BU ALEMİN OKUYANI-YAZANI (Röportaj)

Bir zamanlar bir yerlere yazılar gönderirdim. Fikirlerimi yazdığım gönderdiğim yerler oldu. Gazeteler, dergiler, internet siteleri. Bir türlü yayınlanmadı. Sonra bir deneme yaptım. Gönderdiğim yerin cümle yapısını, sayfa düzenini aynen kullanarak yazdım ve gönderdim. Ertesi gün, anında yayınlandı yazım. Anlaşıldı ki, onların klişelerinde yazarsam oralarda bana yer vardı.
Bundan sonra sadece Sevgili Dostum Adnan Baştopçu'ya gönderdim yazdıklarımı. O hem beni iyi anlıyordu hem de kendi kurallarını dikte etmeye çalışmıyordu. Beğendiği yazılarımı köşesinde yayınlıyordu.
Sonraları blog olayından haberdar olunca derhal bir blog oluşturdum ve yazı fotoğraf bana ait ne varsa istediğim şekilde istediğim gibi yayınlamaya başladım.
Bunları şundan yazdım; röportaj yapmaya başlayınca da yine kendi bildiğimi okumaya karar verdim. Nitekim Sevgili Gazeteci Arkadaşımız Ayşe Aygör de geçenlerde, "sayfa sınırlaman da yok neden kısa yaptın röportajı" diye eleştirmiş.
Evet, kendi bildiğimi okumaya devam ediyorum. Şimdiye kadar daha ziyade internetten tanıdığım arkadaşlarla onları biraz daha fazla tanımaya dönük röportajlar yaptım. Şimdi ise otuz yılı aşkındır tanıdığım bir arkadaşla röportaj yapıyorum. Ama medyada görüp eleştirdiğim şekliyle değil.
Onlar belki de işleri gereği tanıdıkları kişiyle tanımıyormuş gibi ya da tanımadıkları kişiyle de tanıyormuş gibi röportaj yapıyorlar. Belki kamuoyunu bilgilendirmek belki de rating, promasyon amaçlı böyle bir röportaj yapmak zorundalar.
Ben ise çok iyi tanıdığım biriyle tanımıyormuş gibi röportaj yapmak yerine, onunla şimdiye kadar konuşmadığımız bir konuda röportaj yapmaya karar verdim. Okumak ve yazmak üzerine.
Aydın, adı gibi aydın bir arkadaş. Kısaca tanıtmak gerekirse; Antalya Bilim ve Sanat Merkezi, Türk Dili ve Edebiyat Öğretmeni. Köy Enstitüsü Mezunu bir babanın oğlu. Benim de yatılı okuldan arkadaşım. Ağabeyi de üniversiteden ev arkadaşım, nikah şahidim. Ailedeniz bir nevi. Ailenin özelliği kitaba, okumaya, yazmaya tutkulu olmaları.
Yatılı okulda ve üniversitede evden getirdikleri valiz dolusu kitapları okurduk. Aydın'ın da vardır yazdıkları, ağabeyleri Dursun ve Cengiz'in de. Dursun YÜKSEK'in Gülüm isimli bir de şiir kitabı bulunuyor. Evet, başlıyoruz konuşmaya, okuma ve yazmanın günümüzdeki halini...
***
İstersen şu benim tespitimle başlayalım. Belki okumuşsundur yazımda, Ahmet Altan babasının daha önce yazdığı romanın kahramanlarını almış, kahramanların başka zamanlarını anlatmış. Çok kişiye sordum sana da sorayım kafam netleşmedi.
Roman kahramanları ödünç alınabilir mi, transfer edilebilir mi ya da romanın başında kaynak belirtmek suretiyle alınabilir mi?(Ahmet Altan'ın romanının başında öyle cümleler var, kapalı bir şekilde?
Sözünü ettiğin yazıyı okumuştum ve büyük olasılıkla yorum yazmıştım. Öncelikle dikkatinden dolayı seni kutlamak istiyorum. Daha çok eleştirmenlerde görülen bir özellik bu.
Soruna da şu şekilde yanıt vermeye çalışayım: Roman kahramanları gerçek kişilerse, bu tür kahramanları bir çok yazar, farklı yönleri ve dönemleriyle ele alabilir. Öncelikle aklıma gelen, Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları” adlı romanındaki kahramanla, Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı yapıtındaki kahramanın benzerliği hatta aynılığı. Çünkü aynı tarihi kişilikten söz ediliyor.Dolayısıyla konuşma cümleleri bile benziyor.Açıkçası şu an eserlerde aynı adla mı yer aldıklarını anımsamıyorum.
Roman okurken,not alma alışkanlığım yok, gerek de duymuyorum.Öykü,roman hatta şiiri o anki ruh halimle,duygularımın beni yönlendirdiği şekilde okumak istiyorum.Eleştirel okuma,kontrollü okuma daha çok felsefi metinler,düşünce yazılarına uygun bir yöntemdir diye düşünüyorum.Özellikle tarihi romanlarda sorgulayarak okuma yöntemi gayet iyi bir yöntem gibi geldi bana. Dolayısıyla okuma yöntemimi yeniden gözden geçirmem gerektiği konusunda beni düşünmeye sevk ettin.Son dönemlerde okuduğum “İstanbul Hatırası” nı sanıyorum senin tarzına yakın bir şekilde okudum ayrıca Ahmet Altan’ın “Kılıç Yarası Gibi” adlı romanını da yeniden okumaya başladım.
Soruna dönersek, tarihi ya da biyografik romanlarda kahramanlar aynı olabilir, farklı dönemleri, farklı bakış açılarıyla ele alınabilir diye düşünüyorum. Ancak senin asıl sorunun bu olmadığını düşünüyorum. Sen,bir yazar tarafından roman kahramanı olarak yaratılmış bir karakterin transferinin doğru olup olmadığı konusundaki düşüncelerimi soruyorsun anladığım kadarıyla.Yani diyorsun ki biri kalkıyor Reşat Nuri’nin Feride’sini alıp “Ben de Feride’nin yaşlılığını yazdım” ;ya da “Bu sizin gözünü budaktan esirgemeyen devrimci kızınız Günsel’in her şeyden vazgeçmiş hali…”
“Olur mu ?” 
Bana göre olmaz. Öncelikle okuyucunun algılaması ve o kahramanı kendince ete kemiğe büründürmesi var. Yaprak Dökümü’nün Ali Rıza’sı,Bir Gün Tek Başına’nın Günsel’i,Erguvan Kapısı’nın Derin’i o romanların içinden çıkınca okuyucunun tanıdığı tipler olmaktan çıkar.Adları aynı olsa bile artık başka kahramanlardır.Açıkçası ben günlerce Günsel’le dolaşmıştım.İnce Memet’le mücadele arkadaşlığımız vardır feodal düzene karşı.Çalıkuşu Feride’yle meslektaşlığımız…Bir okuyucu olarak ben tanıdıklarımdan vazgeçemem derim.
Bu biraz da “Bak bu Avni sosyete çocuğu” ya da “Bezgin Bekir fabrikada işe başlamış “demek gibi…
Sorunla pek ilgili olmasa da bir iki görüşü paylaşmak istiyorum.Nurullah Ataç,Yakup Kadri’nin şöyle bir sözünü aktarıyor:Romanlarımdaki kişiler gelirler,ne yaptıklarını anlatırlar,ben de onların dediklerini yazarım.” Bu görüşü kendi çapında tiyatro eserleri ,öyküler yazan bir arkadaşım da-ki bence güzel yazan- dile getirmişti.”Başladım mı yazmaya,ben aradan çıkıyorum sanki.Yazdıklarımı okuduğumda bunları ben söylemedim diye düşünüyorum.” demişti.
Kahramanlar bir şekilde yazarın yakın çevresindeki kişilerin özelliklerini taşıyor sanki. Anlatılanların,okunanların belki bütün birikimlerin üzerinden bir karakter ortaya çıkıyor.Ahmet Altan’ın olayını da buna bağlamak mı lazım?
Buradan hareketle günümüze gelirsek; günümüzde isim belirtmeden başkalarının sözlerini cümlelerini yayınlamak etik mi, ahlaki mi, ne yapmalı nasıl yapmalı? 
Bu tamamen ahlak dışı bir durum.Emeğe saygısızlık bence.Benzer durumların müzikte de sıklıkla yaşandığını görüyor ve üzülüyorum.Özellikle türküler konusunda durum böyle ne yazık ki.Sadece icra eden kişinin adı anılıyor.Kaynak kişi kimdir,derlemecisi kimdir bunlardan pek söz edilmiyor.Ne yapılmalı konusunda ise birey olarak buna dikkat etmekle başlayabiliriz diye düşünüyorum. 
Benim biliyorsun ki yazı hayatım yeni. Ben yeni yazar eski konuşmacıyım. Şöyle sorayım, ikisi bir arada gerekli mi? Ters bir ilişki mi var yoksa? (iyi konuşamayan mı iyi yazar)
Şundan soruyorum ki, benim yıllarca anlattığım hikayeler var. Bunları yazınca dinleyen ne tepki verdiyse okuyan da hemen hemen aynı tepkiyi verdi. Nedir edebiyatçılarda durum?
Birikim yönünden söyleyecek bir şeyleri olanın,yazacak da bir şeyleri vardır.Bence konuşmak, yazmaya göre daha zor.İyi bir konuşmacının toplum karşısında konuşabilme becerisine sahip olması gerekiyor. Ayrıca konuşmada geri bildirimleri hemen aldığın için konuşmayı sürdürmek güçleşebiliyor.Olumlu tepkilerle uzun sohbetlere dönüşmesi de olası elbette..
“Yazı hayatım yeni” sözüne katılmıyorum. Yazı hayatın (mız) neredeyse konuşma hayatımız kadar eski.Elbette anne,baba demeye başladığımız evreyi kastetmiyorum ;konuşmalarımızı iletilere dönüştürebildiğimiz,duygu ve düşüncelerimizi uygun bir şekilde aktarabildiğimiz dönemlerle hemen hemen aynı zamana denk düşer yazı hayatımız.
Toplum olarak,aldığımız eğitimin gereği ,yazma yönünden tembeliz.Okuma yönünden de…Hasan Hüseyin bir şiirinde içtiği sigaraların hesabını yapmıştı:on santimetreden günde iki metre vb. diye.Emre Kongar da bir söyleşisinde günde on sayfa okunsa yılda 3650 sayfa,yarım sayfa yazılsa on yılda şu kadar diye okuma-yazma hesabı yapmıştı.Şimdi bu hesapla yazmaya günde yarım saatimizi ayırsak ,bir yıl sonra ne anlatımla ne de yazım ve noktalamayla ilgili sorunumuz kalır.Üstelik bu eylemin okumayla desteklendiğini düşünülürse. 
Konuşma ve yazma arasında senin bahsettiğin türde bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Yazma işi, okuma gibi alışkanlık bence. Bu alışkanlık belli bir aşamadan sonra tiryakiliğe dönüşüyor. Ben yazar değilim yazma konusundaki görüşlerimi Sait Faik’in Haritada Bir Nokta öyküsünde yer alan “Söz vermiştim kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” Cümlelerine dayanarak söylüyorum. 
Konuşma da öncelikle birikimle ilgili. Ses tonunun, vurgulamaların, beden dilini iyi kullanmanın önemini de yadsıyamayız.
İnsanın bilmediği, içinde olmadığı, eğitimi almadığı edebiyat gibi bir alanda soru sorması, konuşması bir hayli zor senin gibi yetkin biri karşısında.Bunu hevesime yor.
Şimdi, bildiğim kadarıyla Orhan Kemal ve Mehmet Rauf ekmek parasına yazdılar o çok bildiğimiz hikâye ve romanlarını. Haftada bir yetiştirmek zorundaydılar. Dostoyevski de kumar masasına para yetiştirmek için yazdı şaheserlerini.
