DİKKAT İMAM ÇIKABİLİR!


Hep söylenir; en iyisi sünnet düğünü. İstediğin gibi yapabilirsin karışan-görüşen olmaz. Oysa düğünde iki taraf vardır ve ortak beğenileri yansıtmak zorundadır. O nedenle bazı şeyler mümkün olmayabilir, bazı hayaller gerçekleşmeyebilir.

Ya nişan? Onunla ilgili bir söz duymadım. Genel hükümlere tabi anlaşılan. Şöyle bir hüküm vardır; nişan kız evinin, düğün de oğlan evinin. Fakat bu törenin şekline ilişkin değildir, masrafları kimin ödeyeceğine ilişkin bir sözdür.

Efendim, bir nişan törenine davetliyiz. Ben aslen bu tip törenlerden asla hoşlanmasam da bazı kurallar gereği gitmek, görünmek zorunda olduğum için oradayız.  

Bu tip törenlerin içeriği genelde davetiyesinde yazılıdır; yemekli, mevlitle, çalgılı, içkili vs. Bu törende aksi belirtilmediği için normal tören kıyafetindeyiz. Yemekli denmediği için de karnımızı doyurup gelmişiz. Yüzükler takılacak, çalgı çalacak, iki dönülecek (bir miktar oynanacak) ve tören unutulmaz günlerden biri olarak aile tarihindeki yerini alacak. İnsan orta yaşa gelince neredeyse bütün törenler aynı geliyor; çalan şarkılar, oynana oyunlar bile. Sadece törenin baş aktörleri değişik.

Adet olduğu üzere nişan olacak çift sahnede yerini aldı. Damat Adayı şık bir takım elbise, gelin hanım ise bir tuvalet giymiş, saçlar da kuaförden çıkmış. Cemiyettekiler de bildik görüntüdeler. Az türbanlı, az dekolteli, az takım elbiseli bir anormallik yok. Biz kız tarafıyız, oğlan tarafı da aynı durumda. Zaten kızın babası da laikliğin teminatı denebilecek bir mesleğin çok üst düzey bir yöneticisi durumunda. Bunu, birazdan olacaklar anlaşılabilsin diye anlatıyorum.

Evet, gelin ve damat adayı sahnede. Orkestranın solisti, yüzükleri takmak üzere oğlan tarafından bilmem ne odası başkanı ve o şehrin eşrafından birini anons etti. Baya kelli-felli bir adam. Şık bir takım elbise içinde. Aldı eline mikrofonu, önce kendisini bu makama layık gören tören sahiplerine teşekkür ederek başladı konuşmasına. Ardından da yeni çiftlere evlilik üzerine nasihatlerde bulundu.

Ben hep dikkat ederim,  elinde mikrofon olanlara ve kamerayı karşısında görenlere. Eline mikrofon alanla kamera gören, hemen şekil değiştirir bambaşka bir kimliğe bürünür. Olmayacak şeyler söyler veya olmayacak hareketler yapar. O nedenle ben bu kişilerde bulmam kabahati; mikrofon ve kamerada var bir yanlışlık.

Bir insanın hele nişan yüzüğü takacak önemli bir şahsiyetin yeni çiftlere evlilik üzerine nasihatte bulunmasında bir anormallik yok. Hatta bence gerekli bile. Hadi, iki dakikada söylenebilecek şeyleri kırk beş dakikada söylemek de o kişinin yeteneksizliği ya da elindeki mikrofonun kabahati. Peki, oraya kadar imam getirip kuran okutmak da neyin nesi?

Tabi ki olmayacak bir iş değil. Ayıp da değil. Olabilir. Fakat mevlit okunacağı önceden belirtilmemiş bir topluluğa uygunsuz vaziyette kuran dinletmek ne demek oluyor? Hadi gelenekten haberin yok, gözün de mi görmüyor be adam.

Vallahi biz erkekler için sorun yok. Bizi al meyhaneden götür camiye, kimse bir şey anlamaz. Vaziyeti kurtarabiliriz. Ya kadınlar? Yani, diyelim ki geçen gittiği cenazeden çantasında unutulmuş bir baş örtüsünü aceleyle başına örttü diyelim, dekoltesini nasıl kapatacak? Ya da bacakları? Üç baş örtüsü ancak yeter ki nereden bulunacak. Hadi diyelim okunanı duymazdan geldin peki dua ederken el açmasan olur mu?

Manzara aynen şöyleydi; hocamız kurandan ayetler okuyor ki yeni çiftimiz Allahın şefkatini üzerinde hissetsinler. Yüzüklerin efendisi(!) yanı başlarında huşu içinde dinliyor. Damat erkek olmanın avantajı ile durumu kurtarmış vaziyette. Gelin Adayının durumu ise vahim. Elleri havada, baş açık, tuvaletin göğüs kısmı olabildiğince ve de bacaklar da ona göre açık. Yüzde aşırı bir makyaj. Allahtan dua edilirken gözleri yere bakıyor. Artık yukarıya doğru bakılamadığından mı, bu halde kuran dinlemenin utancından mı belli değil.

