MANYAK BİR ORTAM




Dile kolay, tam yirmi beş yıl. Evet, liseyi bitireli ya da birbirimizden ayrılalı yirmi beş yıl olmuş ve bir iki kişi dışında birbirimizi görmemişiz. Bir organizasyonla toplandık, Bursa Uludağ’da bir otelde.

İnsanın en hızlı değiştiği dönemi geçirmişiz, çoğumuz birbirimizi tanıyamadık. Sonradan gelenlere de oyun oynadık. Herkes başkası oldu, inandırdık da:

-Ergün, çok değişmişsin.

-Ahmet, sen cılız bir şeydin.

Hatta bu arkadaşlardan biri daha önce işyerime gelmişti. Arkadaşın adını bilsem de kendisini tanıyamamıştım. Bütün gece yemekte "belki bir ipucu bulurum" diye dinlesem de yine de tanıyamamıştım. Ertesi günü fotoğraflara bakarken “bu ben” deyince hatırlamıştım.

Evet, Yirmi beş yıl sonra Uludağ’da hasret gideriyorduk. Organizasyonu yapan arkadaş da her şeyi düşünmüş. Yatılı okulda cumartesi günleri yapılan eğlencelerde söylenen şarkılardan oluşan bir repertuvarla tam anlamıyla bizi eski günlere götürüp ağlattı. 

Hem tekrar kavuşmanın sevinci hem de o günleri hatırlamanın hüznü birbirine karışmıştı. Bu arada geceye babasıyla gelen arkadaşımın oğlu da elindeki cep telefonuyla vakit geçirmeye çalışıyordu.

Sonradan öğrendik ki, sürekli annesine geceden naklen yayın yapıyormuş. Duygu selinin yaşandığı o anlarda da şu mesajı çekmiş:

-Anne burada manyak bir ortam var. Hem ağlıyorlar hem oynuyorlar!

TARİHTE İLK KAHVE OLİMPİYATI

Şiar Yalçın'ın bir lafını okumuştuk gazetede: Türkiye’de en çok iktisat eğitimi verilmesine karşın neden uluslar arası çapta bir iktisatçımız yok? 



Normalde bu sözü duyunca, "uluslar arası çapta iktisatçı olmak için çalıştık" demek lazım ama biz başka bir şey yaptık. Madem zamanımızın büyük bir kısmı kahvede geçiyor, o halde bir ilki gerçekleştirelim, olimpiyat düzenleyelim.

Fikir orijinaldi, heyecan yarattı. Arkadaş gurubumuzda genelde iktisat ve maliye bölümünden arkadaşlar vardı. Az sayıdaki ekonometri ve kamu yönetiminde okuyan arkadaşları da bölüştük, iki gurup olduk. 

Olimpiyat bütün oyunları kapsayacaktı: tavla, okey, bilardo, briç, satranç, maça kızı, king, ohel vs.
Büyük bir ciddiyetle takımlar oluşturuldu, oyuncular seçildi, karşılaşma takvimi hazırlandı. Biz iktisat bölümü olarak kritik hesaplardaydık. Maliye bölümündekiler her alanda daha başarılıydı. Yaptığımız hesaplara göre takımın en iyi tavla oyuncusu (kendisi başka oyun bilmezdi) Antepli Memetin Maliyenin tavlacısı Ertan’ı yenmesi gerekiyordu.

Fakat bizim Antepli, iki mars bir ters olarak beş sıfır yenilince olimpiyatlardan çekildik. Nasıl modern olimpiyatların kurucusu Baron de Coubertin ise, ülkemizde düzenlenen ilk kahve olimpiyatının yıkıcısı da Antepli Mehmet olmuştur. 

Kendisini teessüfle anıyoruz(!)

ZİHNİ SİNİR PROCELERİM



Uzun zamandır aklıma takılıyor. Zaten bir şey sorun olmaya başlamışsa çözümü de yakındır. Ancak sorunlarda önemli-önemsiz ayrımı yapmamak lazım. Sorun sorundur. Ben de çok önemli gördüğüm üç sorun hakkındaki çözümümü söylemek istiyorum.


Haşlama yemeğinin yanında ilik çekmek için pipet verilsin:

Lokantada çok güzel bir haşlama yediniz. Evde olsanız kimse görmez diyerek kemiği elinize alıp iliğini sömürerek kemiğin içinden çıkarıp afiyetle yersiniz. Ki en güzel yeridir. Fakat lokantada yemek yediğinizde, hem elle yemek yemek hem de kemiği sömürmek ayıptır. Kibarlık adına hem haşlamanın en güzel yerinden mahrum kalırsınız hem de güzelim ilikler israf olur.

