PAZARLIK PROFESÖRÜ


Düğün alış-verişleri, düğün için gerekli her şeyin bir arada olduğu mağazalarda yapılır. İnsanların en kalabalık gittikleri, satıcıya karşı en zayıf oldukları alışverişlerdir, düğün alışverişleri. Kalabalıktır, kız tarafı, erkek tarafı, tarafların en alışveriş meraklıları bir kalabalık oluşturur. En azından eskiden öyleydi. Yirmi yıldır gitmediğim için düğün alışverişine şimdi nasıl bilmiyorum.



Satıcıya karşı en zayıf olunması ise alınanın parasının karşı taraf tarafından ödenecek olmasıdır. Sonuçta, iki milyar hemcinsi arasından kız veya erkek seçilmiş. Bir anlamda “sen benim için en değerlisin”, denmiş. 
Bunun üzerine,” sen en değerlisisin cinsinin” denildikten sonra “en ucuzuna layıksın” denilemiyor.

Zaten bir anlamda da hazır oluyor insanlar bu ana. Tüketim eğiliminin en yüksek olduğu anlar. Mümkün mertebe az hasarla atlatabilirseniz şanslısınız. Pazarlık gücünüz de zayıftır. Satıcı, bu güzel kıza değmez mi dediğinde iş biter. Tezgahtarlar da zaten tüketimi artırmak için elinden geleni yaparlar:

-Bu ara sabahlığın iki tane alınması adettendir.

-Robdöşambr alınmıyor mu damada sizin orada?

-Bakım seti iki tane deniyor bizim orada.

Kız ve erkek tarafları her ne kadar “aşırıya kaçmayalım, daha düğünü, salonu, eşyası var bunun” diye anlaşsalar da satıcı ve tezgahtarların kışkırtmasıyla alınanlar arttıkça artar. Bir taraftan artan bir harcama karşı tarafça aynen mukabele görür. Bu nedenle de artış olur. 

-O zaman biz de ipek pijama isteriz, madem öyle!

Efendim şimdi, bütün bu aşamalar bitmiş. Alınanlar üst üste yığılmış. Babaların kaygılı bekleyişleri başlamış. Bir yandan da gizlice arkası dönülerek eş ve çocuklarından takviye yapılıyor cüzdana, para yetmez, diye.

Benim için en güzel alışveriş fiyatı belli mal ve hizmet alımıdır. İçiniz rahattır, kazıklandım mı endişeniz yoktur. Sigara, belediye otobüs ücreti gibi. Diğerlerinde kesinlikle kazıklanırız. Ya da iktisat terimiyle tüketici rantımızı satıcıya bırakırız.

Bir arkadaşımızın babası nasihat edermiş, istenen fiyatın yarısını ver, diye. Ya da bazıları çok güzel ve uzun uzun pazarlık ederek sizin aldığınız fiyatın yarısına alırlar ve sizi sinir ederler.
Bu dediklerimiz hep aynı safta karşılaşanlar için. Örneğin ben hep tüketici tarafındayım, tüketicilikte tecrübeliyim. Karşımda ise hep satıcılıkta tecrübeliler var ve genelde onlar galip bitirir maçı. Uzun uzun izahatlar, yemin billah etmeler, neticede sesimiz ve gücümüz yetmez satıcıya, dediğini yaparız. 

Olayımızda değişik bir durum var. Kız babası esnaf, hem de iyi bir esnaf, tecrübeli. Kız babası erkek babasından yetki alarak, alınanları birleştirerek pazarlığı başlatıyor. Ortada birkaç bin liranın üzerinde alınan eşya var. Alıcı esnaf, satıcı da esnaf olunca pazarlık kıran kırana geçiyor ve birkaç saat sürüyor. Arada üç-beş gitmeye tam teşebbüs hali, satıcı esnafın alıcının elini yakalama çabaları, alıcı esnafın elini ustalıkla kaçırması. Maç bir nevi denk kuvvetlerin mücadelesi şeklinde sürüyor.

Ömrünü hep alıcı saflarında geçirmiş erkek babası ve tarafı, pazarlığı hayretler içinde izliyorlarlar. Arada uçurum var fakat tarafların uzlaşma çabası sürüyor. Erkek babası arada kendi payını ödemeye razı olma hamlesi yapsa da kız babası derhal önleme yapıyor.

Satıcı esnaf, ortamı yumuşatma, birazda mecburiyet yaratma amacıyla o kadar insana kebap söylüyor. Bu arada pazarlık devam ediyor. Kebabın da yardımıyla sonuçta bir uzlaşmaya varıyorlar. Eller sıkılıyor, anlaşma kutsanıyor. Bu arada kız babası soruyor:

-Eeeee, bunu nasıl ödeyeceğiz?

-Abi peşin değil miydi konuştuğumuz?

-Ne peşini, peşin mi alıyorsun ki sen toptancıdan, hem peşin parayı kim kaybetmiş de biz bulalım?

Hadi baştan bu sefer vade pazarlığı. Yaklaşık bir saat sonra satıcı esnaf pes ediyor. O kadar paketlenmiş eşyayı geri almak, bu kadar pazarlığı boşuna yapmamış olmak adına. Fakat sonuçta yine de kazançlı olarak.

En karlı çıkan ise erkek babası. Ödemeye razı olduğu rakamdan bir hayli tasarruf etmiş olarak ayrılıyor mağazadan. Pazarlık profesörü dünürü sayesinde.

HAYALLERİNİZE DİKKAT EDİN GERÇEKLEŞEBİRLER


-Hayallerinize dikkat edin, gerçekleşebilirler!