Davetlilerin durumu da aynı. Erkekler hemen olaya adapte olmuş durumdalar. Eller havada, gözler yerde, huşu içinde dinliyorlar, dua ediyorlar. Çok ısrarlı sorulursa yanı başındaki başı açık dekolte kıyafetli kadınları anında inkar da edebilirler:

-Vallahi ilk defa görüyorum, bu halde de kuran dinlenir canım, ne ayıp!

Kadınlar ise aynı gelin hanımın durumundalar. Elleri havaya kaldırmamak mı yoksa bu halde dua etmek mi daha fazla günah, onu kestirmeye çalışıyorlar. Bu kılıkta hocaya yakalanmışlar, bir daha yakalanmamak niyetindeler:

-Bundan sonra tülbenti çantadan eksik etmemek lazım!

En rahatı ise hoca. “Hocam bir nişanımız var” denmiş gelmiş. Sahneye davet edilince de görevini yapıyor. Cemaatin durumu, kılık-kıyafeti onu ilgilendirmiyor. Ayrıca bazı değerler var ki akan sular durur. Ezan, kuran, bayrak, istiklal marşı. İtiraz edemezsin, sorgulayamazsın. Kuran oku derlerse okuyamam diyemezsin, duaya davet edilmişsen  “bu kıyafetle olmaz” diyemezsin. Olmadık yerde istiklal marşı okunmaya başlarsa “hazır ol”a geçmek zorundasın. Örneğin asker uğurlamalarında marş başladı mı otobüsün şoförü nasıl yürüsün? Mecburen duruyor, yolcu ayağa kalkmaya çalışsa da olanaksız, oturduk yerden marş dinlemenin utancı ile yaşıyor. Ya da holiganlar kırıp döküyorlar, tam polis yakalayacakken başlıyorlar marşa. Polisler de mecburen selam duruyor. Namaza duran suçluyu bekleyenler gibi. Burada da yüzükleri takacak eşrafın konuşması ve getirdiği hocanın kuran okumasına, tören sahipleri de dahil hiç kimsenin itiraz etmesi, müdahale etmesi düşünülemezdi bile.

O nedenle nişan töreni, kırk beş dakikalık konuşma, yarım saatlik uygunsuz vaziyette, abdestsiz kuran dinlenilmesi ve dua edilmesini müteakip normal moduna girdi. Orkestra oyun havaları çaldı, oynaması zorunlu olanlar oynamaya çalıştılar ama nafile. Asla normal bir nişan töreni havasına girilemedi. Hani her şey olmaya çalışanın hiçbir şey olamaması gibi törende her şeyi yapmaya çalışmak da töreni tören olmaktan çıkarmıştı.

Sonunda nişan törenimiz sona erdi. Öyle açık açık eleştiren de olmadı. Tabu konular olduğu için üzerinde fazla da konuşulmadı. Sadece düğüne giden olmadı. Yetmiş kilometre ötede yapılmasına karşın nişan törenine gelen kız tarafından sadece çok zorunlu olan teyze, hala, dayı dışında giden olmadı. Yine bir kazaya uğramamak için ya da ne giyeceklerini kestiremedikleri için.

HİNT FELSEFESİNE GÖRE KADIN VE ERKEK


Kadın; 
Tanrı, yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının kıvancını, sisin gözyaşını aldı; rüzgarın kararsızlığını, tavşanın ürkekliğini buna ekledi. Onların üzerine kıymetli taşların sertliğini, balın tadını, ateşin yakıcılığını, kışın soğuğunu, kedinin nankörlüğünü, saksağanın gevezeliğini, sivrisineğin vızıltısını, kumrunun sevgisini kattı. Bütün bunları karıştırdı, eritti ve kadın yaptı. Yarattığı kadını erkeğe armağan etti. 


Erkek; 
Tanrı, kaplumbağanın yavaşlığını, boğanın bakışlarını, fırtına bulutlarının kasvetini, tilkinin kurnazlığını, boğanın dehşetini aldı; sülüğün yapışkanlığını, hindinin kabarışını, gergedan derisinin sertliğini onlara ekledi. Bunların üzerine ayının kabalığını, bukalemunun şıpsevdiliğini, kaplanın yırtıcılığını kattı ve erkeği yarattı. Yarattığı erkeği, adam etsin diye kadına verdi. 