Bu nedenle lokantalarda haşlama servisinde yemeğin yanına pipet verilirse (biraz geniş olanından) hem kibarlıktan vazgeçilmemiş olur hem de ilikler israf edilmemiş olur.

Pantolon cep astarları havludan yapılsın:

Ülkemizin en önemli sorunlarından biri de tuvaletlerde yıkadığınız eli kurulamaktır. Tuvaletten sonra el yıkama huyumuz olmadığı için olsa gerek kurulamaya da önem verilmez. Eviniz dışında gittiğiniz tuvaletlerde kurulamak için kağıt havlu vs. bulma oranınız yüzde beşi geçmez. Bu nedenle  yıkadığınız elinizi 

mecburen 

cebinize sokarak kurulayabilirsiniz.

Dün aklıma geldi. Pantolon cep astarları havludan yapılırsa el kurulama derdiniz ortadan kalkar. Ellerimizi yıkadıktan sonra cebimize sokarak kolayca kurulayabiliriz. Havlu astar pantolonu kabarık gösterir derseniz ince havlu ya da özel imal edilmiş cep astarı ile sorunu çözebilirsiniz. 

Salata suyu fabrikası açılsın:

Yemeğinizi de salatanızı da bitirdiniz. Kaldı geriye salatanın suyu. Ki en güzel yeri. Ekmek banarak ya da kaşıkla salatanın suyunu da yiyebilirsiniz. Kibarlığa aykırı da değildir. Benim önerim, çok sevdiği için içtiği salata suyu az gelen ya da lokantalarda genelde bir porsiyona bölündüğü için suyu olmayan salata yemek zorunda kalan veya salatanın suyu için salataya katlanamayanlar için.

Şimdilerde her şeyin suyu çıktı. Gerçek anlamda da mecaz anlamda da. Meyve suyu fabrikalarında her şeyin suyu üretiliyor madem, salata suyu da üretilsin ya da salata suyu fabrikası açılsın ayrıca. 

Böylelikle salatanın suyunu çok sevenler de bol bol içebilsinler.

GELİŞİRKEN GERİLEMEK



Sözüm ona teknoloji ilerledi. Olanaklar arttı. Artık her şey mümkün ve her şey daha kolay. Fakat teknoloji ilerledikçe, iletişim arttıkça bazı şeyler azalıyor gibi geliyor bana. Apartman yaptık komşuluğu öldürdük. İnterneti bulduk, dünyanın öbür tarafıyla konuşma olanağımız var ancak evde işyerinde yanımızdakiyle konuşamaz olduk. Yazmak kolay yazacak şey az. Dil de öyle, kısırlaştı derdimizi anlatamaz olduk.

Örneğin iktidar partisinden bahsedeceksiniz. Partinin adı belli de kısaltması belirsiz biraz. İsteyen istediği gibi söylüyor. Söyleyen de bedelini ödüyor. Ucuza bir şey yok.

-Ak Parti demenin bir manası var AKP demenin de. Ak Parti diyen yandaş Akepe diyen karşıt. Ortası yok. İkisini de söylemek istemiyorsanız ismin tamamını söyleyeceksiniz.

Ya da tam adını bilmediğiniz partiler de var ya da söyleyemediğiniz. Kısaltmaya kalkarsanız durum aynı:

-Pekaka demenin manası başka pekeke demenin de. Pekaka diyen karşı, pekeke diyen yandaş.

Çaresiz tam söylersiniz, böyle bir sonuç istemiyorsanız. Peki, "profiline çizgi film karakterini koy, çocuk istismarına karşı tepkini göster" kampanyasında ne yapacaksınız? Çizgi film karakteri koyan tepki göstermiş oluyor, koymayan yandaş olmasa da en azından tepkisi yok demek.

Oysa, benim çizgi film karakterim olmadı hiç. Çocukken evde televizyonumuz yoktu, yatılı okulda da televizyon iznimiz olan kısıtlı saatlerde de bir kahraman edinecek kadar çizgi film seyredemedik. Sonra birden büyüdük ve memleket meselelerine el attık. Şimdi nasıl anlatılır bu?

-Vallahi çocuk istismarına karşıyım ama  bir çizgi film kahramanım yok. Olsa dükkan senin! 