Evet, bu cümle çok güzel özetliyor her şeyi. Bir defa hayal dediğin gerçekleşmeyecek. Gerçekleşirse bile çok az insanın başına gelecek ki bu cümle sadece televizyonda veya bir filmde söylenebilsin. Pek büyük insana göre değil hayal kurmak. Çocuklar kuracak gerçekleşmesi de büyüyünce olacak. 

Peki, hayal kurmak çocuklara mahsus, gerçekleşmesi de büyüyünce ve çok az insanın başına gelecek de diğerleri ne yapacak? Seyredecek mi yani?

Hayal kurmak güzel ama sadece çocuklara mahsus, büyüyünce ise gerçekler acı, hayat acımasız. Bu durumda nasıl geçecek ömür, hayalsiz ve acımasız gerçeklerle?

Ben zaten Alaattin'in Sihirli Lambasını okuduğumdan beri severim hayal kurmayı. İnsanı olmayan şeyleri için avutur ve umudunu besler hayalleri. İtiraf edeyim ki hiç bırakmadım hayal kurmayı ve çok yararını da gördüm. Gerçek hayat ne kadar kötü olursa olsun hayaller güzel. Her şey senin elinde ve her şey mümkün. Ayrıca hayal demek illaki gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler midir ki? Pekala daha basit daha insani şeyler de hayallerde yer alabilir. 

Benim sistem şöyle çalışıyor; genelde hayal, hedef ya da amaç ne derseniz deyin bir fotoğraf geliyor gözümün önüne. Ben o fotoğrafı tamamlamaya çalışıyorum. O an artık o fotoğrafın gerçekleşmesinden başka hiç bir şeyi görmüyor gözüm. Ta ki fotoğrafı gerçek olarak görünceye dek.

Eşim elemanlarını yemeğe davet etmiş. Hepsini de çok severim, onlar da beni. O nedenle bunca yıl sonra ilk olduğuna göre unutulmaz ve eksiksiz bir şey olsun istedim. Kafamda fotoğraf hemen belirdi. Salondaki masada oturmuşuz, önümüzde mezeler, balık ve rakı. Aklım fotoğraftaki bir detaya takıldı. Ahşap görünümlü buz kovası.

Şimdi, salonda masa tamam. Mezeler mümkün. Rakı, hem de özel imalat var. Buz, o da mümkün. Balık da en alası, yeri de belli. Fakat fotoğrafa nerede girdiyse ve nerede gördüysem, ahşap görünümlü buz kovasını nereden bulacağım?

Balık siparişini verdim, hem de en alasından deniz balığı, günü gelince alınacak. Başladık buz kovasını aramaya. Hemen bulunacağını sanmıştım ve arkadaşlar da aynı kanaatteydi. Fakat bulunması olası yerlerdeki ilk aramalarımızdan bir sonuç alamadık. Zira çelik olanları çıkmıştı ve ahşap görünümlüler hem plastikti hem de eski modaydı ve artık bulunmuyordu.

Benim kafamdaki fotoğrafa göre ahşap görünümlü olması gerekiyordu. Günlerce aradık. Her öğle yemeğinden sonra bulunması olası bütün yerlere baktık yoktu, kalmamıştı. Hem aramalarıma eşlik eden arkadaşlar hem de satıcılar soruyordu:

-Ahşap görünümlü şart mı? Hem eski moda hem de çelik daha sağlam ve sağlıklı.

Hiç birine hayalimden kafamdaki fotoğraftan bahsetmedim. Onu istiyorum, dedim sadece.

Sonunda yemeğe çok az kala buldum kovamı. Yemek de çok güzel geçti. Zevkle koydum buzları kovamdan. Arkadaşlar çok memnun ayrıldı. Bir daha da kullanılmadı o kova. Hayır, sapasağlam duruyor. Kendim evde içmediğimden, başka böyle bir yemek olmadığından, bir daha kullanılmadı kova.

Geçenlerde baktım içinde bozuk paralar ufak tefek şeyler konmuş artık o işe yarıyor. Fakat asla bunun için mi uğraşmışım hissine kapılmadım. Onu ararken harcadığım emeğe acımadım. O kafamdaki fotoğraf için gerekliydi ve ben o hayali gerçekleştirmiştim. Bu yeterliydi benim için.

***
Evi görünce beni ilk çarpan balkondaki barbekü oldu. Hemen kafamda bir fotoğraf belirdi. Balkonda yakmışım barbeküyü, mangalda pirzola pişiyor, patlıcan közleniyor ve hatta güveçte kuru fasülye de yapıyoruz. Evi almamda hatta bir miktar fazla ödememde bu fotoğrafın etkisi oldu. 

Evi aldıktan kısa bir süre sonra arkadaşları davet ettik. Yaktık mangalı masayı kurduk. Fakat hem dumandan oturamadık hem de etleri pişiremedik. Zira baca çekmiyordu. Yeni taşındığımız mahalleyi dumana ve et kokusuna boğmuştuk. Komşularımızın ilk izlenimi buydu hakkımızda. 

Kısa sürede yeni evlerin balkonlarına yapılan barbekülerin genelde süs için yapıldığını, ayrıca itfaiye tarafından da yakılmasının yasaklandığını öğrenmiştik. Konuştuğumuz apartman sakinleri  denemiş ancak hepsi de duman altında kalmışlardı. Evet baca deliği vardı ancak zigzak çizmekteydi ve o nedenle çekmiyordu. Dumanın falsolu çıkması gerekiyordu yukarıya fakat dumana falso vermek mümkün değildi.