Bu da gösteriyor ki, iyi yazmak için iyi bir ortam, ev iş düzeni yani göl kenarında bir evde bir hafta sonu inziva gerektirmiyor yazmak.
Tek gerekli olan konsantrasyon, cesaret mi?
Yazma ekmek parası kazanılan bir iş olunca sanıyorum durum değişik oluyor ve olay sanatsal olmaktan çıkıp,popüler olmaya başlıyor ya da sıradanlaşıyor.Gazetede öyküleri günlük olarak yayımlanan (tefrika edilen) bir yazarın ,öyküdeki hırsızı bahçede bir hafta dolaştırdıktan sonra eve sokması anlatılır.Bu anekdotta sözü edilen yazar yanılmıyorsam Peyami Safa’dır. İki dakikada hırsız evden içeri girse,öykü üç beş günde bitecek yeni konu bul,yeni öykü yaz ondan sonra.Dolayısıyla başta verdiğin örnekleri yazınsal anlamda düşünmek pek olası değil. 
İkinci konuya gelirsek,Varlık Yayınlarından çıkan “Edebiyatçılarımız Konuşuyor “ adlı bir eser var.Yaklaşık yirmi edebiyatçıyla konuşulmuş.Onların verdiği yanıtlar üzerinden konuşursak şöyle demişler: 
Orhan Hancerlioğlu:”Konularımı hayatın içinde değil,kafamın içinde ararım.Bazen kafa hazırlığıyla bazen de hazırlıksız başlarım yazmaya” 
Ziya Osman Saba:”Düzyazılarımı genellikle sabahları,dizimin üzerine sumen koyarak yazarım.Şiire gelince:Çok şükür şiiri ne zaman nerede olsa yazabiliyoruzTramvayda,vapurda,yürürken,otururken,yatarken,hatta,kimbilir,uykuda bile..” 
Reşat Nuri Güntekin ,nasıl yazarsınız sorusuna “rastgele” cevabını veriyor ardından da 
aklına geldikçe not aldığı hikaye kalıplarını bir yerlerde biriktirdiğini, zaman zaman onları gözden geçirdiğini söylüyor. 
Açıkçası yazarların öyle özel yöntemleri,özel ortamları olduğunu düşünmüyorum.Ancak bir arkadaşım ünlü bir romancıyı yanında notlar alan,fotoğraflar çeken biriyle Devrekani-Bozkurt arasında yolculuk yaparken gördüğünü söyledi.Yaralıgöz dağının oralarda verilen molada da bol bol fotoğraflar çektiğinden,notlar aldığından söz etti.Doğruysa yazarların iyi gözlemci olduğunu,mekanları betimlerken herhangi bir coğrafyadaki gerçek mekanlardan yararlandıklarını söylemek mümkün olur kanımca.Bir de yetenek işi yazarlık,ressamlık ,müzisyenlik gibi.Olayın en önemli tarafı da bu olsa gerek. 
Ben yazmaya başladıktan sonra bir çok arkadaştan yazmaya istekli olduklarını ama cesaret edemediklerini duydum. Ne yapmalı insanlar, yazmak için eksik olanlarını nasıl tamamlamalılar? 
Bu soruya “kelin merhemi olsa “diye cevap vermek geçiyor içimden:))
Ben öncelikle yazanları kutluyorum. Hem cesaretlerinden, hem emeklerinden dolayı,hem de güzel yazdıklarına inandığım için. Ama teknik destek alsalardı belki daha güzel bir yerlerde olabileceklerini düşündüğüm için de üzülüyorum. 
Ortak tanıdığımız olan şairin şiirlerinden başlayalım: Öncelikle Nazım’da, Edip Cansever’de, Ahmet Arif’te rastlayabileceğiniz türde dizeler var şiirlerde. Fazlalıklar yüzünden arada kaybolmuş dizeler. Ayrıca kişilere yazılmış şiirler konulmuş kitaba.Bunları daha evrensel tiplere,imgelemlere dönüştürebilecek kalitede bir şair ama bunu yapmamış.Yani ev arkadaşınıza, okul arkadaşınıza da şiirler yazabilirsiniz ancak bunları kitabınıza koymayacaksınız. Şiir olarak çok güzel olabilir ancak okuyucu olarak ben Orhan Veli’nin Mualla’sından ya da Nazım’ın Münevver’inden aldığım algıları almak isterim. Nazım’ın oğluna yazdığı şiirlerde ben hiç Memet Fuat’ı düşünmüyorum. Piraye’yi de…‘Oğlum’ şiirinde pekala bunu yapmış ozan.Diğer şiirlerde de yapabilirdi. 
Teknik destek dediğim budur.Yoksa anlatım,yazım,noktalama değildir sözünü ettiğim. 
Yazma serüvenlerini bildiğim, yazdıklarını basılı hale getiren başka arkadaşlarım da var.Bunlardan bazılarını önceki örneğimle aynı kapsamda düşünüyorum.Diğerleri ,örneğin Betül Tarıman,kendine yol açabilmiş ve şiirleriyle kendini kabul ettirebilmiş bir ozan.Mesut Adnan ve Enver Topaloğlu teknik olarak kusursuzluklarına ,bence,iyi şiirler yazmalarına rağmen,toplumun yeterince tanımadığı isimler.
Kabul gören yazar,şair olmak biraz da o ortamın ,dergi çevrelerinin,yayıncıların anlayışı ve kendi işleyişleriyle ilgili diye düşünüyorum. 
İkinci sorunda belirttiğin durum sanıyorum yazma konusunda değil de ,yazdıklarını paylaşma konusunda çekingen oluşla ilgili.İnsanlar yazılarının ,şiirlerinin içinde kendine dair ip uçları vermekten çekiniyor. Ahmet Altan’ın “Aldatmak” kitabıyla ilgili:”Bir erkek nasıl olur da kadına ait şeyleri bu kadar güzel anlatabilir?”diye hayretlerini dile getiren bir çok insanla karşılaştım. Anlatılan kadın değil de eşcinsel olsaydı farklı şeyler düşünebileceklerini öngörebiliyorum. Olaya bu şekilde yaklaşmak, yeteneği reddetmek değil midir? Yetenekli bir kişi,iyi bir gözlem ve birikimle bu iş pekala yapılabilir. Yaşar Kemal’in Ada Üçlemelerini okurken kabak çiçeği dolmasının kokusu duydum roman boyunca. Hala yemediğim halde o dolmanın tadını,kokusunu biliyorum. 
Okuyucu algılamasından söz ettim.Ona müdahale etmeye de kimsenin gücü yetmez herhalde.Bizim fakültenin hocalarından Prof. Mehmet Kaplan,Attila İlhan için: ” Şair aşırı derecede içkiye düşkündür” der Şiir Tahlilleri’nde bunu da şiirlerinde kullandığı içkiyle ilgili ifadelerden çıkarır. Attila İlhan okuyucuları bilirler kitaplarının sonunda “Meraklısı İçin Notlar/Ekler” diye bölümler bulunur.Orada alkolik olmadığından, düğünde bayramda, ara sıra içtiğinden söz eder. 
Yani adamın ağzı torba değil ki…Bırakınız düşünsünler efendim.’Bu arkadaş meğer bizim Melahat’ı seviyormuş.Hiç de söylemedi bize.Oysa yazısında anlattığı kızın Melahat olduğuna kalıbımı basarım’ mı diyecekler…Bırakınız desinler efendim. 
Yazılanları paylaşmanın önündeki temel engel okuyucuların,yazılanlarda yazarı arayacakları düşüncesidir. 
Yeterlilik-yetersizlik olayı da değildir.Olsa olsa özgüven eksikliği olabilir. Kendi aramızda,dost ortamında oluşan bir yazı grubundan,yazarlık serüveninden söz ediyoruz elbette.Hani olsa olsa “ne biçim yazı bu!” diyecek okuyan.Hatta o bile olmayacak inansın arkadaşlar,nezaketen de olsa “beğen” tıklanacak. 
Sadece düşünce aşamasında olanlara da önerim:”Yazmak özgürlüktür” 16.Raunt adlı filmin repliklerinde buna benzer sözler geçiyor.Filmi de izlemeyenlere öneriyorum) 
Bu aşamada bir öneri geldi aklıma.Biz grubumuzdaki eli kalem tutanların kalem ürünlerini kitaplaştırsak.Seçki(Antoloji )mahiyetinde.Süreci kotaracak bir kadro da kuruldu mu iş tamamdır. 
Hikaye üzerine okuduğum bir kitapta, okuyan bir oturuşta bitirdiği için hikayecinin söyleyeceğini güçlü bir şekilde söylemesi gerektiğini, bir şiir vuruculuğunda yazması gerektiğini söylüyordu. 
Oysa roman, bir oturuşta bitirilemediği için yazarın sözünün etkisini yayma olanağı olduğunu söylemişti 
Sormak istediğim, günümüz insanının bırak romanı, hikaye ve şiir okuyacak zamanının bile kalmadığı görülüyor. Bu arada da biraz görsellik destekli, daha az sözle anlatma alışkanlıkları artıyor. Reklam spotu gibi. Bu yeni bir tür olabilir mi? Roman, hikaye ve şiirin yanında? 
Söylediklerin doğru,öykülerde daha çok “an” lar anlatıldığı için öyle olmak zorunda .Elbette tarzların da ,yazınsal anlayışların da etkileri var.Sait Faik tarzıyla,Ömer Seyfettin tarzı aynı değildir.Biri Çehov tarzı öykücülüğün temsilcisidir diğeri Maupassant tarzı öykücülüğün.Bu konuya pek girmeyeyim çünkü edebiyat dersine döner söyleşi… 
Bence böyle bir tür olmaz .Olsa olsa iki ciltlik kitapları,beş-altı yüz sayfalık kitapları elli sayfaya indirerek “bak bunlar çocuk kitabı” demeye benzer bu.Ama çocuk hiçbir zaman Sefiller’i okumuş olmaz,kitap da çocuk kitabı olmaz. 
En azından genel hatlarıyla olayı görebilmek adına ben de kitapların filmleriyle yetiniyorum ancak kitap okumuş olmuyorum sadece film izlemiş oluyorum.Bu anlamda belki yeni bir türden söz edilebilir ancak bunun edebi bir tür olmadığı kesin… 
Zamansızlığa dair de söyleşinin başında söylediğim Emre Kongar’ın önerisini hatırlatmakla yetineceğim. 
Gırgır zamanında Oğuz Aral, "biraz tarama çalış" derdi. Amatörlerin çizimlerini inceler yardımcı olmaya çalışırdı. 
Edebiyat alanında neler var? Yazmaya yeni başlayanları yönlendirecek, ciddi eleştirecek kurumlar (dergi, dernek, yarışma vs.) var mı?
Amatör yazar yolunu nasıl bulsun?
En uzun soluklu dergi olan “Varlık” dergisi hala çıkıyor. Onun dışında, ömürleri pek uzun olmasa da, kültür-sanat dergileri çıkıyor. Yazarlar, ozanlar adına kurulmuş çeşitli vakıflar /dernekler aracılığıyla yarışmalar açılıyor. Bu yarışmalara katılabilir arkadaşlar. Daha önce söylediğim gibi, edebiyat çevrelerinin kendine özgü işleyişi olduğunu duyuyorum. 
Öykü atölyeleri, yazı atölyeleri tarzı etkinlikler basında da zaman zaman yer alıyor. 
Edebiyat çevrelerinde Güzin Ablalar yok maalesef… 
Yazı hayatı bilgisayara kaydı büyük oranda. Burada da yazım denetimi yapan programlar var. İnceleyebildin mi ne kadar doğru çalışıyor bu programlar? Yoksa edebiyat hocalarımızdan duyduklarımızla mı yetinelim?
Yazım denetimi yapan programlar genellikle güncel oluyor en azından benden daha güncel J Sorularında kırmızı çizgili sözcüklerde yazım yanlışı var örneğin. Özel isimleri küçük harfle yazmışsın, diyor…”hikaye” yazarken şapka koy, diyor ama ben ciddiye almıyorum.