(ALINTI)

GAZINI ALMAK


Televizyonda konuşanların “kendi düşüncelerinden ziyade söylemesi gerekenleri söylediklerini” anladığımdan beri kimseyi seyretmiyorum, dinlemiyorum. Bunun yerine insanların gerçek ve samimi duygu ve düşüncelerini söyledikleri yurttan haberler, evlenme programları vs. seyrediyorum. Bu sayede,  beni yönlendirmek isteyenlerin gerçeklerini değil hayatın gerçeklerini öğrenmiş oluyorum.

Uzun zamandır beni üzerinde düşünmeye sevk eden en gerçekçi, en veciz sözü bir romandan duydum. Açılım toplantısından çıkan bir romandan:

-Gazımızı aldılar, gidiyoruz!

Açılım konusunda ortada somut bir öneri, gelişme olmadığına göre bence bu konudaki en gerçekçi yorum ve en doğru söz de bu.  

Hayır, gazı alınmak az bir şey değil. Hele küçümsenecek bir şey hiç değil. Bebeği doyurursunuz altı da temizdir ancak gazı alınmamışsa huzursuz olur sizi de huzursuz eder. Gaz almak çok basittir ancak gazı alınan için önemlidir. Örneğin anne bebeği dokuz ay karnında taşır, doğurur, altını alır emzirir. Buna karşın baba sadece bebeğin gazını alarak neredeyse anne kadar değerli olur bebek nezdinde. O kadar yani.

Peki, bebek büyüyünce kim alır gazını? Tabi ki yöneticileri ve etrafındakiler. Örneğin adam karısını her gün döver, eve bakmaz, aldatır fakat sevgililer gününde bir çiçekle bütün gazını alır karısının. 

Ya da her akşam dışarıda olan bir adam, haftada bir gün elinde çiçekle erkenden eve gelir, bir iki tatlı sözle alır gazını karısının.

Öğrencilik yıllarımızda televizyonda iki adam konuşuyor:

-Bütün bunların sebebi bu adamdır!

Bütün bunlar denilen üniversitelerin sorunları, bu adam da YÖK Başkanı. Hemen umutlandım. Bunu diyen iktidar olursa kurtulacağız bu YÖK denilen illetten. O sırada öğrenciydik. Şimdi emekliliğimiz yaklaştı. “Bu adam”, çoktan rahmetli oldu. O sözü söyleyen de meclis başkanlığı da dahil olmak üzere her türlü görevde bulundu, geçen sürede. Partisi de iktidar oldu bir kaç defa. YÖK hala yerinde durduğuna göre gazımızı almışlar anlaşılan.

Ya da televizyonda bir milletvekili, özelleştirme mağduru işçilerle birlikte polis gazına muhatap olmuş gözünü limonla yıkamaya çalışıyor. Bir yandan da kameralara ne kadar işçinin yanında olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Öncelikle, bu işçiler birkaç yıldır eylemdeler. Çalıştıkları kurum parça parça satılıyor ve sırayla işlerinden oluyorlar. Fakat ne hikmetse her şey satıldıktan ve asla geri dönüşün mümkün olmadığı bir zamanda herkes desteklemeye başlıyor işçileri. Daha ilginci ise, bu milletvekilinin bir başka milletvekili arkadaşı, özelleştirilen kurumu alan, aldığını da üç katına başkasına satanlardan biri. 

Bu sayede, kendisi milletvekili olduğu şehrin vergi rekortmenleri listesinin onuncu sırasında, yönetim kurulu başkanı olduğu şirket ise o ilin kurumlar vergisi rekortmeni.

Yani, satışa karşı olan milletvekili, hem satılan şirketi alarak zengin olan milletvekiliyle aynı partiden, hem de satış sonucu mağdur olan işçinin yanında. Direnişin sonucunda da işçiler on ay daha evde oturma hakkını kazanıyorlar hepsi bu. Sendika başkanını da sırtında taşıyorlar bu nedenle. Yoksa satılan satıldığı, işini kaybeden de 4/c olduğuyla kalmış. Ne bu? Tabi ki özelleştirme mağdurlarının gazını almak:

-Gaz yiyerek gaz almak!

Bir başka gaz alma eylemi ise pek bizden ziyade dışarıda uygulanan bir yöntem. Örneğin Falkland Savaşına kraliçe oğlunu da gönderdi. Amaç gaz almak:

-Bak, benim oğlum da orada!

Detaylı bilmesem de muhtemelen onun oğlu kamarasında, komutanı da yakınıyordur:

-Bir bu eksikti, götürün şunun havyarını, bir de anasına dert anlatmayalım!

Evet, örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama benim bugüne kadar gördüğüm en güzel gaz alma eylemi bir cumhurbaşkanına ait. İnsan hem baba lakaplı, hem de politikacı olursa böyle olması da doğal tabi ki.