Bize kimse barbekü çalışıyor dememişti ama vardı. Sormaya ne gerek vardı ki? Aslında sık sık  mangal yakıp keyif yapan biri değilim. Zaten mangalı yapmasını da bilmem sadece pişenleri yiyebilirim. Fakat burada önemli olan mangal değildi. Kafamdaki fotoğraftı ve mutlaka gerçekleşmeliydi.

Kafama koyduğum hayal ettiğim şeyler için inatçıyımdır. Öyle hemen pes etmem. Aylarca araştırdım ne yapabilirim diye. Sonunda biri söyledi. Arabaların fanı gibi baca aspiratörleri varmış. Ancak bu çözermiş problemi. Bu sefer de aylarca baca aspiratörü aradım. 

Aramanın da çeşitli zorlukları vardı. İnsanlar benim kafamdaki fotoğrafı bilmedikleri için bu ısrarımı ve çabamı anlamıyorlardı.

-Şart mı balkonda mangal yapmak?

-Madem çekmiyor git bir piknik yerinde yap mangalını kardeşim?

-Taktın sen bu mangala, ben bir şeye karışmam haberin olsun.

-Baca aspiratörü mü, nasıl bir şey o?

Yani fotoğrafı gerçekleştirememişim ona mı yanayım, millete görmediğim baca aspiratörünü anlatmanın zorluğuna mı yanayım bilemedim. Benim hayalim bu kardeşim desem diyecekler "hayal kuracak başka bir şey bulamadın mı". 

Sonunda bir yerde buldum baca aspiratörünü. Bacanın ağzına takacağız ve gelen dumanı yukarıya üfleyecek aspiratör. Bir nevi falso verecek dumana ki zigzak yaparak yukarıya çıkabilsin. 

Aspiratörün çalışabilmesi için enerjiye iytiyaç var ve o da bacanın içinde yok. Balkonda da priz yok. Tekrar uzun araştırmalardan sonra yanmaz kablo diye bir kavramla tanıştım. Aspiratörü barbeküdeki baca deliğine monte ettik. Yanmaz kabloyu da bağladık. Kablonun diğer ucunu da içerideki odadan uzattığım üçlü prize taktım. Tabi ki bunları yapabilmek için de bir kaç elektrikçi dolaşıp onlara da izahat yapmam gerekti. Sanırım yanmaz kablo satan adam fırıncı olup-olmadığımı sordu. Sırtımdaki ceket-kravata rağmen.

Sonunda denedim çalışıyor, biraz sesi var hepsi bu. Artık fotoğrafı tamamlamanın zamanı gelmişti. Baldız-bacanak ve kayın validemi balkona yemeğe çağırdık, barbekünün açılış törenine. Hanımlar içeride yemeklerle uğraşırken biz bacanakla mangalı yaktık. Acemilikten olsa gerek çıraları tutuşturmak için yaktığımız gazete parçalarının külleri kısa sürede balkonun bembeyaz taşlarının üzerini kapladı. Hemen kimse görmeden sildim tekrar bembeyaz yaptım taşları. Ardından yanan mangalda pişirdik etlerimizi. Aspiratör de gerçekten eksiksiz ve güzel çalıştı.

Tabaktaki etler yenene kadar mangaldaki diğer etler pişmeyince hane halkı mangalın iyi yanmadığı iddiasıyla götürüp tavada pişirdiler. Bir yandan da bacanın dumanı çekmediğini söylediler. Benim fotoğrafımda ise duman falan yoktu, hepsi yukarıya itilmişti aspiratör sayesinde.

Biz hanımlarla anlaşamayınca bacanağa sorduk; baca çekiyor mu ve mangal yanıyor mu? Kader anı dedikleri bu olsa gerek. Normalde gerçekleri daha iyi göreceğini, daha objektif ve tarafsız olacağını düşündüğüm bacanağım cinsiyet dayanışması bile göstermeden bacanın dumanı çekmediği ve mangalın da yanmadığı yönünde görüş beyan edince, çabalarımın da hayalimin de sonu geldi.

Bundan sonra balkonda mangal yakılmaması kararı alındı. O günden beri aspiratörüm hala barbekünün içinde, sallanan yanmaz kablolarım da öylece boynu bükük duruyorlar.
***

Her hayalim aynı akıbete uğramadı tabi ki. Fotoğrafta 1989 yılında bir tekne gezintisindeyim. Arkada görünen oteli çok beğenmiştim ancak bizim gibi memurlar için mümkün değildi orada tatil yapmak. Aradan on yıl geçmesine rağmen hala gidememiştik o otele.

Derken 1999 yılında Apo yakalanıp tur iptalleri nedeniyle otel fiyatları çok düşünce hemen soluğu bir tur şirketinde aldım. Görevlinin otelin plajı ve denizle ilgili uyarılarına ve başka oteller önermesine karşın ısrar ettim.

-Tam on yıldır bu otelde tatil yapmayı hayal ediyorum.

Bir insanın hayal edip gerçekleştirmesinden daha zevkli ne olabilir ki?

Bu aralar kafamda yine bir fotoğraf var. Kalabalık bir yerdeyim. İnsanlar önümde kuyruk olmuşlar. Ellerinde kitaplar.

Evet, hayallerinize dikkat edin her an gerçekleşebilirler.

ÇAYIMA DOKUNMA!



Kendime verdiğim iki söz vardı. Birincisi sigarayı bırakırsam sigara düşmanı olmayacağım ve ahkam kesmeyeceğim. İkincisi ise ileride "nerede o günler" ve "bizim zamanımızda" demeyeceğim. İlk sözümü tuttum ve tutacağım da fakat ikincisini tutmak zor. Ben tutuyorum ancak şartlar o kadar üzerime geliyor ki sözümü tutamadığım oluyor. Bir nevi nefsi-müdafa durumu.