İtiraf etmeliyim ki, yazmak için içim dolu ve hikayeler yazılar elimden ağzımdan kağıda dökülmek için hızlı hareket ediyorlar. Oysa ben tam anlamıyla bir edebiyat cahiliyim. İmla cahiliyim.
Şimdi, yetişkinler ne yapsın, yazıya meraklı olanlar. Bu eksikliklerini nasıl gidersin. Kurs var mı ya da çocuklarının türkçe kitaplarına mı dadansınlar çaktırmadan?
Kendine haksızlık ediyorsun diye düşünüyorum. Yazım yanlışı yapmayayım kaygısıyla dilindeki o güzelim akıcılığı yok etme derim.Sözlüklerden ve yazım kılavuzlarından yararlanmak güzeldir tavsiye ederim.Bakarken yeni sözcükler öğrenilmesi de işin en güzel tarafıdır. 
Yıllar önce gittiğim fransız kültürdeki kursta bir metin çevirmiştim. Elimdeki sözlüğe bakarak. Yazdığım metni okuyan hoca gülmekten yerlere yattı. Sözlüğü gösterince de elimden aldı çöpe attı sözlüğü ve bir tane sözlük söyledi. Diğerleri yaramazmış.(Sigara tiryakisiyim, diye çevirdiğim cümle, sözlük sayesinde bilmem ne tiryakisi yapmış beni meğer)
Yazı heveslilerine birer sözlük, imla kılavuzu ve başka önereceğin kaynaklar varsa alsak?
Yazım kurallarıyla ilgili bizim Türk Dil Kurumu’nun hızına yaklaşmak mümkün değil.Yaptığı değişiklikleri inan ben takip etmekte zorlanıyorum.Son İmla Kılavuzunda yer alan bir kural:” Kurum, kuruluş, kurul ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz.” ben ayırdım gördüğün gibi…
Evet yıllardır sorduğum fakat aldığım yanıtlarla çözüm bulamadığım soru:
"yanında eşimle tuğla gibi kitaplar okumamıza, vede her türlü kitap bulunmasına ve yaptığımız her türlü teşvike rağmen" çocukta okuma alışkanlığı geliştiremedik. Senin reçeten ne?
Çocuklara okuma alışkanlığı kazandıracak en etkili kişi bence birinci kademe öğretmenleri.Benim gözlemim çocukların temel alışkanlıklarını birinci,ikinci sınıflardaki öğretmenleri aracılığıyla kazandıkları yönündedir.Bunun dışındaki yöntemlerin tek başlarına etkili olabileceğini düşünmüyorum.Senin sözünü ettiğin yöntem de etkili yöntemlerden biridir. 
Çocuklar için de yetişkinler için de geçerli bir kural: Doğru kitabı seçmek.’Yüz Temel Eser ‘ dayatmasıyla kendilerine sunulan kitapları çocuklar okumak istemiyor. Çocukların,gençlerin gerçekten hoşlanacakları kitaplar var içlerinde ama böyle bir tavır onları rahatsız ediyor.Yaşları gereği biraz da ‘anarşizm’ var sanki… Onlar Harry Potter,Yüzüklerin Efendisi, Alacakaranlık, Gülten Dayıoğlu,Muzaffer İzgü vb. okumaya devam ediyorlar. 
Diğer bir konu da başka bir soruda belirttiğin işin kolayına gidilmesi .Filmi çekilenlerin filmini izliyorlar örneğin. Narnia Günlükleri diye bir seri var beş-altı cilt oldu sanırım.Bunların iki-üç kitabı filme çekildi.Çok büyük olasılıkla hitap ettiği yaş grubunun büyük bir kısmı filmleri izlemiştir ama kitapları okuyanların sayısı çok azdır.
O halde bir de okumayıp izlemekle yetinenlere karşı bir tavır geliştirmek gerekli. Çünkü onlar da okumayanlar grubunda. 
Öğretmenlerin kitap okutma çabasına karşılık internetteki kitap özeti yayınlayan sitelere ne diyorsun? 
Kültürün ve çocuklarımızın geleceğinin katili diyebilir miyiz?
Sistem üzerinde yıllardır süren ,yıllarca da sürecek olan tartışmalar var:Öğrenci merkezli eğitim olsun,çocuklar yaparak yaşayarak öğrensinler,etkinliklere dayalı eğitim olsun sayıları onlarla ifade edilebilecek öneriler,uygulamalar…Bunların eğitim-öğretime yansıması şu şekilde oluyor: 
-Baba, fen dersinden öğretmenimiz kuzu kalbi istedi. İnceleyecekmişiz. 
-Tamam kızım alayım kasaptan 
-Abi,takım olarak satıyoruz 
-Olsun ver.Ciğer sote yapıp yeriz kalanları. 
** 
-Anne iş eğitimi dersinden proje ödevim var.Örgü örecekmişim. 
-Tamam kızım getir şişleri orada yün de var .. 
** 
Baba matematik,anne sosyal….Ben de vatandaşlık eğitimi ödevini yapayım. 
-Baba Türkçe dersinden Sinekli Bakkal’ı okuyacakmışım, özetini çıkaracakmışım 
-Oğlum yoruldum yeter,ben öğrenciyken bu kadar ödev yapsaydım,uçak mühendisi olurdum.İnternette vardır yaz gitsin oradan…. 
Valla katil kim bilemiyorum… 
İnternet sayesinde dilin geldiği yere ne diyorsun. Sesli harfsiz, işaretlere dayalı bir dil olabilir mi?
Olabilir mi dersen, olabilir derim. İletişim kurulabiliyorsa teknik olarak bir sorun yok.Dumanla,işaret ve sembollerle anlaşabiliyorsa insanlar,bu haliyle de anlaşabiliyorlar demektir… 
Dilimizin, özellikle konuşma dilinde, uğradığı erozyonu hoş görmek elbette mümkün değil.Dil sadece iletişim kurmaya yaramıyor,kuşaklar arası kültür aktarımı gibi bir özelliği de var.Bu nedenle dilin doğru kullanımına dikkat edilmeli… 
Epeydir merak ettiğim bir sözcüğe senin vesilenle bakma olanağı buldum.Bu sözcük dilimizde yeni kullanılmaya başlayan “kanka” sözcüğü.Acaba”kan kardeşim” sözcüğünü kısaltarak bu hale mi getirdiler diye düşünürken T.Dil Kurumunun sözlüğünde yer almışmış meğer.Hem de şu şekilde: “Kardeş kadar yakın olan kimse.”
İnternet ortamında gençler,aynı anda 5-10 kişiyle yazışıyorlar.Ben iki kişiyle bile aynı anda yazışamadığım için “ çevirim içi “ olmuyorum nicedir.Gençler inanıyorum ki masumane bir şekilde üç-beş harfi atsak daha hızlı yazarız,daha fazla kişiye yazarız diye düşünüyorlar ama iyi yapmıyorlar.Ruhu genç olanların dışında,sözcüğün gerçek anlamında genç okuyucuların varsa,bu önerimi dikkate alsınlar:Az yazsınlar,doğru yazsınlar.(Bir de şifreli yazıyorlar sanki.’Mrb’ yi , ‘slm’ anlıyoruz da benim anlamlandıramadığım bir sürü şey yazıyorlar.Ebeveynlerinin gözü önünde aşk-meşk muhabbeti mi yapıyorlar yoksaJ) 
Aziz Nesin, subaylarla ilgili anlatıyordu. Her subay (kendi de dahil) harbiyeyi bitince dünya haritasını önüne açar dünyayı işgal edermiş.
Normalde bir kaç sene sonra geçermiş bu durum. Bazılarında ise devam edermiş.
Bir ara yazmıştım."Bir yazı yazdım, insanlık bu yazı yazılmadan ne yaptı bunca senedir" diye düşündüm.
Yazmak uçuruyor mu insanı gerçekten yoksa bana mahsus bir kişilik bozukluğu mu bu? Yoksa herkesin başına gelen ve daha sonra geçecek normal bir yazar hastalığı mı?
Aslında sorularına -ek sorulara- bir şekilde yanıt verdiğimi farkettim.Yazmamanın insanı delirtecek duruma getirdiğini,Sait Faik örneğiyle söylemişim.İletişim içinde olmak,konuşmak,dertleşmek temel ihtiyaçların başında geliyor.Kendini anlatmakla ilgili Anna Frank'ın Hatıra Defteri de güzel bir örnektir sanıyorum.
Ben düzenli yazmıyorum,benim yazmam, daha çok,Reşat Nuri Güntekin tarzına benziyor,notlar alıyorum,zaman zaman da onları güncelliyorum.Sanıyorum geçen yıldı ,öğrencilerden öykü yazmalarını istedim,onlar yazarken ben de bir şeyler karaladım."Şevket Emmi" öyküsü o sürecin ürünü,ama ilginç olan o süreçte sokaklarda,düşüncemde hep öykü kahramanları aradım.Senin tabirinle "uçma" aşamasındaydım.Şu bir kaç günlük serüven de aslında beni düşünsel anlamda epey etkiledi.Bunu biraz sorumluluk duygusuyla açıklayabiliriz ama asıl neden:"yazma"nın hazzı gibi...
Sultan Malatya'nın sorusu:
"Soruyorum o zaman: Hazır bir kitabım var. Kişiliğimden, onurumdan ödün vermeden, kitabımın basım ve dağıtımını sağlamanın yolları nelerdir?
Bu soru yayıncıya sorulur. Deneyimli bir yazarsa bu yolda edindiği deneyimlerden bizleri yararlandırır, değil mi?"
Sultan Malatya arkadaşın sorusuna da "Edebiyat çevreleri işleyişi "gibi biraz da politikacı ağzıyla cevap verdim.Benim de o konuda duyumlarım var,hatta birinci ağızdan ama bizzat yaşayan olmayınca dedikodu olmaktan öte geçmez.
Kalış Hikayeleri-1
16 Mart tarihli bir mektup ulaştı elime.Dostun biri(Zeki)şöyle diyor:'Güzelliğe merhaba diyebilmek için,belki de sessizliğin sesini dinlemek gerekli'
Mustafa bayramımı kutluyor,spagettilerle boğuşan bir çocuk resimli kartla.
Bir başka arkadaş 'sen böyle yapmazdın 'demiş.'Kötü bir şeyler oldu anlaşılan.Yazmıyorsun aylardır.'
Haklı da aslında 'adresi belli değil ki vefasızlığın' Yazamıyorum.İş güç,koşuşturma..Uzun uzun ve güzel şeyler yazmak isiyoru ama hiç de böylesi şeyler yazmaya uygun olmuyorum nedense.Oysa kimseyi unuttuğum yok.Severim hepinizi.Katmasam da umudumu umudunuza,acınızı paylaşamasam,mutluluklaraınıza katılamasam da hem özledim,hem de çok severim sizleri.
Ama neylersin ki böyle bir sevmek oldu,bu yüzyılın sevmesi.. 
Evet, yüzyılın sevmesi böyle oluyor, güzel yazmışsın. Başka neler var yüzyılın menüsünde? Neler değişti, nelere alışmamız gerekiyor?
Yüzyıllar olumlu,olumsuz çok şeyi değiştirdi.Hep olumsuzluklardan söz ediyoruz,onlar sanatın,edebiyatın konusu olunca daha çarpıcı oluyor.Osman Şahin,bir kitap imza gününde "acıdan doğar insan" mealinde bir şeyler söylemişti.Daha doğrusu Doğu,Güneydoğu coğrafyasında acıların ,yoksulluğun yaşandığını dolayısıyla yaşamın kendisinin edebiyat olduğunu dile getirmişti.Yıllar önce Nevzat Çelik'le aynı cezaevinde yatan biriyle karşılaşmış,söyleşmiştik."O koşullarda herkes biraz Nevzat Çelik aslında" demişti.
Gösterdiğiniz güvenden dolayı teşekkür ederim.Kendimi otorite gibi gördüm söyleşi süresince ve içtenlikle,birikimlerimin elverdiği ölçüde yanıtlamaya çalıştım.