Efendim, Dinar’da deprem olmuş. Saat sabahın yedisi. Cumhurbaşkanı da orada. Vatandaş yakınıyor:

-Nerde bu devlet?

-Bak saat sabahın yedisi, devletin başı burada. Daha ne istiyorsun?

Sonra ne mi değişti? Hiçbir şey değişmedi. Devlet diğer depremlerde ne yaptıysa aynını aynı şekilde ve aynı sürede yaptı. İnsanlar buz gibi havada çadırlarda yaşamak zorunda kaldılar. Diğer depremzedelerden tek farkları, cumhurbaşkanının gazlarını erkenden almış olmasıydı. Hem de bir baba şefkati ile.


EMPATİ SIĞIRI


Hiç rastladınız mı bilmem; otobüste bir kadın oturmuş yanındaki koltukta çocuğu oturuyor. Tepelerinde ve otobüsün diğer bölümlerinde kucağında çocuk ayakta bekleyenler, hamileler, yaşlılar ve hastalar. Kadın hiç oralı değil. İstifini bozmuyor, çocuğunu kucağına alıp birinin oturmasına yardımcı olmuyor. 



Muhtemelen bu kadın çocuğu kucağında ayakta otobüs yolculuğu mutlaka yapmıştır. Bunun nasıl bir şey olduğunu da biliyordur. Ancak ayaktayken isyan ettiği, eleştirdiği bir şeyi daha sonra kendisi yapıyor. 

Uzmanlar insanların kendini bir başkasının yerine koyarak karşısındakinin duygularını tepkilerini öğrenebileceğini söylüyorlar ve sanırım buna da empati yapmak diyorlar. Yani kişi empati yaparak karşısındakini anlayabilir. Herkesin başkalarını anlayabilmesi için aynı şeyleri yaşaması gerekmiyor. 

Buna rağmen bir arada yaşayan insanların birbirine hayatı çekilmez hale getirecek davranışları devam ediyor. Örneğin bir şoför, köşe başına parketmenin o tarafa dönecek kişilerin işini nasıl zorlaştırdığını görebilir. Şoför olmayan biri de az düşünerek empati yaparak anlayabilir, böyle park etmenin başkalarına ne zorluklar yarattığını. Buna rağmen çoktur köşe başına park etmiş araba, itfaiyenin ambulansın geçemeyeceği yere park edilmiş araba da. Bir arkadaşım böyle kişilere empati sağırı diyor. Başkalarına ne zorluk çıkardığını göremeyen, duyamayan, düşünemeyen anlamında. 

Efendim, her akşam gittiğim yolun son kısmında iki yüz metrelik bir bölüm var. Yol çift şeritli. Sol şerit sola dönecek araçların bekleme şeridi. Devam edecek araçlar ise sağ şeridi kullanıyor. Bu böyle olduğu halde sağ şeritte bir araba park ettiği takdirde doğal olarak yol tıkanıyor. Akşam saatlerinde trafik yoğun olduğundan kısa sürede trafik tıkanıyor. Sola dönecek araçlarla devam edecek araçlar sol şeride yöneldiğinden bir karmaşa bir keşmekeştir gidiyor. 

Araçların park ettiği yerde, bir bankaya ait ATM makinesi, birkaç cep telefonu bayii ve giyim mağazaları var. Yani acil park edilmesini gerektiren hastane vs. yok. Bir defasında da tanık oldum. Arabasını park etmiş bir adam, cep telefonu bayiinde kendine en uygun abonelik bilgisi almaktaydı. Dışarıdaki yüzlerce araç ise korna sesleri ile birbirlerinden yol istemekteydiler. Ya da bir başka gün yüzlerce insanın ATM’den para çekecek birini beklediğine tanık oldum. Arabasını arka sokağa park ederek insanları mağdur etmemeyi düşünememişti.  

Diyeceksiniz ki nerde bu devlet, nerde bu trafik polisleri? Vallahi arada da olsa görüyoruz polisleri. Ceza yazıyorlar ancak yazılan cezanın o an tıkanan trafiğe faydası yok. Bir yerel yönetici de yeni yol yapılmasından söz ediyordu. 

Bir zamanlar ülkemizde devamlı yolsuzluk operasyonları yapılıyordu ve her bir operasyona da bir hayvan adı veriliyordu. Balina, horoz vs. Ben de o sırada bildiğim yolsuzlukların en büyüğüne yapılacak operasyona bir isim bulmuştum; sığır operasyonu. Yedikleri miktara uygun olsun diye. Fakat o operasyon bir türlü yapılmadığından bulduğum isim boşa gitmişti. 