ÖBÜR DÜNYA


Benim öbür dünyada ne tarafa gideceğimden çok kimlerin olduğu tarafa gideceğim umurumda. 



Kimlerin ne yaparsa nereye gideceği belli olduğuna göre, ben öbür dünyada aynı yerde bulunmak istemediğim insanlar ne yapıyorsa aksini yapıyorum. 

Bu insanlara bu dünyada tahammülüm yok ki öbür dünyada hiç çekemem. Malum bu dünyanın süresi üç aşağı beş yukarı belli. Öbür dünyanın ise belirsiz. 

Yanlış kişilerle öbür dünyada aynı yere düşersem de vay halime.

ÖĞRENMENİN YAŞI YOKTUR, ÖĞRETENİN DE!


Bir buçuk yaşındaki oğlum elindeki bigudiyi sallayarak:



-Çu, çu ,çu, diye sevinçle haykırdı.

Ben su istiyor sandım, bir bardak su getirdim. Fakat o suyu içmedi, çu çu, diye bağırmaya devam etti.

Çocukların her şeyi görerek, dokunarak, koklayarak ve ısırarak keşfetmeye başladığı yıllar. Ben de elindeki bigudiyi salladım gerçekten içinden sıvı sesi geldi. Ben o güne kadar bigudinin içinde bir sıvı olduğunu bilmiyordum, merak da etmemiştim.

O günden sonra sarılacak kadar uzun saçım olmadığından bu bilgi benim doğrudan işime yaramadı. Fakat bana bambaşka bir şey öğretti.

Anladım ki; insanın bir buçuk yaşındaki çocuktan bile öğreneceği şeyler var. Yeter ki dinlemesini bilsin.

N’OLDUN GARİ?


Bizim Germencik’te klasik sorudur:

-Şimdi n’oldun gari?

Evet, bunca sene okudun, bunca senedir dışarıdasın, gider-gelirsin, bunca emek bunca para seni nereye getirdi? Bitirdiğin okul da öğretmenlik, subaylık, doktorluk gibi bir şey de değil ki bilelim. Evet, n’oldun gari?

Neredeyse bu soruya cevap verebilmek için okur bütün gençler. Verecek bir cevapları olsun, diye. Kaldı ki bu soru sadece Germencik’e mahsus değildir. Başka yerde başka şekilde de olsa sorulur bu; ne oldun, yaşama nereden tutundun?

Sonunda, herkes bir şekilde yaşama tutunur bir yerden. Tutunduğu yer tamamen kendi seçimi, iradesinin sonucu değildir. Hayat getirir insanı bir yere, o ne yaparsa yapsın, ne çaba gösterirse göstersin. Uzun uzun anlatmayayım sadece bir örnek vereyim anlayana, yeterlidir. İTÜ Elektronik tercihi yapan arkadaşım, kodlama yanlışlığı yaparak bizim okulu kazanmış o kadar puanla. ÖSYM’ye “ben bu okulu tercih etmedim” diye dilekçe vermesine ben engel oldum. Yoksa kazandığı sınava itiraz eden tek öğrenci olarak tarihe geçecekti. Bir daha sınava girmesine de şartlar izin vermedi.

Şimdi, kodlama yanlışlığı ile girdiği maliye bölümünde profesör oldu. Ülkemizin konusunda otorite isimlerinden biri ve bir gazetede konusuyla ilgili yazılar yazıyor, televizyonda kendisine mikrofon uzatılıyor.

Bakın etrafınıza, elektroniğe meraklı maliyeciler, iktisat kitaplarına gömülmüş meraklı mühendisler, okumuşlar, okuyamamışlar. Yaşam herkesi bir yere savurmuş. Diyeceğim o ki;  tabi ki sorabilirsiniz, merak insani bir duygudur, n’oldun gari? Fakat alacağınız cevaba göre muamele etmeyin. Askerliğini yapmış, vergisini ödemişse ve en önemlisi de insan olabilmişse, herkesin başımızın üzerinde yeri vardır.

ASTIMIN ÜSTÜ BENİM DOSTUMDUR


Artık tarihe karışmakta olan imza defterlerindeki kırmızı soru işareti, hukuki bir anlamı olmasa da görenlere çok şey anlatan bir işaretti; neden geç kaldın, bir daha olmasın, bak daha önce de geç kalmışsın vs. Şimdilerde de wordle bir yazı yazmaya kalksanız hemen çizgiler ortaya çıkıyor. Hem  kırmızıçizgi hem de yeşil. Kırmızılar, kendince imla yanlışları için yeşiller ise bir nevi olsa da olur mahiyetinde. Ancak yine de etkili. Merak edip tıklıyorsunuz bir uyarı:

-“Yüklemsiz cümle”.