KORKUNUN EGEMENLİĞİ, VİCDANIN SESİ

Oğlumu kucağıma aldığımda hissettiğim ilk ve tek duygu sorumluluk duygusu oldu.

-Allah'ım şu çocuk kendi ayakları üzerinde durmadan  canımı alma!

Bazen düşünürüm, acaba beş çocuğu olan ne yapıyor? Sırtımdaki sorumluluk yükünü beşle mi çarpmak lazım, yoksa beşe mi bölünür yük?

Ya da nedir bu aşırılık, genetik mi, sonradan mı kazanılıyor, kazanılıyorsa nasıl kazanılıyor? Vallahi de ben istemedim. Sanırım yaşananlar oluşturuyor bu duyguları ve dozunu.

Sorumluluk duygusunun bir de yaygınlığı konusu var. Oğluna, karına, anana, babana, kardeşine, ailene, topluma, insanlığa karşı sorumluluk. İnsanda hangisi hangi dozda, iyi bir otopsiyle anlaşılır belki. Fakat oluşumun kaynağı belli değil. İnsan el yordamıyla tahminler yapabilir belki, yaşadıklarına bakarak.

Başka yaşamlara dokunmak. Bir kaç yazı yazdım bu konuda. Onlar iyi şeylerdi. İyi anlamda dokunmak insana haz ve gurur veriyordu. Tartışılması, irdelenmesi gerekmiyordu. 

Fakat kötü anlamda dokunmak başka yaşamlara, kabusumdur. Bilerek veya bilmeyerek bir başkasının yaşamının akışını değiştirmek, kötü yöne. İnsan nasıl yaşayabilir bu yükle?

Başka yaşama dokunmak sorumluluğu duygusunu bana yerleştiren olayı hatırlıyorum. Başka yaşamları kötü yönde etkilemenin insanda nasıl bir vicdani yük oluşturduğunu tahmin edebiliyorum. Sadece empati yaparak.Yoksa bu insanlarla bu konuyu asla konuşmuşluğum yok. 

Yazmak keşfetmek aynı zamanda.Yazarken aklıma gelen bir keşfimi de yazmadan edemeyeceğim. Belki da yaşananlara bir sorumlu daha bulmanın sevinci.

