk. Hemen:
-Abi, ev işkembe kokuyor, biraz sahilde dolanalım sonra gidelim, dedi.
Eh gelinimiz Zuhal şimdiye kadar içtiğim en güzel işkembe çorbasını yaparsa ben de çok seversem olacağı bu. Kebap kokan İstanbul’u ben de işkembe kokusuyla donatmışım ne olacak?
Düşündüm de, beni görenin aklına nedense yemek geliyor. Annem çok güzel yemek yapardı, eşim de öyle. İlaveten üç ablam, yeni kuşaktan iki kız yeğenim de.(Üçüncüsü Paris, Barselona ve Viyana’dan gelebilirse o da yapacak inşallah)
Geçen gün küçük ablamın torunu 9 yaşındaki Melisa’nın “dayı, anane siz oturun bütün işleri ben yapacağım” dediğine bakılırsa o da aynı yoldan gidecek.
Peki, ya yeğenimin kız arkadaşının üniversitede gastronomi okumasına ne demeli?
Bu kadar mı? Tabi ki hayır.
Kayınvalidemi her ziyaretimde komşusu Semiha Abla, “Erkan sever” diye bir tabak kızartma getirmiş olur.
Ya da yeğenimin kızının doğum gününde tam kalkacağım sırada kayınvalidesinin “Erkan Bey nereye, size şevketi bostan yapmıştım, yemeden asla bırakmam” der.
Baldızımın dünürü Zuhal Hanım da mutlaka sevdiğim tatlıyı yapmış olur ziyaretlerimde.
Kimsenin yüzüne bakmadığı pırasayı Saniye yapsın da yemeyin bakalım.
Koskoca üniversite profesörü Sacide Abla da yaptığı kabak tatlısı ile yer etmiştir kafamda. Fotoğrafını paylaştığım zaman bana takılır:
-Hayırdır Erkan, benim kabak tatlısı yine çıkmış meydana?
Peki, kitapla turşunun ne alakası var? Çok yakın alakası vardır benim nezdimde. Benim gibi kitap düşkünü olan komşum Hasan, aldığı kitapları iade ederken daima yanında bir tabak da turşu getirir.
Eh, turşu da yalnız yenilmez malumunuz. Onu da yengesi Havva getirir.
Bu Havva ve eşi Muammer bir alem zaten. Bunlar arada memlekete giderler. Döndüklerinde eşya boşaltmaları bir hayli zamanlarını alır. Köyü getirirler adeta. Fakat bilirim ki o Doblonun bagajının bir kısmı da bize getirdikleri ile doludur. Sonra karı-koca bize gelirler elleri kolları dolu olarak.
Akrabalara ilave olarak arkadaşlarım ve onların eşleri de yemek konusunda çok mahirdirler. Arkadaşlarımın lokanta açanları da mevcuttur.
Peki, ATM ve yemek arasındaki ilişki nasıldır? O da şöyle oluyor efendim; bir bankanın ATM’lerinden sorumlu bir müdür arkadaşım var. Sorumluluk sahasındaki ATM’lere para götüren personeline tembih etmiş, “güzel yemek yapan lokantaları keşfedin” diye. Onlar da müdürlerine rapor ediyorlar güzel yemek yapan lokantaları. Sonra da arkadaşımla ziyarete başlıyoruz yeni lezzet duraklarını. İşyerimin yakınındaki köfteciyi ve işkembeli nohudu da bu sayede öğrendim.
Akraba ve arkadaşlar böyle. Yıllardır göreve gittiğim yerlerdeki yemek maceralarımı anlatmaya kalksam bir ansiklopedi olur kanaatindeyim. Şu kadarını söyleyeyim ki bu satırları akşam Sevim’le Turgut’un götürdükleri yerde yediğim yemekler midemde iken yazıyorum.
Evet, sevgili dostlar, ben yıllardır fotoğraf çekip yazı yazarak “fiziğimle değil sanatımla anılmak” istesem de etrafımdaki insanlar aksini düşünüyor olmalı ki beni gören mutfağa koşuyor.
Düşünüyorum da, altı yıl yatılı okulda karavana, dört yıl öğrenci evi yemekleri ve bekarlığımda da Basmane lokantalarında yemesem herhalde şu an en az 250 kilo olurdum.
Sonra eski fotoğraflarıma baktım, eskiden de göbekliydim şimdi de öyle. Göbeğim kaderim olmuş bir yerde.

Ne yapayım, kaderimse çekerim!

PUTİN GAZI KESER Mİ?

Dün Rus uçağının düşürülmesinden sonra hemen panik başladı:
-Putin doğalgazı keser mi? Diye.
Aklıma Demirel geldi. Kendisine “Türkiye suyu keser mi?” diye sorulduğunda “ne yapacağım o kadar suyu cebime mi koyacağım” demişti.
O hesap bence Putin asla doğal gazımızı kesmez-kesemez.
Tabi ki parasını ödemezsek o ayrı konu.

BUNLARIN GİDESİ YOK!

Her iznimde yaptığım gibi yine evlenme programlarını izliyorum. Ne kadar ara versem de bakıyorum kişiler aynı. Geçen bunca zaman kısmetleri çıkmamış demek.
Fakat izledikçe vardığım sonuç, bunların gidesi yok. Karşılarına kim çıkarsa çıksın gitmez bunlar.
Neden gitsinler ki? Anladığım kadarıyla bir villada kalıyorlar, servisle gidip-geliyorlar. Hepsinin kısa sürede tipleri de değişiyor. En önemlisi de milyonlara hitap ediyorlar. Evlenip gitseler kim dinleyecek onları?
Evlenme programları bitiyor ardından haberler başlıyor. Orada da aynı kişiler başrolde. Seçimlerde ne kadar oy alırsa alsınlar yıllardır oradalar. Onlar da milyonlara hitap ediyorlar. Çekip gitseler onları de evdekiler bile dinlemez eminim.
Haberler bitiyor başlıyor her türlü yorumcular. Onlar da aynı şeyleri söylüyor yıllarca.
Evet, hayat kendini tekrar ediyor ve biz milyonlar aynı kişileri izlemeye devam ediyoruz. 
Hiçbirinin ekranlardan gidesi yok. Ta ki biz onları izlemeyi bırakana dek...