-Ulan Word, benim yüklemimden sana ne!

Dostça bir uyarı gibi görünse de insanı kızdırıyor. Oysa yaşam bize neler gösterdi. Şairin dediği gibi:

-Ne cümleler gördüm yüklemi yok, ne yüklemler gördüm cümlesi yok!

Evet, yıllar önce kurumun iki numarası, taşrada gördüğü kurumun yedi numarasına:

-Yılın kadın yöneticisi ödülünü almışsınız.

-Eeee?


Şimdi, yukarıdaki cümlede bir yüklem var görünüyor. Ama sonuç yok. Yani “ödül aldığınızdan haberim var ama tebrik etmeye niyetim yok “ demek bir yerde. Bana göre tamamen bir kompleksten kaynaklanan bir şey. Hayır, insani bulmuyorum. Her şeyi onaylamak, her yapılana insani bir kılıf bularak hafifletmek hoş bir şey değil. Bu konuda yorum yapmayacağım ama küçük bir hikaye ile fikrimi söyleyeyim.

Efendim, bu ödül alan hanım yöneticinin müdür olduğu fabrikada bir işyeri hekimi var. İşyeri Hekimi, hem kuruma yabancı olmasından hem de kurumla ilişkisi bir sözleşmeyle sınırlı olduğundan kurumun hiyerarşisini bilmiyor. Öğrenmeye niyeti de yok. Fakat işyerine gittiğimde çok fazla bir ilgiyle karşıladı beni. Yani general muamelesi gören er vaziyetindeyim, bir yerde. Arkama baktım,  “acaba başkasına mı bu ilgi” diye fakat arkamda da kimse yoktu. Merak edip müdire hanıma sorduğumda:

-Sizin Şube Müdürü Coşkun Bey, doktoru kendisinin işe aldığına inandırmış. O nedenle ona çok itibar ediyor. Sizin görevinizi sorunca “Coşkun Beyin Amiri” dedim, ilgi o yüzden, dedi.

Ey emrindekiler iyi şeyler yapıyor, başarılı oluyor diye komplekse kapılan, onları engellemeye çalışan, onların başarılarından ürken yöneticiler ve iki numaralar, görüyorsunuz ki astınız ne kadar yükselirse siz de o kadar yükseliyorsunuz. Boynuz kulağı zaten geçer, ya geçilmemek için daha çok çalışın çaba gösterin ya da boynuz kulağı geçene kadar tadını çıkarın.

DÜŞMANI UZAKTA ARAMA!


Evet, itiraf ediyorum; bende trafik fobisi var. Başka bilimsel bir adı var ve bulmacalarda, bilgi yarışmalarında soruluyor mu bilmem. Ama bende var. Hem yaya olarak hem de sürücü olarak korkarım trafikten.


Altı yaşımda, karşıya geçerken önce sola sonra sağa bakıp tekrar sola bakmadığımdan, sağdaki arabanın geçmesini beklerken, o ara yanıma kadar gelen soldaki arabayı görmediğimden kendimi yüzükoyun yere kapaklanmış bulmuştum. Tekrar sola bakmanın nedeni bu olsa gerek. 

Fakat ben o kısmını hatırlamıyorum. Sağdaki arabanın geçmesini beklediğimi hatırlıyorum en son. Daha sonra da yere kapaklanmış haldeyken bana doğru ağlayarak koşan annemi ve kardeşlerimi hatırlıyorum. 

Geçici baygınlık hali oluşmuş. Şimdilerde çokbilmiş sağlık maillerinde beyin tümörü olacağının belirtisi olarak gösteriliyor bu durum. İnşallah gerçek değildir.

O kazanın etkisi mi bilmiyorum, o günden beri var bu trafik korkusu, evham. O kadar öyle ki ehliyet almama rağmen şehir içi trafiğe çıkmak için yaklaşık dört bin kilometre kurs almam gerekti. Hala da sevmem araba kullanmayı, trafiği yoğun yerlerde yürümeyi.

Bende trafik korkusu olunca doğal olarak etrafım da bana yardımcı olmaya çalışıyor. Beni bir refüjde ya da yaya geçidinde bir kadın veya erkekle el ele görürseniz yanlış anlamayın. Beni karşıya geçirmeye çalışan birileridir bu elimi tutanlar. Buna rağmen iki defa karşıya geçerken saniye farkıyla kurtuldum ölümden. Fakat bir meslektaşım kadar değil durumum henüz. O taksiye biniyormuş yolun karşısına geçmek için.