Evet, önce bunu yazayım son keşfimi; bize özel eğitimli personel gerekiyordu. Bazı okullarda olduğunu biliyorum ama bizim okulumuz gibi okullarda var mı bilmiyorum. Olduğunu umuyorum.

Evet, on bir yaşında ailemizden hayatımızı kurtarmak umuduyla yatılı okula toplanmışız. Okul da yeni, personel de.  Bina, yemekhane, yataklar, arkadaşlar, öğretmenler, müdür, etüt, şehir her şey yeni. Herkes ilk defa bir araya gelmiş. Ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmiyor el yordamıyla bulmaya çalışıyor. Bulunduğumuz şehir için de yeni bir durum.

Disiplin had safhada. Özel personelden kastım bundan. Okul yönetimi, personel, yatakhane başkanları, sınıf başkanları ve de kurallar, disiplini sağlamaya, sorunsuz bir şekilde "bir arada yaşamı "tesis etmeye çalışıyor. Tabi ki bildik yöntemlerle ve bildik yöntemlerin en etkilisi korku ile.

Çocukluğun vazgeçilmezleri, küçük yaramazlıklar ve şımarma duygusu. Yapılan yaramazlıklar büyüklerin hoşgörüsü ile aşılır, şımarma duygusu büyükler tarafından giderilir. Yatılı okulda okuyan çocukların bu ihtiyaçlarının karşılanma olanağı yok. Özel eğitimli personelden kastım o. Onlar da işe yarar mı bu konuda bilemem. Denenmeli en azından ya da işin uzmanları psikologlar, rehber öğretmenler olmalı.

Çocuk her yerde çocuktur. İhtiyaçlar da her yerde ve her çocukta aynı. Oysa şartlar uygun değil. Şımarma, şevkat yok, disiplin var. Belki de öyle olması gerekiyor. Bir arada yaşam zor. Aile geniş. Ev şartlarını, kurallarını burada uygulamak aynı sonucu vermez. Sorunsuz bir arada yaşama amacı ile bireyin ihtiyacı arasında denge sağlama zorunluluğu var.

Evet, bu uzun girişin nedeni anlatacağım olayda kişilere haksızlık yapma korkusudur. Esasen olay benim çok yakınımda olmadı. Detaylarına vakıf değilim. Önemli gördüğüm ve paylaşmak istediğim konu, olaydan çok olayın bende yarattığı korku ve çıkardığım ders. İşin detayında değilim o nedenle.

Efendim, olay basit, sıradan ve çocuksu. Bir çocuk nasıl merak duygusuyla evdeki bir aleti kurcalarsa bu da öyle. Bir arkadaş hatta biraz yaramazlığı ile bilinen bir arkadaş, okulun kullanılmayan duvar saatini çıkılması yasak olan tavan arasında buluyor. Kurcalıyor. Epey bozulduğunu görünce de yine çatıda bir yere saklıyor. Başıma bir şey gelir korkusuyla.

Bir başka zaman ise duvar saatine ihtiyaç duyuluyor. Sanıyorum, tamir edilip tekrar bir duvara asılması düşünülüyor. Fakat ne kadar aranırsa aransın bulunamıyor. Bulunamadıkça da kızgınlık artıyor. Yönetim personele, personel öğrenciye, öğrenci daha küçük öğrenciye.

Tavan arasına çıkmak yasak zaten. Okulun bir aracını kurcalamak ise yasak oğlu yasak. En küçük kabahatlerin ağır bir şekilde cezalandırıldığı okulda, arkadaşın bu ağır suçunu itiraf etmesi, adeta idam fermanını imzalamak gibi bir şey.

Günler süren aramalardan bir sonuç çıkmayınca, olayın hırsızlık olduğu kanısı ağırlık kazandı. Böyle olunca da şüpheliler aranmaya başladı. Okulda tek konuşulan konu buydu zaten. Sonuçta, ya eski sabıkası olması ya da kuvvetli suç şüphesi nedeniyle gözler bir kişiye çevrildi. Zanlı sayısı bire indi.

Zanlının büyük sınıflardaki ağabeyler tarafından yapılan sorgusu sırasında ben de oradaydım tesadüfen. İtiraf et diyorlardı. Hatta anlatılan klasik "iyi polis, kötü polis" hikayesi burada da uygulandı. Biri nasihat ederek itiraf ettirmeye, kayıp saatin yerini söyletmeye çalışırken bir başkası dayakla bunu yapmaya çalışıyordu. Fakat arkadaş sadece kendisinin yapmadığını söylemekten başka bir şey söylemiyordu.

Bütün bu yaşananlar artık olayın gerçek failinin doğruyu söyleme şansını olanaksız hale getirmişti. Bir de olaya bugünden bakınca iki şey dikkatimi çekiyor. Birincisi o devirde her şey ne kadar değerli. Yokluktan mı bu? Değer bilmekten mi? Şimdi bir duvar saati yüzünden böyle bir şey yaşanır mı?

İkincisi ise o zaman bile mantıksız, sağlıklı düşünürsen. Yani koskoca duvar saatini on bir-on iki yaşında bir çocuğun altı bin nüfuslu bir kasabada nereye götürüp satma şansı vardı ki hırsızlık şüphesiyle sorgulanıyordu, ehil olmayanlar tarafından.

Sonuçta, bir sabah şüpheli konumundaki arkadaşın okuldan kaçtığı anlaşıldı. Herkes rahatladı. Saat bulunmasa da suçlu bulunmuştu, o olmasa niye kaçsın ki?

Sonradan duyduğumuza göre, kasabanın Ankara yönündeki komşu kasabasına kadar otuz kilometre yürümüş. Bin bir güçlükle Ankara'ya ailesinin yanına varabilmiş.

Hikayenin bu kısmını bilmiyorum.Tam bir muğlak. Aslında şimdi sorsam öğrenirim de dediğim gibi önemli olan hikaye değil, benim olaydan çıkardıklarım.

Ya tavan arasında saat tesadüfen bulunmuş ya da saati saklayan arkadaş vicdan azabıyla söylemiş öğretmenlere, öyle anlaşılmış. Saatin çalınmadığı, arkadaşın boşuna suçlandığı ve okuldan kaçtığı, saati kurcalayan arkadaşın korkudan suçunu söyleyemediği vs..

Arkadaşımız sanıyorum bir yıl sonra tekrar okula dönebildi. Olayın çözülmesi uzun zaman aldığından, okula kaldığı yerden başlaması mümkün olmamıştı.

Bu olaydan saati saklayan, suçsuz birini itham eden, sorgulayan, kaçan ve bedelini ödeyen arkadaşlar ne sonuç çıkardı bilmiyorum. Bende kalan ise korkunun egemenliğinin vicdanın sesini asla kısamayacağı oldu. 

Evet, bir insanın yaptığı küçük bir hatanın bir başkasının hayatını mahvettiğini gördükten sonra haksız mıyım, bir başka yaşama dokunmaya korkmakta?

ŞUNDAN BUNDAN

ESER

Geçenlerde, şimdiye kadar yazmış olduğum yazıları, yaptığım işleri yedeklemem gerekti. Dosyayı kopyaladıktan sonra cd’nin arka yüzüne bakayım dedim, bakmaz olaydım. Bütün hayatım boyunca yaptığım işler, yazdığım eserler ancak birkaç daire şeklinde yer işgal etmiş cd’de.

Geçen ömrü sorgulasam mı kırkımda, bir cd doldurur mu geriye kalan zaman?
***
İMAJ

Fakültede, ikinci dönem tek dersten okul uzamış. Pazarlama firmalarından birine girilmiş ve de her pazarlama firmasında olduğu gibi, içinde ingilizce kelimeler ve iddialı ünvanlar geçen önü türkçe, arkası ingilizce kartvizitlerden bastırılmış. Kılık-kıyafet de yolunda. En azından öğrencilikten farklı.

Kartımı gören Ayı Mehmet; kartımı görerek bir şey olduğumu sanan Ertan’a:

-Hani bildiğimiz Erkan olmasa karta bakarak bir şey oldu sanacağım, deyince çizdiğimiz imaj Ayı Memetin sağduyusuna kurban gitmiş.
***
BAŞA BELA

Belediye otobüsündeyiz. Otobüste 3-5 kişiyiz. Otobüs durakta durdu. Yaşlı bir yolcu, biletini atarken:

-Duracaksın tabii, dedi.

Şoför önce anlamadı. Yolcu yerine giderken devam etti:

-Duracaksın tabi, durmak zorundasın, bir kişi de olsa duracaksın, diye bağırdı.

Şoför birden frene bastı:

-Ne diyorsun amca sen?

Amca tekrarladı bu sefer yüksek sesle:

-Duracaksın tabi, durmak zorundasın!

***
KUPONLA MÜFETTİŞLİK

Mevsimi geldi. Gazetelerde çarşaf çarşaf Müfettiş alınacak ilanları ve sınavlara hazırlanan binlerce genç. 

On beş yıl önce sınavlara hazırlanan üç arkadaşım biraraya gelmiş. İkisi ellerinde kestikleri sınav ilanlarını birbirine göstermekteymiş. Bunu gören üçüncü arkadaşım sormuş:

-Bunlardan kaç tane biriktirince müfettiş olunuyor?

***
MUSTAFA

Trafik polisi bir arabayı durdurur. Cezayı yiyeceğini anlayan şahıs polise “…sen Mustafa’yı tanıyor musun" diye sorar. 

Polis, “kim olursa olsun biz görevimizi yapıyoruz “der.