Bir alış-veriş merkezindeyiz. Beklemeyi sevmediğim için hane halkının da hayrına olmak üzere bir yerde oturup çay içmek derdindeyim. Merkezde diyelim tişört alacak on mağaza varken çay içmek için sadece bir tek yabancı kahve zincirinin yeri var. 


İddia ediyorum ki, ülkemizde sandığa gittiğinde tam gönlüne göre bir partiye oy verenlerin oranı yüzde biri geçmez. Kalanı mecburiyetten, kerhen oy verir bir partiye. Örneğin ben bir olası özelleştirme mağduru olacağımdan menfaatime uygun olarak özelleştirme karşıtı bir partiye oy vermek isterdim.Fakat yarım metrelik oy pusulasında mühür basacak parti bulamazdım. Diğer vatandaşlar da öyle, ya oylar bölünmesin ya da şu parti kazanmasın diye oy atar. 

Demokrasi seçenekler rejimi denmesine rağmen yarım metrelik oy pusulasında kendi seçeneğini bulamazsın.

Bu yabancı kahve zinciri de çok demokratik bir yer ki o kadar ürünü içinde demleme çay yok ve damak tadımıza uygun sadece bir neskafe var. O da kocaman bir bardakta kamışla içilecek ve de bir çayın on katı fiyata içilecek. 

O da güzel olsa bari. İki yudum aldım bıraktım. Seçeneksizliğimle bekledim bizimkileri.

***
Biraz yeniliğe ve değişikliğe meraklı bir arkadaş randevu verdi, lüks semtteki bir başka yabancı çay-kahve zincirinde. Baktığım menüde duyduğum ama denemediğim değişik çaylar var. Bir yeşil çay söyledim.

Yani sunumu mükemmel. Bir asaleti havası da var kabul. Etraf da kalabalık ve asil bir ortam o da kabul. Fakat damak tadım bütün bu etkileyici unsurlara rağmen isyan etti. Gözlerim gördüğü güzelliklerle mest olmuşken ağız tadım isyanlardaydı. 

Bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak üzere çağırdım garsonu:

-Bu yeşil çay güzeldir mutlaka da ben normal çaya ihanet etmedim hiç. Var mı şöyle güzel demleme bir çay?

Allahtan varmış. Arkadaşım geldiğinde göz ve damak tadı uyumunu sağlamış birini buldu karşısında.

***
Fakülte yıllarında yaz tatillerinde çalıştığım otelde bir çay servisine tanık olmuştum. Çay bir defa saatlerdir bekliyordu çünkü içeni yoktu.

Soğuktu çünkü bürokrasi çoktu. Garson adisyon yazıyordu. Bir nüshası kasiyere bir nüshası çay ocağına. Çay dolduruluyordu. Ondan sonra altına peçete yanına küçük kurabiye ve garson da hemen bulunabilirse çay müşteriye gidebiliyor. Tabi ki biraz şatafatlı ama soğumuş olarak.

***
Taksim'de lüks bir otelin zemin katındaki kafesindeyiz. Ortam nezih ve çok kalabalık. Kalın bir menü kitağçığı. Yok yok. Önünde bir sürü çay ve şeker çeşitleri. İngiliz çaylarıymış ve çok makbulmüş. Fiyatı da anasının nihahı tabi ki.

Sonunda gele gele bir fincan içinde sıcak su geldi. Önündeki çaylardan birini seç ve salla. Demleme çay mı, o da ne? Böyle yerde içilir mi?

***
Ben sigara ve çay düşkünlüğüm nedeniyle bulduğum her fırsatta bu ikiliyi yanyana getirmeye çalıştığımdan çok çeşitli yerlere gitmek durumunda kaldım. Bunlardan biri de işyerine giderken yol üzerindeki lüks bir kafeydi. İşe başlamadan şöyle denize bakarak çay ve sigara içmek hakkım değil mi?

Evet, oturuyorum güzel bir masaya. Kimsecikler yok. Güzel bir müzik çalıyor. Derken bir süre sonra geliyor çayım yanında kurabiye, altında peçetelik (üzerime dökülürse diye) çok güzel bardak ve tabak. Görüntü enfes.

-Kardeşim yok mu bergamutsuz olanından?

-Hayır beyefendi, kafemizde bergamutlu çaydan başkası bulunmaz. Müşteri profilimizin tercihi bu yöndedir. Konseptimiz böyle maalesef.
***

Çayın sadece demlenmesi değil sorun, servisi de kalmadı. Yakında çaycı askılarını müzelerde görürsek şaşırmayalım.

Bir kaç ay süren görevim nedeniyle her hafta sonu yollardayım. Gittiğim yer aynı, otobüs de aynı ve doğal olarak mola verdiğimiz yer de aynı.

-Çay verir misiniz?

-Çayımız self servis efendim, önce kasadan fiş alacaksınız sonra da şuradan çayınızı.

-Sen ne yapıyorsun peki?

-Ben boşları topluyorum, masaları siliyorum.


Bundan sonraki bütün molalarda aynısı oldu. Ben de inat ettim çay almadım. Patron da sistemi değiştirmedi. Çayı servis ettirmedi. 



Çay servisi hemen hemen her yerde bitmek üzere. İş yerlerinde de çay makinaları. Doldur doldur iç, tekdüze. Otobüslerde verilenleri saymıyorum bile. Onlara ne demek lazım bilmiyorum. Çay bütünüyle bir sanattır oysa. Demlenmesinden servisine kadar sanatçının ruhunu yansıtır.