Şimdi, sırf ATM’den para çekmek, cep telefonu bayisinden bilgi almak veya bir giyim mağazasında keyif sürmek için arabasını olmadık yere park eden ve bu nedenle yüzlerce insanı bu arada ambulanstaki hastayı ya da evi yanan birini mağdur eden bu kişiler için kullanıyorum bu deyimi: Empati Sığırı!

GÜCÜN SADECE BANA MI YETİYOR?


Bir yerde müdür, müdür yardımcısı, şef ve memur birlikte bir suç işlemişler. Ekonomik bir suç ve suçu da hiyerarşiye uygun bir şekilde yukarıdan aşağıya doğru miktarda işlemişler. Soruşturmayı bir arkadaşım yapmış ve son derece adil bir rapor yazmış. Raporunda da herkesin suçuyla orantılı cezalandırılmalarını önermiş.

Aradan bir yıl geçtikten sonra arkadaşım bu kişilerin memur olanından bir mektup aldı. Mektupta özetle:

-Beyim, siz de biliyorsunuz ki suç işleyenler arasında en masumu benim. Buna karşın tek cezalandırılan da ben oldum. Gücünüz bir tek bana mı yetti?

Şimdi, arkadaşım raporunu son derece adil yazmış. Fakat uygulamada, herkes bir şekilde kah yasanın boşluklarından yararlanarak kah güçlü kişilere yaslanarak raporda yazan cezaları bertaraf etmişler. Tayin edilen geri dönmüş, kimi cezalar süresinde tebliğ edilememiş vs. Sonuçta bir tek o memur kalmış cezalandırılan; ceza alan, tayin olan…

Mektubu okuyan arkadaşım da isyan etti:

-Benim ne suçum var ki mektubu bana yazmış?

Dedim ki, o kişi adalet olarak sadece seni gördü. Sonraki prosedürü bilmez. Belki uygulayanların kendine göre haklı nedenleri de olabilir. Fakat bu kişi, yapılan işi ve sonucunu görüyor ve ona göre tepkisini gösteriyor.

Sabah sabah televizyonda cezaevi önünde halay çekenleri ve polis tarafından gazlananları görünce bu memurun sözü geldi aklıma:

-Gücün sadece bana mı yetiyor?

KIRK KAPI ÇALMAK YA DA KISMETİNİ ARAMAK

Ben benzerine şahit olmuştum ama kişisel gelişim kitabında çok güzel tanımlanmış halini buldum. Kimi kırk kapıyı birer kere çalarken kimi de bir kapıyı kırk kere çalarmış.

Yıllar önce bir arkadaşım her kapıyı bir kere çalarak yirmi altıncı kapıda aradığını buldu ve bir daha kapı çalmadı. Diğeri ise biri on yıl olmak üzere iki kapı çaldı. İkisi de açılmadı. Hala çalmaya devam ediyor.

Kırk kapıyı bir kere çalmak, ilk zamanlar bende sığlığı, bir kapıyı kırk kere çalmak ise derinliği çağrıştırırdı. Israr denilemez, çünkü ısrar ikisinde de var, aynı miktarda çalınıyor kapılar. Sadece çalınan kapılar farklı. Fakat önemli olan aradığını bulmaksa, sığlık ve derinliğin bir anlamı yoktur. Sığlık amacına ulaşmışsa, derinlik tesellidir sadece.

Evdekinin evde yokum demesi bile bir şanstır bazen. Ya da kapının çalmasını yeterli bulan. Kimi kapı çalmayı yeterli bulmaz, camdan serenat da ister.

Evdekinin ise işi basit. Kırk kere kapı çalınmayınca açmayacaksın denmiş, o sayıyor sadece. Kiminin kapısı çok çabuk çalındığı için kırkı dolduralı çok olmuş. O nedenle hemen açıyor. Kimi ise daha bekliyor otuz sekiz daha çalınsın kapım, diye. Kimi saymaya bile başlayamamış.

O nedenle bu kapı neden hemen açıldı, bu niye açılmıyor diye kafa yormayın. Ya da en iyisi kırk defa çalın olsun bitsin. Sabrınız, enerjiniz varsa.

Sarhoşun biri, elektrik direğine anahtarını sokmaya çalışıyormuş. Yolda geçen biri takılmış:

-Boşuna uğraşmayın evde yoklar!

-Olması lazım, ışıkları yanıyor, demiş sarhoş.

Evet, bazen de ışıkları yanıyor, evdedirler dediğiniz yer bir elektrik direğidir, ışığı yanıltmıştır sizi. Dikkatli bakın.

Bence en iyisi, kimse evde beklemesin “kapım çalınsın” diye. Kimse de kapı çalmasın. Buluşsunlar bir çeşme başında, beğenen beğendiğini alsın.