Şahıs, bak sana resmini göstereyim diyerek cebinden çıkardığı parayı polise verir.Paraya uzun süre baktıktan sonra cebine atan polis:
-Tam çıkaramadım, bu Mustafa’nın başka resmi var mı sende, diye sorunca şahıs cevabı yapıştırır.

-Ben de tanıyorum dediysem fazla tanımıyorum, ben de sadece bu resmi var!

***
OTEL

Görevli olarak gittiğim küçük bir ilde çok pahalı otel ücreti isteyen resepsiyoniste “golf oynamayacağım, tenisten hoşlanmam, yüzmeyi de düşünmüyorum” dedim. 

Resepsiyonist, “ne diyorsun abi, bu dediklerinin hiçbiri bu otelde yok, bu ücret sadece yatak ücreti” dedi.

Daha bir hafta önce beş yıldızlı bir otelde daha düşük fiyata tatil yapmış biri olarak, çocuklarını özleyen asker ailelerinin özlemleri beş yıldızlı otel ücretine tahvil edildiğini gördüm, askeri birlikten başka bir şeyi olmayan bu şehirde.

***
ÇOCUK UYUTMA

Oğlumu hep türkü söyleyerek uyuttum. Sesimin güzel olduğundan değil. Sesim o kadar berbattır ki, türkümü duyan çocuk, "bu sesi duyacağıma uyuyayım daha iyi" diye hemen uykuya dalardı.
***

UNUTKANLIK

Her sabah otobüs durağında bacaklarıma bakarım, acaba pantalonumu giydim mi diye.
***

ANKARA’NIN NESİ MEŞHUR

"Yarın Ankara’ya gidiyorum, kaleyi, anıtkabiri gezeceğim sonra da müsteşar beye uğrayacağım" diyen arkadaşıma merakla sordum:

-Ankara’nın kalesi, Anıtkabiri meşhur biliyorum da, müsteşarı ne zaman meşhur oldu?
***

SONRADAN GÖRMELER

Sonradan görmeler maymuna benzer. En yükseğe tırmanabilirler, tırmanma hızları sizi şaşırtabilir. Ancak zirvedeyken tek görünen yerleri ayıp yerleridir. Balzac-Vadideki Zambak’tan
***

SÜPÜRGENİN SAPI

Jöntürklerden biri dayanamıyor ve topladığı taraftarları ile sarayı basarak padişahı devirmeye karar veriyor. Uzun planlamalardan sonra harekete geçiliyor ve sarayın kapısına dayanılıyor. Ellerde silah. 

Gürültüleri duyan paşalardan biri sarayın kapısına çıkıyor. Bir bakıyor ki elleri silahlı bir gurup sarayı basmak üzere. Tedbirsiz çıkmış olan paşa, silahı yanında olmadığı için meydancının sarayın kapısında unuttuğu süpürgeyi alarak sapıyla isyancıların başına vuruyor. İsyancıbaşı orada ölüyor.

Büyük amaçlarının ve de liderlerinin bir süpürge sapına kurban gitmesiyle isyancıların morali bozuluyor ve dağılıyorlar. Meydancının sarayın kapısında unuttuğu bir süpürgenin sapı tarihin akışını değiştiriyor.
***
YAKILMA

Şimdilerde bazı ünlüler yakılma isteklerini belirtiyorlar..Onlara " Bir Çift Yürek " kitabında bir Aborujin bilgesinin bir sözünü hatırlatayım.

Bilge; doğanın yaşam boyu insanı beslediğini, insanların doğada yetişen bitkilerle beslendiğini, öldükten sonra da gömülen insanın bitkileri beslediğini belirterek doğanın bir dengesi, bir alış-verişi olduğunu belirtiyordu.

Ben yakılmak istenenlerin gerekçelerini bilmiyorum ama; yakılarak havayı kirleteceğime gömülerek bitkilerin bana verdiklerine karşılık vermeyi düşünüyorum.
***

PREKAZİ

Ben kendisini fazla tanımam ama hasta bir Galatasaray taraftarı olan arkadaşım anlatırdı. Prekazi’nin çok isteyerek oynamadığını belirtmek için de “ bak formasında hiç çamur var mı? “ diye sorardı. Gerçekten de o zamanlar futbol sahaları çamurlu olduğu için bütün futbolcuların formaları çamurlu iken Prekazi forması tertemiz olarak maçı bitirirdi. Prekazi o zamanlar işini iyi yapmamayı, kaytarmayı temsil ederdi.

Şimdi devir değişti.Sahalar çamurdan kurtuldu, ülke çamur deryasına döndü. Artık formasında çamur olmayanlara kızmıyor, gıpta ediyoruz.
***

COBWEB

Otoyolda giderken en sağ şeritin müşterisinin olmadığını, bütün arabaların orta şeritten gittiğini görünce önümdeki arabayı sollayarak en sağ şerite geçtim. Fakat bu şeritte araba sarsılmaya başladı. Çünkü zemin bozuktu.

Olayı yorumlamaya başladım: Otoyol karayolları kanununda yazılı tonaja göre yapılıyor.Ancak kanuna göre yük taşımak kamyoncuları “kurtarmadığından” daha fazla yüklüyorlar. Oyoyol projesini hazırlayanlar bunu bildikleri halde yolun pahalıya yapıldığı iddialarından korktuklarından ve de projeye kamyonların yasal miktardan fazla yük yüklediklerini, ayrıca sağlıklı kontrol yapılamadığını belirterek daha fazla yüke göre otoyol yapılmasını sağlamadıklarından, yapılan yollar kısa sürede bozuluyor ve tamiri ile birlikte daha pahalıya patlıyor.
***

OTOYOL

Televizyonda haber özetlerinde memleketime giden otoyolun Başbakan tarafından açıldığını görünce haberi beklemeye başladım. Derken haber başladı. Fakat o ne? Haberde başbakanın otoyolu açtığı belirtildikten sonra bir kadının başbakana ulaşmaya çalıştığı ancak korumalarca engellendiği uzun uzun görüntüler eşliğinde verildi. Ancak otoyolun nereye kadar açıldığı, kaça malolduğu, kaç kişinin çalıştığı vs. gibi bilgiler verilmedi. Bunun üzerine kendimi enayi gibi hissettim, fakat bu yolu yapan firmayı, çalışan emek veren ve emeklerini haberlerde görmeyi uman kişileri düşününce teselli buldum.
***
MEDYA

Depremden sonra televizyonda başlangıçta aklı başında açıklamalar yapan deprem profesörlerinin daha sonra medya sayesinde “benim teorim iyidir, en seksi erkek benim, en edeleli erkek benim“ iddiaları ile muhtelif haritalar eşliğinde bir karış formülleri millete anlatma çabalarını gördükten sonra “tanrı medyadan korusun” diyorum.

LAFI İADE ETMEK

Bu hazır cevaplık mı, soğuktan donanı buzla ovmak mı, niyet okumak mı, lafı ağzına tıkamak mı, bilmiyorum. Zaten bilinçli bir şey değil. Öyle denk geldi. Ağzımdan öyle çıktı. Belki bir tepki ama iyi bir tepki. Ağzının payını vermek belki de. Tanım yapmak, bir yere koymak, kategorize etmek şart mı? Ben anlatayım, siz ne yaparsanız yapın.

Köyden kasabaya gelmiş, beş çocuklu bir aile olarak yaşama tutunmaya çalışıyoruz. Babamın doğru-dürüst bir işi yok. Tarla bahçe de yok. Kiralanmış tarlada ortak tütün ekmek, tarlaya bahçeye yevmiyeci olarak gitmek gibi çabalarla hem yaşama tutunmaya hem de okuyup bir iş sahibi olmaya çalışıyoruz. Dördümüz sınavları kazanmışız yatılı okuyoruz, yazları da çalışıyoruz. Bir yandan da yaşama tutunup iş sahibi olan büyükler de küçüklerin elinden tutuyor ve herkes yavaş yavaş yaşamda yerini almaya başlıyor.

Mahallede ve tanıyanlar da bir merak, bir şaşkınlık hali; nasıl oluyor bu? 

-"Yaşamın zorluklarına göğüs gerdiler, amacı doğrultusunda hiç bir engel tanımadılar", gibi bir yorum aska duyulmaz. Zira aynı şartlarda olup başaramamış olanlar zan altında kalırlar. Sen niye yapamadın?

Genelde duyulan şudur:

-Hazine buldu, piyangodan çıktı, uzaktan akrabası yardım etti, torpili var...

Liste uzayıp gider. Bir de o zamanlar şu söz vardı:

-Moskova'dan para geliyor. 

Hangi hizmetin karşılığı ise artık. Daha çok sol görüşlülere söylenirdi bu.

Bir gün kahvedeyim. Mahalleden bir genç de kahvenin garsonu. Sabah saatleri, kahvede kimsecikler yok. Bana çay getirdikten sonra merakına daha fazla dayanamayarak sordu:

-Babanın işi yok. Hepiniz de okuyorsunuz. Nasıl başarıyorsunuz bunu?

-Moskova'dan para geliyor.

-Onu demek istemedim, hani hepiniz okuyunca, ben de okumak istiyorum da ondan sordum, diye olayı toparlamaya çalıştıysa da bir daha ne o böyle soru sordu, ne de başkası. Her görüşümde hala başını öne eğer, utançla.

***

Yıllar sonra Tekel'de çalıştığım zaman, görevli gittiğim bir yerde, sayımları yaptıktan sonra kaldığım otelden lokantaya doğru giderken, bir büfeden tekel 2000 sigarası istedim.Bayi :

-Tekelden vermediler, Müfettiş gelmiş, satış yaptırmadı pezevenk, dedi.

Ben de kimliğimi göstererek:

-O  pezevenk benim, dedim.