Bunları şunun için anlatıyorum; kısacası tedbirliyim trafikte ve de evhamlı. Bütün arabalar durmadan geçmem, trafik ışıklarında. Kemerim devamlı bağlı, arabadakilerin de. Buna rağmen bir defa beş yüz metre mesafede kemer takmayı unuttuğumdan ceza yemişliğim vardır. Muhtara kızıp çocuğun okuluna gitmeye çalışırken unutmuşum kemer takmayı. Yirmi senedir orada trafik kontrolü görmedim bir daha da.

Kemerim devamlı bağlı ve tabi ki de arka koltukta çocuk koltuğu da var. Ki çok yararını gördüm sonradan. Çocuk koltuğu arabalarda pek bulunan bir şey olmadığından kontrollerde polisler koltuğu görünce hemen iade ediyorlardı ehliyet ve ruhsatımı. Bu adam bu koltuğu almışsa her şeyi tamamdır, diye.

Kemeri bağlı, çocuk koltuğu tamam olan biri de tabi ki alkollü araba kullanmaz. Evlendikten ve arabayı aldıktan sonra ilk işim eşimi araba kullanmaya teşvik etmek oldu. İki meslektaşım hiç araba kullanmadılar. Heves de etmediler. Eşleri kullandı arabayı, onlar kucağında bebek arka koltukta seyahat ettiler. Yemeğe gittiklerinde de sorun olmadı. Hatta yalnız gittikleri yemeklerden sonra bile eşleri gelip arabayla eve götürdüler.

Ben o kadarına hazır olmadığımdan sadece yemeklerden sonra eşim eve kadar kullansın arabayı yeter, diye düşündüm. Fakat istediğim gibi olmadı. Hayır, eşim çok güzel araba kullanır. Ancak yemeklerde “ topuklu giydim kullanamam” gibi bahanelerle ya ben kullanmak zorunda kalırım ya da içmemek zorunda kalırım.

Bir keresinde eşi sürücü kurslarında direksiyon eğitimi veren hatta şimdilerde bulundukları şehirde efsane bayan direksiyon hocası olan arkadaşımla yemeğe çıkmıştık. Dönüşte arabayı trafik hocamız kullandı doğal olarak.

Trafik ekibi durdurduğunda:

-Alkol yok değil mi?

-Yok, olmadığından biz buradayız.

Burada derken, önde iki kadın, arkada kucağında çocuklar iki alkollü erkek, biz.

Bir başka gece Manisa’da sünnet düğünündeyiz. Hani bazı düğünler vardır ki genelde yakın akraba düğünleri, masraf olarak düğün sahibine yakın olur harcamanız. Bazen düşünürüm, yapılan masrafı (takı, kıyafet vs.) doğrudan düğün sahibine versek de bir işe yarasa bari. Neyse, düğüne gidildi, berbat yemeklerden yenildi ve iki de bira içildi. Geriye İzmir’e dönüleceğinden ve de trafik fobisi gereği aşırıya kaçılmadı ve gecenin bir vakti de yola çıkıldı.

Şimdi, mantığını asla anlayamadığınız manasız işler vardır. Belki bazısına hala kafa yoruyorsunuzdur. Manisa’dan İzmir’e dönüyoruz. Alkol kontrolünü Manisa çıkışında mı yapmak gerekir yoksa İzmir girişinde mi? 

Mantığım Manisa çıkışı dese de ( hatta çıkışta kontrol yok diye sevindim bile) burası Türkiye teorisi gereği arabamız İzmir girişinde durduruldu. Manisa’dan İzmir’e kadar gelebilmiş alkollü birini İzmir’e sokmamak niyetiyle mi, yoksa İzmir ve Manisa yönetimlerinin görev anlayışlarındaki farktan mı bilinmez, arabamız durduruldu. Trafik Polisi:

-Alkol yok değil mi?

-Evet.

-Buyrun, iyi geceler.

-Teşekkürler, iyi nöbetler.

Ben sinyali verip arabayı hareket ettireyim derken eşim yanımdan eğildi, trafik polisine:

-Sadece bir bira…

Hızla sürdüm arabayı. Trafik polisine “hoşgörünüz boşa değil, bizde bir şey yok” demeye çalışan eşim yüzünden "eşinin ihbarı ile ehliyetini kaptıran ilk Türk Şoförü" unvanını alacaktım az daha.