KISMETİ TEPMEK


Her şeyi başarmış fakat evlenip çocuk sahibi olamamış kırk yaş civarında bir kadın avukat, karşısına çıkan çok ünlü, paralı, yakışıklı ve varlıklı bir doktorla buluşuyor. Kız hiç evlenmemiş ancak adam eşini kaybetmiş. Çocuğuyla birlikte yaşıyor. Buluşmada her şey konuşuluyor. Sıra çocuğa geliyor. Adam:

-Çocuk sorun olmaz, anneme bırakırız o bakar. Bize engel olmaz!

Kadın, “daha ilk görüşmede bir kadın için çocuğunu başından atmaya kalkan bir adamı istemem” diyerek masadan kalkıyor ve evlenmekten vazgeçiyor. Bir nevi “çocuğuna hayrı olmayanın bana hiç olmaz” diyor.

Şimdi, çocuğunu annesine gönderme vaadinde bulunan doktor bey muhtemelen “iyi çocuk bize engel olmayacak, baksın babaannesi, biz keyfimize bakalım” düşüncesindeki bir kadınla evlidir. Fakat çocuk kısa bir ayrılığın ardından yanlarına taşınmıştır ve kavgalar devam etmektedir. Adam, kadın, çocuk ve kaynana mutsuz bir şekilde yaşamını sürdürmektedir.

Evlenmeyi kabul etmeyen avukat hanım ise muhtemelen hala bekardır. Dürüstlüğünün insani olmanın bedelini ödemektedir. Her gün de yakınlarının “kaçırdın  gül gibi adamı, o düşünmüyorsa çocuğunu, sana ne” diye dokundurmalarını dinliyordur.

Ne diyelim? Bu dünyada düşündüğün gibi yaşamanın, kendin olarak kalabilmenin bedeli ağırdır.

KALIN DUVARLAR ARDINDAYIZ


Uzun yıllar önce. Diyarbakır’dan Adıyaman’a gidiyoruz. Nemrut Dağına çıkacağız. Otobüs yirmi dakika mola verdi. Mola verilen yer ne bir dinlenme tesisi ne de bir şehir garajı. Bir köy meydanı. Fakat kalabalık. Hem insan hem de araba kalabalığı. İnsanlara ve araba plakalarına bakılırsa yurdun dört bir yanından gelmiş insanlar.

Doğuya yeni gitmiş biri olarak şaşırttı beni bu kalabalık. Zira ne bir doğal güzellik var ortada ne bir tarihi eser ne de bir göl, deniz, şelale. Merakım iyice arttı. Baktım insanlar meydandaki dükkanlardan çıkarken kafalarındaki takkeleri değiştiriyorlar. Girdim dükkanın birine sordum:

-Bu insanlar neden geliyor buraya?

Şaşırma sırası dükkan sahibi ve içindekilerdeydi:

-Siz… Efendimizi duymadınız mı?

-Hayır, o efendini hiç duymadım!

Bakışlar birden sertleşti. Bense merakı iyice artmış bir halde birden hareketlenen kalabalığa karıştım. Baktım cami ile ev arasında görevliler kordon oluşturmuş kalabalığı engellemeye çalışıyorlar. Açılan koridorda, tarihi filmlerdeki gibi iki izbandut adamın önünde bir yaşlı adam iki büklüm ilerliyor.

Aslında öyle bir yer duymuştum. İnsanlar içkiyi bırakmak için gidiyorlardı. Öğrendim ki bu köy Menzil Şeyhinin ikamet ettiği köymüş. Aslında başka yerdenmiş 12 Eylülden sonra buraya yerleşmiş. Kalabalık da Türkiye’nin dört bir yanından gelen müritleriymiş. Müritlerinin aylarca kaldığı halde göremediği şeyhi ben yirmi dakikalık molada görebilmiştim.

Bu olay o zaman da dikkatimi çekmişti. Aynı ülkeyi aynı şehri aynı mahalleyi aynı okulu aynı işi paylaşsak da birbirimizi tanımıyoruz. Ben ilk Ermeni’yi askerde gördüm. Hem acemilik hem de usta askerliğim sırasında birer tane. Bu yaz gittiğimiz Bozcaada’da sadece beş Rum ailenin kaldığını öğrenen biri rehbere sordu:

-Onları nerede görebiliriz?

Gitmediğim sadece üç il kalmasına, yılda bir zamanlar yirmi bin kilometre yol yapmama, aylarca kalmama, insanlarla konuşmayı sevmeme rağmen insan çeşitliliği konusunda çok cahilim. İnternettin yaygınlaşmasından sonra yavaş yavaş insanlar kendi geleneklerini kültürlerini paylaşmaya başlayınca biraz cehaletimizden kurtulmaya başladık ama tabi ki çok yetersiz.