Hadi yemek self servis olabilir, kendin seçersin yiyeceğini. Hatta gözün kayar aklına gelmeyeni de yersin, kabul. Yemeğini yedin üzerine bir çay içeceksin. Kalk yerinden, kasadan fiş al, ocağa git al çayını, dökmeden oturduğun yere dön ve afiyetle iç. Yani bir de devlete derler bürokrasi çok diye. 


Patron personelden tasarruf etsin, mevcut personeli de denetlesin diye sen bu kadar eziyeti çek, olur mu?

***
Evet, bütün bu sorunların kaynağı Yunus'un Çay ocağı. Kahvaltı ve misafirlik dışında çayla tanışmamız yani çaydan ilk zevk alışımız İnebolu'da Yunus'un Çay ocağında oldu. Çay ocakları küçük iskemlelerde oturduğunuz, herşeyin de gözünüzün önünde yapıldığı yerlerdir. Çayın demlenmesi, bardakların yıkanması vb. Başka bir şey satılmadığından çayı da mutlaka güzel olmak zorundadır ve öyledir de.

Çay bardakları önce sıcak sula çalkalanır ve çayın oturduğu demlikten biraz dem kazandan da üzerine biraz su altına da bir tabak gelir size. Sıcacıktır ve zevkine vararak içersiniz. Bir taneyle de asla kalkılmaz ve diğer müşterilerle iç içe olduğunuz için çay da güzeldir muhabbet de.

İlk hayat tecrübemi de burada edindim. Çay en iyi bir çay ocağında içilir. İyi bir baklava da baklavacı da yenir. O çayı ve baklavayı her şeyin bulunduğu lüks bir otelde bulamazsınız.

Yine son yıllarda bir kahvaltı modası başladı. Her mekanda her yerde. Lüks restoranlarda, deniz kenarında, bir mandra ya da çiftlikte. Van'daki kahvaltı salonlarında ne varsa alasını getirmişler. Fakat ne kahvaltı salonlarındaki çayı bulabildim ne de o kahvaltı salonlarının sokağa taşmış salaş halini. 

Taş yerinde ağırdır.O nedenle her şeyi adıyla anıldığı yerde yapmaya ve almaya çalışırım. Nitekim geçen yıl sözümü dinlemeyen aile fertleri, dünyaca meşhur bir tişörtçüden hem de normal ayakkabı fiyatının üç katına ayakkabı aldılar ve ayakkabı bir haftada çöpe atılacak hale geldi.

Evet, Yunus Dayının çay ocağındayken o kadar çok eksiğimiz ve bunlara dair hayallerimiz vardı ki. Yaş ilerledikçe yavaş yavaş hem eksikliklerimizi tamamladık hem de hayallerimizi gerçekleştirdik. Fakat anladık ki biz elimizde olmayanların peşinde koşarken hayallerimizi gerçekleştirmeye çalışırken bir yandan farkında olmadan elimizdeki değerleri kaybettik.

Allahım bir çay, markası falan hiç önemli değil. Demlikte kendiliğinden çöksün, demlik porselen olmasa da olur. Çay demliğe konmadan yıkansın yeter. Bardaklar da ince belli olsun ve mümkünse de sıcak suyla çalkalansın çay konmadan önce. Bütün istediğim bu. Çok şey mi istiyorum senden?

AKLINA MI GELMEDİ ZAMANI MI GELMEDİ?


İlan çok cazipti. Yabancı dil şartı da gözümü korkutmadı. Ailemden yol parası alarak gittim yakınımızdaki büyük şehire. Sınava başvuru formunun oradan alınması gerekiyordu. 

Form almak için girdiğim bir odadaki yetkili (iş yaşamını bilmeyen biri için her kravatlı bir yetkiliydi) beni kısa bir sorguya aldı. Mezun olduğum liseyi, üniversiteyi, yabancı dil durumunu sordu. Sonunda anlaşıldı ki o işe girebilmek için uzmanlık alanını tartışacak kadar bir yabancı dil bilgisi gerekiyordu. Liseyi kolejde, üniversiteyi de ya yurt dışında ya da yabancı dille eğitim veren bir fakültede okumak gerektiği ortaya çıkmıştı. Yetkili kibarca "burası size göre değil" demişti.

Eve bir başvuru formu bile alamamış olarak dönünce, bir sitemle durumu kurtarayım dedim:

-Baba beni neden kolejde ya da yurt dışında okutmadınız? 

-Aklımıza gelmedi oğlum!

***

Fakültedeki arkadaş gurubumuz neredeyse tamamen taşralılardan oluşuyordu. Davranışlar ve olaylara bakış da benzerlik gösteriyordu. Çoğunluk  bir kızla çıkmıyordu ancak zaman ilerledikçe anlaşıldı ki herkes birine platonik takılıyor . 

Herkesin platonik takıldığı kız netleşmeye başlayınca bazı kızlara bir kaç arkadaşın aşık olduğu da ortaya çıktı. Bazıları açılsa da bir çoğu kıza açılamadan okulu bitirdi. 

Artık okul ve hatta bir yıllık uzatması da bitmiş ve herkes yavaş yavaş yaşamdaki yerini almaya başlamıştı. İstanbul'da bir şirkette çalışmaya başlayan arkadaşım vedalaşırken:

-İstanbul'da çalışıyorum. Duydum ki Banu da İstanbul'daymış. Adresini telefonunu  bilmiyorum ama bulursam açılacağım, dedi.

O an bir şey demedim ama sonradan çok güldüm arkadaşa. Dört yıl aynı sınıfta açılamadığın kızı koca İstanbul'da  nereden bulup da aşkını ilan edeceksin? Ya da neden bekledin bunca yıl? Zamanı mı gelmedi, aklına mı gelmedi?