Bunun üzerine bayi binbir özür dileyerek beni buyur etti. Kendisine iki yılda bir gün müfettişin sayım yapmak için satışı kestiğini, satış yapılırken de sayım yapılamayacağını anlattıktan sonra neden böyle bir tepki gösterdiğini sorunca, anlattı:

-Otuz ağustos günü tatil olduğundan, otuzbir ağustosta da aylık hesaplar nedeniyle satış yapılmadı. Bir eylül günü de siz satış yaptırmayınca sonuç olarak üç gündür mal alamıyorum. Para kazanmak bir yana da, gelen müşteriye yok demekten bıktım.

Peşin parası ile üç gündür mal alamamaktan sinirleri bozulan, gelene hayır demekten bıkan bayi haklıydı belki. Ama suçlayacağı kişi ben değildim.

KÖFTEYİ KAPTIRMAK

Yaşamın getirdiklerini karşılama yönteminiz sonraki gelenleri nasıl karşılayacağınızı belirliyor. Yaşamın herkese aynı şeyleri getirmediğini, bu nedenle de herkesin karşılaştığı olaylara karşı farklı tepkiler verdiğini biliyorum. Herkes kendi tecrübesine göre hareket etmekle birlikte başkasının yaptıklarını kendi süzgecine göre yorumlamaya-yargılamaya kalkınca problem ortaya çıkıyor. Kişilere yanlış ünvanlar verme, kafasında yanlış yerlere koyma hatalarına neden oluyor.

Bu nedenle biraz empati yapmak, kişiyi kendi şartlarında değerlendirmek gerekiyor.

Efendim, Edirne'de bahçedeki kamelyada öğle yemeğindeyiz. Yemekte köfte var. Bir-iki dakika içinde yanımdaki bankta bir kedi belirdi. Öyle bir bakıyor ki, adeta köfteye kenetlenmiş durumda. Benim ise hiç de paylaşmaya niyetim yok.

Birincisi, kedileri sevmem. Sevmediğim biriyle sevdiğim bir şeyi asla paylaşmam.

İkincisi, kedinin bakışları beni zorluyor. "Köftenin birini ver kurtul". Benim ise zorlamaya aşırı reaksiyonum var. Bir şeyi yapmaya mecbur kalmaktan nefret ederim. Mümkünse aksini yaparım.

Üçüncüsü, eşitlikçiyim ben. Bu kediye verdik, arkası kesilmez ki. Zaten hepsi üç köfte. Buna verip diğerlerine vermemek adil olmaz.

Dördüncüsü, herkesin rızkı verilmişti ve bir yerdeydi. Bu kedi de rızkı neredeyse zahmet edip oradaki rızkını yemeliydi. Bir tepsi içinde, kamelyadaki bir masadaki üç köfte onun rızkı olamazdı, olsa olsa benim rızkımdı. Onunki nerede bilmiyordum. Ben benimkini bulmuştum. O da belki de bir çöp tenekesindeki rızkına doğru gitmeliydi.

Beşincisi, bu dünyada herkes kendine bir yer edinmişti. Kamelyada yemek yiyebilmek için az emek çaba harcamamıştım. Burayı hak etmeyenin burada köfte yemeye hakkı yoktu. Öyle benim canım istedi demekle olmuyordu.

Evet, ben bu düşüncedeydim. Onun ne düşündüğünü bilmiyordum. Ama bildiğim kadarıyla onlar düşünemiyordu ve sadece istiyordu.

Bu halde adeta bir ringdeydik ve herkes pozisyonunu koruyordu. Ben masada, kedi bankta birbirimizi süzüyorduk.

-Müdür Bey, galiba bu kedinin gözü benim köftede.

-Yok efendim, onlar her gün gelirler böyle, bir şey olmaz.

Son köfteden bir önceki köfteyi çatalımla bölerken kedi banktan hücum başlattı. O kadar hazırdım ki bu hamleye, derhal elimin tersiyle kediye vurdum. Kedi havada iki takla attıktan sonra yere düştü.

-Kusura bakmayın efendim, kedi köftelere değmiştir, değiştirsinler.

Ben de öyle düşünmüştüm. Her şey bir kaç saniye içinde olup bitmişti. Kediye vurarak köftemi savunmuş ona kaptırmamıştım ama kedi köftelere temas etmiş olabilirdi.

Sonuçta, bana yeni yemek getirdiler, köfteler de çöpe atıldı. Ben köfteyi kaptırmıştım da kime onu bilmiyordum. Köfte için o kadar mücadele eden kedi mi yoksa doğru yerde doğru zamanda doğru yerde bulunmasını bilen bir başka kedi mi bilmiyorum.

BOŞUNA İNTİHAR ETMEYİN!


Yıllar önce bir arkadaşın intihar ettiğini öğrendim. 12 Eylül döneminde günlerce işkencelere dayanmış, cezaevinde kalmış, sessiz ve sakin bir arkadaştı. Bu nedenle şaşırdım intihar etmesine. Nedenini kimse bilmiyordu, kız nedeniyle olduğu tahmin ediliyordu sadece. Çünkü tavana astığı odaya giren anne ve babası onu ipten indirmeye çalışırken, ağabeyinin eşi, yengesi bıraktığı mektubu odaya girer girmez sobaya atmış, bu nedenle de kimse okuyamamıştı.


Benim bu olaydan anladığım:

A) Aşk nasıl ve ne kadar güçlü bir duygu ki o kadar işkenceye, cezaevlerine dayanabilmiş bir kişi bu duyguya dayanamamıştı?

B) İnsanın kendisiyle ilgili en aciz olduğu konu ölümünden sonrasıdır. Hiçbir müdahale şansın yoktur. Ölümünden sonra nereye gömüleceğin, cenaze töreninin nasıl olacağı, mezar taşında ne yazacak, salan nasıl ve nerede okunacak tamamen senden sonrakilere kalmıştır. Dediğini dinleyen olursa ne ala. Nitekim gömüldüğü yeri, mezar taşında yazanı asla kendisinin kabul etmeyeceğini bildiğim ölmüş yakınlarım vardır. Arkadaş da intihar ederek vermek istediği mesajını, bıraktığı mektup okunmadan yakıldığı için verememiş, bir yerde boşa intihar etmiştir. Ölümü hakkında onun söylemek istediği değil, insanların anlamak istedikleri akıllarda kalmıştır.

C) Normal şartlarda, eşiyle kayınpederinin evinde yaşayan bir köylü kadını olan yengenin aileyle ilgili alınan kararlarda hiçbir etkisi olmaz. Fakat bu olayda mektubu okutmadan sobaya atarak en doğru kararı vermiş, en isabetli tavrı sergilemiştir. Mektupta yazanlar ışığında arkadaşın sevdiği kızla ilgili olumsuz davranışların önüne geçmiş, köyde oluşması muhtemel hasımlığı da önlemiştir. Bu nedenle en doğru kararı kimin vereceği belli olmadığından bir karar vermeden eğitimi, cinsiyeti, sosyal konumuna bakmadan herkesi dinlemek gerekir.

DÜŞÜNCE VE HAREKET BÜTÜNLÜĞÜ

Tarihimizin en tartışmalı isimlerinden biridir Enver Paşa. Fakat benim için tartışmasız olan ve takdir ettiğim konu Enver Paşa’nın ölümüdür. 4 Ağustos 1922'de Tacikistan'da, Orta Asya’nın Pamir eteklerinde Çegan tepesinde çarpışmada vurularak ölmüştür. At sırtında, elinde silah.

Herkese nasip olmaz böyle ölüm. İdeallerinin, hayallerinin peşinde, at sırtında elinde silah çarpışmada ölmek. Yaşamının son anına dek amacı uğruna mücadele etmek. Bu uğurda ölümü göze almak ve ölmek.

Evet, herkese nasip olmaz böyle bir ölüm. Bırakın çarpışmayı, samimi düşünce sahibi, her şart altında fikrini savunan, bedelini ödeyen kaç kişi kaldı ki etrafınızda?

Anlatacağım kişiler de bence bu tarife uyan ender kişiler. Düşünceleri doğrultusunda hareket eden insanlar, her şeye rağmen.

Efendim askerdeyiz. Kısa dönem yaptığımız için biraz gevşeklik var. Sonuçta güneydoğuya gidecek askerler gibi değil eğitimimiz. Yanlış hatırlamıyorsam, atmamız gerekenden az atış yapmışız. Onu telafi edeceğiz. O nedenle atış alanına götürüldük. Yüksek bir yere çıkan komutanımız konuya açıklık getirdi. Fakat atış yaparken de severek isteyerek yapmamızı istediğini söyledi. Ve ekledi:

-Geçen sefer bazı arkadaşlarda gördüm. Eğer kadın gibi tüfeği tutacak olan varsa onlar atmasın, ayrılsın şöyle kenara!

Komutanın bu sözü üzerine yaklaşık on kişi, komutanın ve dört yüz kişinin şaşkın bakışları altında hiç tereddüt etmeden denilen yere doğru yürüdüler. 

Komutan, ayrılan olmaması için söylemişti bu lafı. Zira bir asker asla bir kadın gibi tutmazdı tüfeği. Tüfek erkeğe mahsustu.

Komutan dayanamadı:

-Bu lafım üzerine bile ayrılabildiniz ya kenara, helal olsun size!

Aslında o an tüfek tutmak istemeyen, atış yapmak istemeyen, bunu gereksiz gören en az yüz kişi vardı. İstemeyen atmasın deseydi komutan, bunun ellisi ayrılırdı. Fakat “kadın gibi tüfek tutan olmamak, öyle görünmemek” için ayrılmamışlardı.