Benim gibi okuyan, gezen, meraklı biri bu haldeyse diğer insanlar ne alemde kimbilir? Uzağa gitmeye gerek yok. Birkaç yıl önce baktım evde doğululara karşı medya ölçüsünde bir bakış var. Aldım götürdüm Diyarbakır’a. Üç hafta Elazığ, Mardin, Batman, Hasankeyf gezisi, bol insan, bol yemek, bol kültür. Sonuçta kalmadı hiçbir önyargı. Nitekim geçenlerde oğlum Ahmet Kaya hakkında sunum hazırladı. Gelen tepkilere de çok üzüldü. “Onlar da tanısalar bu kadar önyargılı olmazlar”, dedi.

Tabi ki herkes birbirinden haberdar. Birbirini biliyor. Sonuçta Müslümanlık için bile yüzde doksan dokuz buçuk deniyor. Peki, nasıl tanıyor? Ölüm haberleri, tarihi katliamlar eşliğinde anlatıldığı kadar tanıyor. Arada ağızdan bir şeyler kaçtığında anlaşılıyor ki bilinçaltında başka şeyler tazeliğini koruyor.

Evet, hepimiz kalın duvarlar arkasında yaşıyoruz. Duvarın öte yanında birilerinin olduğunu biliyoruz ancak hem duvar yüksek hem de duvarın öte yanındaki de belki istemiyor aşılmasını.

O halde duvarları yıkmak birbirinden her şeyiyle haberdar olmak, varlığından rahatsız olmak yerine kaynaşmak, anlaşmak hatta önemli günlerini kutlamak gerekiyor.

Evet, devlet büyüklerimiz, aydınlarımız, arkadaşlarımız yıkalım duvarlarımızı! 

BUGÜN ÜÇ OCAK


Evet, bugün üç ocak. Bundan on yedi yıl önce hemşire odaya girdi:

-Müjde, bir oğlunuz oldu!

Artık bir anlamı, sürpriz ve  müjde değeri olmasa da yine de heyecanlandım. Bir oğlumuz olacağını biliyorduk ancak olduğunu yeni duyuyorduk. Gelecek zamandan geçmiş zamana geçiş. Verdiğim bahşiş o nedenle bir müjdeye karşılık değildi. Gelecek zaman da olacağı bilinen hadisenin geçmiş zamana geçtiğinin haber verilmesiydi. Hemşire, Türkçe öğretmeninden aldığı beşten sonra ilk defa Türkçe bilgisi nedeniyle ödüllendiriliyordu muhtemelen.

On beş dakika sonra tanıştık kendisiyle. Ne yalan söyleyeyim hiç beklediğim gibi biri değildi. Donuk bakışlı, kocaman ağızlı bir şeydi. Baldızım yüzünü buruşturarak hemen:

-Sizin tarafa çekmiş bu!

-Yok  canım, asıl sizin tarafa çekmiş, baksana şu ağıza!

Yani fişi, garanti belgesi olsa götürüp iade edeceğiz, o kadar yani. Fakat haberi duyan dede, babaanne, diğer dede, hala, amca vs. aynı kanaatte değillerdi. Belki zaman geçtikçe bir şeye benzemeye başlamıştı da ondan.

Daha ne olduğunu anlayamadan sarılık teşhisiyle on gün sonra hastanede bulduk kendimizi. Tam yeni birine alışmaya çalışırken kaybetme tehlikesi ortaya çıkmıştı. Bir sürü floresanın altına yatırıldı. Başka tedavisi de yokmuş bu hastalığın. Doktor:

-Siz bir yere ayrılmayın, değerler sınırda, her an kan değişimi gerekebilir. Dikkat edin gözündeki bandı açmasın, kör olabilir!

Desem ki “öğrenciliğini sabaha kadar kağıt oyunları ile geçirmenin çok faydası var” kimse inanmaz. Ama öyle. Ben floresan altında sürekli gözündeki bandı açmaya çalışan, her yarım saatte bir kan alınmasından ötürü elleri ayaklarında yer kalmamış on günlük oğlumun başında sabaha kadar gözümü kırpmadan durdum. Ne sayesinde? Öğrenciyken sabahlamalarım sayesinde. Bir an bile gözümü kırpmadan bekledim sabaha kadar. Her yarım saatte bir alınan kan değerlerinin iyi çıkması için dua ederek. Ve o bekleyişim sırasında baba oldum, baba olduğumu anladım. Sorumluluk duygum o an gerçekten ortaya çıktı.

Sonraki yıllar ben babalığı o da çocukluğu öğrenerek, birlikte büyüyerek geçti. Birbirimize yardımcı olduk, destek olduk. Onun desteğini ilk defa altını değiştirdiğim zaman hissettim. Annesi çarşıya çıkmıştı ve gecikmişti. Baktım ki kokular geliyor altını değiştirmeye karar verdim. Gördüklerimi uygulayarak değiştirmeye çalışsam da o kadar kolay bir iş olmadığını hemen anladım. Fakat bu sırada baktım çocuk bana yardımcı oluyor. Ayaklarını kaldırıyor, dönmesi gereken tarafa dönüyor. Ya da bana öyle geldi. Kendimi beceriksiz bulduğumdan başarıyı oğlumun yardımına yordum. Olsun önemli değil, öyle olduğunu bilmek güzel.