KONUŞAN ŞARKILAR


Özel radyolar yaygınlaşıp şarkı istekleri tekrar başladıktan sonra anlatılır:

-Bir köyün delikanlısı, diğer köyün kızları için "dam üstünde un eler, tombul tombul.." şarkısını isteyince iki köy  birbirine girmiş.

-Dağdakiler bir radyoyu arayıp güvenlik güçleri için istemişler; "dağlara gel dağlara"

-Bunu duyan özel tim mensupları, aynı radyodan şu şarkıyı istemişler; "dağlar seni delik deşik ederim"

Rivayet muhtelif. Ama benim şahit olduğum bir olay var ki tamamen gerçek. Kendi kulağımla duydum. Doğu illerinden bir doktor hanım bağlandı canlı yayına ve Nazan Öncel'in "gidelim buralardan" şarkısını istedi.

Şarkı o zamanlar çok popülerdi ve radyodan istenmesi de normaldi. Normal olmayan ise söylenen her sözden bir anlam çıkaran, kendisinden başka herkesi vatana düşman gören ve bunu önlemeye çalışan TRT spikeriydi.

- Tabi ki siz bu şarkıyı görev yaptığınız şehir için istemediniz.

-İstemedim ancak burada zor şartlarda görev yaptığımız da bir gerçek.

Denilen şehirde ben de bir kaç ay görev yapmıştım. Gerçekten de yabancı biri için şartlar zor ve seçenekler yok denecek kadar azdı. O nedenle ben de her hafta sonu başka yerlere gitmiştim(!).

Fakat spiker hanım ısrarlıydı:

-Zor da olsa memleketimizin her köşesi ayrı bir güzel. Oralarda görev yapmak ayrı bir keyif. Öyle değil mi?

-Değil!

UTANMA DUYGUSU DA İTHAL EDİLSİN


Eskiden kendine yeten dünyanın yedi ülkesinden biriydik. Şimdi, üretemeyince ithal ediyoruz. Ülke içinde arz talebi karşılamayınca fark ithal edilerek karşılanıyor. Neyimiz eksikse olandan alıyoruz. Buğday, arpa, tütün şimdilerde de hayvan.

Üretimimiz mi azaldı yoksa nüfusumuz mu artı bilmiyorum. Amacım bunları tartışmak değil. Madem ki üretilemeyen, üretimi azalan, talebi karşılamayan her şey  olandan ithal ediliyor; ben de azalan bazı değerlerin ithalatını istiyorum. Ayrıca madem ki devletimiz kömürü olmayana kömür, buzdolabı olmayana buzdolabı veriyor, bu değerleri de bizzat dağıtsın derim.

İthalini istediğim ilk şey hafıza. En kıt şey hafıza. Öyle şeyler öyle kısa sürede unutuluyor ki dibi delik kova gibi, bir türlü dolmak bilmiyor. Hafıza ithal edilirse bu utanmayı artıracağından belki utanma ithalatına gerek kalmayabilir.

Bir arkadaşım vardı, biraz aykırı bir insandı. Ben aykırı farklı insanı sevdiğim için pek kızmazdım ama çok kızan vardı bu arkadaşıma. Bir gün sordum, dışlanmaktan korkmuyor musun?

-Ben toplumun balık hafızasına güveniyorum, dedi.

Malum, balıkların hafızası üç saniyeymiş. Sonra unuturlarmış. Örneğin siz yem verdiğinizi unutursanız onlar zaten üç saniye önce yediklerini unutacaklarından aşırı yemekten ölebilirlermiş. Nitekim geçen sürede arkadaşa kızanlar neden kızdıklarını unuttular ve hatta şimdi en sevdikleri kişi oldu. Ben bu sözüne inanmamıştım ama madem ki sonuç onun dediği gibi oldu, doğru kabul etmek gerekiyor.

Eğer toplumun hafıza kapasitesi artırılabilirse utanma duygusu da artar. O zaman da bazıları her gün televizyona çıkıp ahkam kesemezler, insan içine çıkamazlar diye umuyorum. Böylece biraz kendi başlarına kalırlar biz de rahat ederiz.

Yıllar önce bir programda genelevi gösteriyorlardı. Orada çay dağıtmakta olan bir adam tepki gösterdi:

-Çekme kardeşim, çoluk-çocuğumuz var!

Adamcağız doğal olarak söyleyememiştir genelevde çaycılık yaptığını. Ya da kızı olmadık birine kaçtı diye oturduğu mahalleyi kasabayı terkedenleri bilirim kendi kusurları olmadığı halde.

Eskiden sanıyorum insanların paraları, arabaları, yazlıkları kredi kartları yoktu ama değerleri vardı, onurları vardı. Diyeceğim acaba para ile onur ters orantılı mı ama değil. Bir çok zengin ülkede bu değerler de var. İkisi bir arada olabiliyor demek ki. 

Şimdi, ilk kocası bir araziyi bir yardım sandığına fahiş fiyata satmaya çalışırken olayın bir gazeteye manşet olması üzerine kalp krizinden öldü. Ki kendisi de televizyonda, "alacağı komisyonla durumunu düzeltmeyi umuyordu" diye söyledi. Kardeşleri yine işler aldı. Oğlu televizyon dağıtacağım diye para topladı yapmadı, bir sürü insanı mağdur etti. Sonra ikinci kocası iktidar partisinden milletvekili oldu, geçenlerde de milleti kırk milyar dolar dolandırdığı için aranan biriyle Paris'te görüldü. 