O nedenle takdir edildi ayrılanlar. Düşünceleri, amaçlarıyla uygun hareket ettikleri için. Enver Paşa’dan ne farkları vardı ki?  

İŞ BULMA SANATI

İlanlara bakarsınız hemen anlarsınız ya da mantıklı bir ilişki kuramazsınız; yapılacak iş ve aranan niteliklere. Hele bir de özel sektörün abartılı unvanlarını da göz önüne alırsanız. Ya da manasız nitelikler, soyut: prezantabl. Ne demekse, nasıl ölçülecekse, kim ölçecekse ya da kendinde olduğunu bilebilen varsa.

Kısa süren özel sektör deneyimim sırasında, her ilanın bir reklam olduğu ve aranan eleman ilanının da bir nevi firmanın imaj çalışması olduğunu öğrenmiştim. Hatta işadamlarıyla yapılan röportajların bedelinin de ilan faturasının içinde olduğunu.

Ancak işsiz için bunlar önemli detaylar değildir, kafa yorulacak detaylar. Belki de hayal kurmayı engelleyecek detaylar.

İlanlarda aranan niteliğin başvuru sayısını azaltmaya yaradığı da bir gerçektir.
Bu niteliklerden en bariz olanı yabancı dil. Ben de işe girerken sınavlarda ağır bir sınav olmasa da yüz üzerinden elli almıştım. Bu güne kadar da hiç kullanmadım yabancı dilimi. Zaten devlet de yabancı dil sınavlarını geçenleri ikiye ayırıyor. Dilinden yararlanılana yararlanılmayan personelin iki katı bedel ödeniyor. Daha doğrusu, sınavı geçenlerden bildiği dilden yaptığı işte yararlanılmayan personele dil tazminatının yarısı ödeniyor.

Devlet de kabul ediyor yani yabancı dil bilen personelin tamamından yararlanılmadığını ama sınavını yapmaya devam ediyor.

Yıllar sonra uluslar arası bir şirketin Avrupa Direktörüne sordum:

-Türkiye’de herkes illaki yabancı dil bilen eleman arıyor. Siz mi zorluyorsunuz?

-Kesinlikle bizimle bir ilgisi yok. Bizim talebimiz değil. Biz işimizin görülmesine bakarız. Görüyorsunuz ki sizinle de birlikte geldiğimiz tercüman aracılığıyla görüşüyoruz.

Bunları şunun için anlatıyorum işsiz insanlarımıza. İlanlara bakarak umudunuzu kesmeyin, aranan kişinin siz olduğunuza inanıyorsanız çekinmeyin, başvurun ve alın işi. Yaptığınız işin yüzde yetmişini zaten işyerinde öğreniyorsunuz.

Yıllar önce ünlü bir işadamı da benzerini söylüyordu:

-Eğitim insana vizyon verir. Vizyonu olan insan her işi başarabilir, işle ilgili eğitimi şart değil.

Gelelim konuyla ilgili hikayeme. Fakülte sonrası en kolay bulunan işi yapıyoruz, pazarlamacılık. Ki bende çene kuvvetli olduğundan etrafım ve işverenlerim benim pazarlama için biçilmiş kaftan olduğumda ısrarlılar. Uzun bir zaman bir tane bile mal satamamam bile fikirlerini değiştirmemişti. Sonunda ben pes ettim de ayrıldım işten, memur oldum da kurtuldu sektör benden.

Bu sırada büyük bir firma, Fransızca bilen, iktisat mezunu, üretim planlamacısı arıyordu. Daha bir sürü de detay vardı ilanda; doğrusal programlama, deneyim, analitik vs. Şimdi çalıştığım işe girerken elli alacak ve Fransız Kültür Merkezinde iki kur geçecek kadar Fransızcam ve diplomam olmasına rağmen, deneyim vs. diğer şartlarım tutmadığından işe başvurmadım.

Bir süre sonra şirkette birlikte çalıştığımız ve bir pazarlama dehası olan arkadaşımızın bu işe girdiğini öğrendim. Bildiğim kadarıyla arkadaşımızın yabancı dili İngilizceydi ve bildiği de şüpheliydi. Mezun olalı on yıla yaklaşmıştı ve ayrıca bitirdiği bölümde o sayılan derslerin hiç biri yoktu.

Şartlarının hiçbirinin tutmadığı o işe nasıl girdiğini sordum, büyük bir merakla. Anlattı, fabrikada çalışan bir akrabası aracılığıyla ilgili müdürle konuşmuş tercüman aracılığıyla.

Müdür:

-Aradığımız niteliklere uymuyorsunuz, görüyorsunuz sizinle tercüman aracılığıyla konuşabiliyoruz.  Dayınız asla kıramayacağımız birisi. Diyelim hatır için işe alındınız,  başaramazsanız ne olacak?

Arkadaşım o tarihi ikna edici cümlesini kurmuş:

-Yaş otuz, evliyim ve bir kızım var. Başarmaya mecburum!

İlanda aranan niteliklerin hemen hemen hiçbirini taşımayan arkadaş hala o işte çalışıyor, emekliliğini hak edecek kadar zamandır. 

NE ÇEKERSEN DİLİNDEN

Ne çektiyse dilinden çekti. Çok eski arkadaşım. Benim aksime dilinin kemiği yoktur. Diline geleni söyler. Şu zaman bunu mu söylesem? Burada bu denir mi hiç? Böyle dertleri yoktur. Belki kendine güveninden, belki de lüzumsuz yerde lüzumsuz konulara kafa yormak istemediğinden. Bu tavrı onu özgün biri yaptı, mesleğinin de en iyilerinden. Enerjisini önemli işlere harcadığından. Bazı iletişim kazaları dışında.

İlk kaza lisede oldu. Din dersindeyiz ve din bilgisi öğretmeni olmadığından matematik hocamız geliyor. Konu abdest almak. Hocamız abdest alırken yüzün saç bitiminden itibaren yıkanması gerektiğini söyledi. Arkadaşım hemen el kaldırdı.

-Hocam saçı olmayanlar nereden itibaren yıkayacak yüzünü, diye sordu.

Hoca, oğlum saçı olmayanların da saç hizası bellidir, derken bir yandan da elini kaşından itibaren saç hizasına götürmeye çalıştı. Fakat epey yol kat etmesi gerekti. Zira hocamızın saç hizası ensesinin beş-altı santim üzerindeydi. Eh hocamızın eli kaşından ensesine doğru saç ararken yol bir hayli uzun olduğundan sorunun ne amaçla sorulduğunu fark etmekte gecikmedi.

-O ne biçim soru öyle, diye hiddetle haykırdı. Bütün sınıf gülmeye başlayınca konuyu uzatmadı, arkadaşı da dövmedi abdest almanın başka şartlarını anlatmaya devam etti.

İkinci kaza da fakültede meydana geldi. Arkadaşımla fakültede de beraberiz ve aynı evde kalıyoruz. Paralar suyu çekmiş, midemize iki-üç gündür sıcak bir şey girmemiş, içtiğimiz su da soğuk olduğundan ağzımızdan itibaren nereden nereye gittiğini haber veriyor, bedava anatomi dersi adeta.

Evde odun da olmadığından battaniyeye sarılıp kitap okuyoruz, kahveye gidecek para da yok. Derken aklımıza geldi ve iki kız arkadaşın evlerine gidip çay içmeye karar verdik. Sıcak ve çay içilebilir bir ortam cennetti bizim için.

O zamanlar kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılan kitapların çokluğundan mıdır yoksa ülkenin darbe sonrası a-politik ortamından mıdır nedir sürekli kadın-erkek ilişkileri tartışılıyor.

O gün de konu “kadın dövülmeli mi” ye nasıl geldi hatırlamıyorum. Esasen bizim derdimiz sıcak ve çay içilebilir bir ortamda biraz oturmak. O nedenle böyle tehlikeli bir konuyu biz açmış olamayız. Kaldı ki çok önemli ve acil bir konu da değildi bizim için, dayağı yiyecek olan biz değildik sonuçta.

Herkes fikrini söyledi. Kızlar ve ben kadın dövülmemeli derken, arkadaşım gerekirse dövülebilir, dedi. Kızın biri de “burada dört kişiyiz, üçü dayağa karşı, demek yanlış düşünüyorsun” dedi.

Bu arada biraz ısınmış ve ilk çayının şekerini karıştırmakta olan arkadaşım, ne olacak ki ikisi kız zaten, dedi. Arkadaşım, dayağa karşı olanların ikisinin dayağı yiyecek kişiler olması nedeniyle karşı olmalarının normal olduğunu anlatmak isterken, kız arkadaşımız iki kadının oyu değersiz anlamında söylendiğini sanarak, “derhal bu evi terk et, ne demek ikisi kız” dedi. Çayını karıştırıp henüz bir yudum alamamış arkadaşım hışımla evi terk etti.

Ben bir yandan çayımı içerken bir yandan da kız arkadaşa yaptığı haksızlığı anlattım. Öbür kız arkadaşın da desteğiyle iki-bir haksızlık tescil edildikten sonra arkadaşımın peşinden kahveye gittim. Arkadaşlara sordum, şimdi gitti, dediler.

Eve vardığımda arkadaşımı kızgın bir şekilde battaniyeye sarılmış halde buldum. Meğer evden sonra daha önce defalarca çay ısmarladığı kahvedeki arkadaşların yanına gitmiş.”Oyundan bir çay söyleyin” dediğinde, kendi deyimiyle hastir üzeri dört almış ve çay içemeden eve dönmüş.