SAĞLAM DİŞİ ÇEKTİRMEK


Desem ki “özel hastaneye yatmadan önündeki duraktan taksiye binin”, “ne alaka” dersiniz. “İlginç konu bulmak için saçmalıyor” da diyebilirsiniz. Fakat dediğimi kendim yapsam şu an her şey bambaşka olabilirdi.



Çocuk sahibi olmadan her duyduğumuza kulak kabarttık, her şeyi okuduk, her olasılığı değerlendirdik fakat en gerekli şeyi yapmamışız. Yapsak her şey bambaşka olur, birkaç bin dolar da cebimizde kalırdı.



Çocuğun doğduğu akşam taksiye bindim:

-Ömürlü olsun abi, sezaryen değil mi?

-Nerden bildin?

-Bunca yıldır bu duraktayım. Daha bu hastanede normal doğum duymadım.

Evet, gerçek çıplak ve yalın bir şekilde taksicinin ağzından döküldü suratımıza çarptı. O gün doğan on bir çocuğun hepsinin sezaryen doğması tesadüf değil demek. Ne de olsa sezeryan normal doğumun üç katı fiyatına.

Peki, hastanenin zemin katında içilen sigara (o zamanlar her yerde sigara serbestti) dumanının yukarıdaki hasta odalarına kadar çıkması hangi tıbbi gereklilikten kaynaklanıyordu?
***
-Bir araba hastane bahçesinde nasıl mahsur kalır?

-Özel hastane bahçesi değil mi?

-Nereden bildin?

-Bilmek çok basit, hastaya ameliyat önerilir. İkna etmek için de ameliyatın küçük bir operasyon olduğu, birkaç gün içinde hastaneden yürüyerek çıkabileceği söylenir. Bunun üzerine hasta arabasını hastane bahçesine park eder. Birkaç gün kalacağı için arabanın örtüsünü de örter, hastaneye yatar. Çıkışta arabasına binerek gidecektir evine. Fakat ameliyat basur ameliyatıdır ve on beş gündür yüzükoyun yatmaktadır evde. Hastaneden binerek çıkmayı düşündüğü arabası ise mahsur kalmıştır hastane bahçesinde.
***
Geçenlerde bir arkadaşı gördüm. Kalbi için kontrole gideceğini söylemişti. Ertesi gün akşamı duydum ki açık kalp ameliyatı olmuş. Uzmanı değilim ama devlet hastanesinde lazerle göz ameliyatı olacak babam tepeden tırnağa kontrolden geçirilmişti. Nedenini sorduğumda , her ameliyat öncesi yapılması gereken bir  kontrol denmişti. O nedenle bu arkadaşın bir günde açık kalp ameliyatı olması dikkatimi çekti. Gittim ziyaretine. Arkadaş, devlet hastanesinde sıra beklememek için muayene için uğradığı özel hastanede açık kalp ameliyatını olup çıkmış. Tıp, tetkik yapmadan ameliyat edilebilecek kadar gelişmişti demek.

Tamam, para girdiği her yeri her şeyi bozar, biliyorum. Fakat insan sağlık olunca sanki bir ilke, prensip var sanıyor. Ne de olsa yemin var işin ucunda. Oysa örnekler hep aksini söylüyor. Yirmi yıl önce gel ameliyat edelim denilen sorunumla gül gibi yaşıyoruz hala. Daha geçen yıl, cerrahın “burada ameliyat şartları yok” deme dürüstlüğünü gösterdiği özel hastanede ameliyat için altı bin lira isteyen hoca gördüm.

Diyeceksiniz ki “gözleri kör olan köylüler için mi yazdın bu yazıyı? Evet, onlar için ama bir farkla, yorum farkıyla. Yıllar önce Aziz Nesin’in bir hikayesini okumuş ve çok gülmüştüm. Köye bir dişçi geliyor. “Hazır dişçiyi bulan köylü sağlam dişi bile çektiriyor” diyor hikaye ve ekliyor:

-Nasılsa çürümeyecek mi?

Evet, yıllar sonra hikaye gerçek oldu. Köye dişçi yerine bu sefer göz hastanesi ekibi gelmiş. Tarama da ameliyat da bedava. Böyle olunca kaçar mı ameliyat. Gözler kör olmuş kapanmış. Olsun, nasılsa bir gün kapanmayacak mı?