Tabi ki suçlar bireyseldir ve cezasını yakınlarının çekmesi düşünülemez. Ancak etrafı bu kadar suçla birlikte anılan ve kamudan menfaatlenen birinin sürekli güçlüden yana olup ahkam kesmesi, başkalarını suçlaması neyle açıklanabilir?

Suçlar bireysel ama kızı olmadık birine kaçandaki ya da genelevde çaycılık yaptığı için televizyonda görünmekten çekinen adamdaki utancın bir kısmını da bu şahıstan beklemek hakkımız değil mi?

Yine yaptığı televizyon programı yüzünden birileri öldüğü ya da intihar ettiği halde bunu basın özgürlüğü ile açıklamaya çalışanlara da biraz utanç vermek gerekmez mi?

Daha iki gün önce bir gazete manşetinde intihar bombacısının "okuma-yazma bilmediği" ve "eylem emrini televizyondaki alt yazıdan aldığı" haberleri yanyanaydı. Yani yalanın uydurmanın da bu kadarı olur. Bu arkadaşlarda biraz utanma duygusunun kırıntısı olsa hiç olmazsa bir özür dilerlerdi ertesi günü.

İzlediğim, izledikçe utanç duyduğum daha binlerce örnek var. O nedenle diyorum ki acilen biraz hafıza biraz da utanma duygusu ithal edilsin ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılsın. Yoksa gidişat iyi değil.

KASABA MİNNET ETMEK


Zordur bir başkasına muhtaç olmak. Hele üçyüzaltmışdört gün göremediği itibarı bir günde gören meslek erbabına muhtaçsanız. Bizim mahallede Musa vardır. Kasap değildir ancak kurban kesebilmektedir. Kasaplar bayramdan önce varlıklılar ve büyükbaş hayvan kesecekler tarafından kesme-yüzme talebiyle rezerve edildiklerinden sadece kurban kesebilen mahalleli de kıymete binmektedir. Kurban kesilsin, derisi bir şekilde halledilir. 



Bunlardan biri de Musa’dır. İtibarı bayramdan birkaç gün önceden başlar. Önce bizim kurban kesilsin. Bayram namazından sonra en itibarlı mahalleli, mahallenin en yaşlısı, en zengini sanıyorsanız aldanırsınız. En itibarlısı Musa’dır. Namazdan sonra herkes bir yandan bayramlaşırken bir yandan da Musa’yı kollar. 

Musa’yı en iyi anlatan fotoğraf, Musa sokağın başında, elinde bıçağı, boynunda bir mendil, erkekler ise evlerinin kapısının önünde. Bu manzara normalde bir filmde olsa korkunç bir sahnedir, ancak kurban bayramında sevinçli ve umudu simgeleyen bir sahnedir. Musa bir eve girmişse: 

-Bizimkini de… 

-Musa nerede? 

-Ahmet’in evinde.. 

Köşe başındakilerin maharetine göre Musa o sokağa giriyor. Kim ikna edebilirse artık. Kesilecek kurban çok, mahallenin Musa’sı bir tane. 

Sonuç olarak arz ve talep arasındaki dengesizlik nedeniyle illa ki birileri mağdur olacak. Sona kalan, beklemekten sıkılan veya eşleri tarafından beceriksizlikle itham edilen erkekler, çaresiz kendi işlerini kendileri görmeye çalışırlar. 

Televizyonda görülen acemi kasap hikayeleri de buradan çıkar. Geçen biri çok güzel anlattı, hayvanın tekmesi ile gözü morarmış biri: 

-İlk raundu o aldı, ikinciyi ben! 

Benzer bir olayı da ben yaşadım. Musa’yı beklemek istemeyen, bir yandan da kurbanını kendi keserek sevabını artırmaya çalışan bir aile büyüğü kendi işini kendi görmeye karar vermiş. Benim yardımımı da istemeden işe koyulmuş. Ben aileden birinin feryadı üzerine olaya dahil oldum. 

-Gözü kör olma yasıca, ben sana yalnız olmaz demedim mi? 

Adettendir, bayramda evler temizlenir, avlu süpürülür. Ve tabi ki duvarlar da kireçlenir bembeyaz. Avluya çıktığımda bir gün önce bembeyaz olan duvarda boydan boya, neye benzediği belli olmayan sanatçının sanat kaygısını yansıtan şekiller vardı kıpkırmızı. 

Belki de tarihti duvardaki, kanla yazılmış.

VERECEK CEVABINIZ VAR MI?

Gurubumuzdan yönetim kuruluna bir üye alınmamasını protesto etmek için dernek üyeliğinden istifa ediyoruz.

İmzalamamız istenen dilekçe aynen böyleydi. Mesleki derneğimizin başka bir şehirde kongresi yapılmış ve biz gitmemiştik. Zaten yönetim kuruluna girmenin sadece zahmeti vardı. O nedenle isteyenin üzerinde kalıyordu. Buna rağmen meslektaşların dörtte biri bizim orada bulunduğundan seçimlere gitmesek de bizden birinin yönetim kuruluna alınmaması kızgınlık yaratmıştı ve tepki olarak da topluca istifa ediliyordu.

Bu işe aklım yatmamıştı. Hem seçime katılmayarak demokrasinin gereğini yerine getirme hem de sonuçlarından şikayet et hem de sivil toplum örgütlenmesine balta vur. Bu şekilde söylesem olmayacak, ben de başka bir formül buldum:

-Böyle bir dilekçe yazarsak yazılı belge bırakırız arkamızda. İleride cumhurbaşkanı adayı olsak önümüze koyarlar belgeyi ve demokrasiyi hazmedemedi diye yazarlar. En iyisi şifai olarak gösterelim tepkimizi.