Aramızda tartışmalar da başladı yavaş yavaş. Oğlum, markette kendi bezini görünce hemen bir paket alıyor, kendi taşıyor. Bir yandan da:

-Baba, bu bez iyi, diğeri hem pahalı hem de kenarları sıkıyor!

-Oğlum, bebek bezleri hakkında fayda-maliyet analizi yapacağına çişini söylesen daha iyi olmaz mı?

Bazen de aramızdaki mesafenin aşıldığı oluyordu. Dokuz yaşında ilk msn görüşmemizdeki tavrı buna örnektir:

-Görüşürüz oğlum!

-Tamam adamım!

Balığa gittiğimizde ise benden fazla tutmasını sürekli kafama kakması hiç de hoş değildi:

-Yirmi ikiye bir, öğren de gel!

Ya da yolda kaldığımız bir gün, iki saat boyunca lastik değiştiremememi başıma kakması da:

-O kadar söyledim ters koydun krikoyu diye, dinletemedik. Ya lastikçi bu kadar yakın olmasaydı?


Evet, on yedi yıl oldu. Bu süreye damgasını vuran ise gurbet, ayrılık ve görev. On yedi yılın yaklaşık yedi yılını ayrı geçirmek zorunda kaldık görevim nedeniyle. İlk yaş günü Elazığ’daydım. Sünnetine Bitlis’ten geldim. Doğduğu ilk ay da günü birlik bir yerlere gidip geldim sürekli.
Bir gün okulunda bir kadın veli sordu:

-Siz ne iş yapıyorsunuz?

-Neden sordunuz?

-Oğlunuza bir gün “babanla gidersin üzülme” dedim. O da bana “babam yok ki buralarda, görevde” dedi, içim burkuldu!

En son üç yıl önce de bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisini izlemeye gidememişti. Ben İstanbul’daydım. Devamlı birlikte maç izlemeye gittikleri komşumuz ve oğlu da başka yere gitmişler. Ben de çok üzülmüştüm.

Neyse, on yedi yıl geçti. Bugün üç ocak yine. İyi ki doğdun oğlum, iyi ki varsın, doğum günün kutlu olsun. Bana yaşattığın babalık duygusu için binlerce teşekkürler. 

ONLARI DA TANIYALIM

Gerçek mi, efsane mi bilmiyorum. Doğru olduğunu varsayıyorum: 



-Pavarotti, zamanında Ankara Opera ve Balesine gelmiş. Bir yıl sonra beğenilmemiş, gönderilmiş. 


-Kristof Kolomb, Venedik Kralından sonra padişahımızdan gemi istemiş kabul edilmemiş. İspanya Kralını ikna ederek çıkabilmiş, Amerika’yı keşfettiği seyahate. 

-Leonardo Da vinci’nin Haliç Köprüsü projesi hayata geçseydi ne olurdu? 

Pavarotti, Ankara Opera ve Balesi sanatçısı olarak tanınsaydı dünyada, barbar imajımız devam eder miydi? 

Kristof Kolomb, padişahımızdan aldığı gemilerle keşfetseydi Amerika’yı, Küba’nın adı ne olurdu? 
Haliç Köprüsünü inşa edebilseydik Da Vinci’nin, turist rekoru kırar mıydık? 

Peki, Pavarotti Pavarotti olmasa, Kolomb Amerikayı keşfetmese ve Da Vinci’nin eskizleri bulunmasa neler kaybettiğimizi bilebilecek miydik? 

Yönetenlerimiz aynı mantıkla, aynı uzak görüşlülükle hareket ettiğine göre; ne Pavarottiler, Kolomblar ve Da Vinciler harcandı kim bilir? 

Bir de sürekli tekrarlanan bir söz var: insan yaşarken değeri bilinmeli. Doğru, evet bilinmeli. Ama her yönüyle bilinmeli. Madem ki insanları başarıları ile tanıyoruz, o halde kaçırdığımız fırsatları da bilmeye hakkımız yok mu? 

Pavarotti’yi işe yaramaz diye geri göndereni, Kolomb’a gemi vermeyen padişahı ve Da vinci’nin köprüsüne değer vermeyeni de öğrenmeliyiz. 

Ya da İzmir’e fuarı kazandıran yöneticileri biliyoruz da kordona sur gibi binaların dikilmesine izin verenleri bilmeye hakkımız yok mu?