Bu fikrim kabul gördü, bir telefon konuşmasında karşılıklı sitemler edilerek konu tatlıya bağlandı.

Evet, önemliydi yazılı belge. Yazı tarihe not düşmekti ve geri dönüşü de yoktu. Bu yaşamın bir yönüydü. Sonradan anladık ki  kimileri için yazı önemliydi bir başkası için söz bir diğeri için de vicdanı daha önemliydi.

Yıllarca her türlü haksızlığı ahlaksızlığı yapan bir yönetici, oğlu beden eğitimi bölümüne alınmayınca itiraf etmişti:

-Yıllarca ben de çok haksızlık yaptım. Hak etmeyeni işe aldım, tembeli şef amir müdür yaptım. Ancak oğlum beden eğitimi bölümüne hakkı yenerek alınmayınca anladım yaptığımın nasıl bir şey olduğunu.

Herkes emekli olduğunda yaptıklarını anlatırken üst düzey görevlerden emekli olanlar genelde yapamadıklarını anlatırlar sürekli. Sonuçta dünya küçüktür. Herkes bilir ne yaptığınızı ne yapmadığınızı. Fakat kimse de vurmaz yüzüne, bir yararı yoktur artık. Böyle olduğu halde  sürekli olarak gittikleri yerlerde anlatırlar neden yapamadıklarını.

Yazılı belge bırakmasalar da soran olmasa da vicdan denen şey rahat bırakmaz onları. Fakat esas soru henüz sorulmamış olandır. On yıl yirmi yıl sonra bu günleri anlatan kitaplar yazıldığında bu kitapları okuyanlar ya da bugün yapılan hataların bedelini ödeyecek olan torunlar soracak asıl soruyu hepimize:

-Bu ülkenin elli milyar doları soyulurken siz ne yaptınız? 

Umarım verecek bir cevabınız vardır.



ÖLÜMÜN ŞAKASI OLMAZ


Oğlumun kreş öğretmeni anlatmıştı çocukların bencilliğini, acımasızlığını. Bir çocuk geri geri giderken bir civcivin üzerine basmış ölümüne neden olmuş. Diğer çocuklar öyle bir saldırmışlar ki o çocuğa, öğretmenler zor kurtarmış linçten. O kadar acımasız bir varlıkmış çocuk.

Ben şahsen beynimin kayda geçtiği anı hatırlıyorum. Ondan sonraki ilklerin hepsini hatırlamıyorum ama bazılarını öğrenme şeklimizden dolayı unutmam mümkün değil. Hem olayın vahameti hemde buna gösterilen tepkinin şiddetinden dolayı.

Efendim, ilkokul bir ya da ikinci sınıftayız. Evde konuşulanlardan öğrendiğim kadarıyla sınıf arkadaşımızın ağabeyi kız kaçırmış. Hatta kızı kaçırabilmek için de babası trafo görevlisi olduğundan kasabanın elektriğini de kesmiş. Fakat kızın babası öldürmüş arkadaşımızın ağabeyini. 

Bundan dolayı sınıfta bir külah içinde akide şekeri dağıtıldı hepimize. Şekerleri yedik fakat çocuk aklımıza ölüm gibi kavramlar tam yerleşmemiş ki arkadaşa şaka yapmaya karar verdik. İçindeki şekerleri yediğimiz külahların içine kum doldurup ağzını kapattık. Teneffüste arkadaşa uzattık:

-Kız kaçırdığı için öldürülen birinin şekerini yemeyiz.

-Yiyin ya, annem çok üzülür.

-Olmaz yemeyiz, al şekerini.

Külahların içinde şeker yerine kum olduğunu gören ve kendisiyle dalga geçtiğimizi anlayan arkadaşımız ağabey acısına bu alay edilmenin eklenmesine çok üzülmüş ve olayı öğretmenimize anlatmış. 

Arkadaşın yüzündeki üzüntü ifadesi yaptığımızın vahametini anlatmaya yetmedi, belki de daha şiddetli bir ikaz gerekiyordu bize. Onu da öğretmenimiz yaptı. Ölümün acı bir şey olduğunu, hele kardeş acısının ne kadar kötü bir şey olduğunu, her işin şakaya  gelmediğini bir güzel öğretti bize, bir daha unutmamak üzere. 



ÇOK MANASIZ BİR YARIŞMA


Televizyonda gördüm ve hala kızgınlığım geçmedi. En güzel çocuk yarışması yapılmış. Üç kız üç de erkek çocuk mutlu bir şekilde poz veriyorlar. Geriye kalan yüze yakın çocuk ağlıyor. Kaybetmeyi, yenilmeyi, beğenilmemeyi tatmışlar bu yaşta. Ona ağlıyorlar. Tattıran da anne ve babaları. 

Yani insan çocuğu için nasıl böyle bir riski göze alır ki? Kazansa ne olacak sanki? Değer mi bu gözyaşlarına? Medya içinden biriyle tanışmıştık bir tatil yöresinde. Çok güzel bir kızı vardı. Sorduk ünlü yapmayı düşünüyorlar mı diye. 

-O kadar zordur ki bu çocuklar için. O ışıkların altında sürekli tekrarlanan çekimler. Hiç de çocuğa göre değil. Siz de denemeyin.

Diyelim başarıldı. Ünlü olmanın zorluğu, şöhretin başarının hazmı kolay mı bir çocuk için. Ama dinleyen kim herkes ajanslara çocuk kaydettirme peşinde.

Bu çocuk yarışması bana çocukluk yıllarımızda yapılan yılın annesi yarışmasını hatırlattı. Fikir herhalde öğretmenden çıktı ama anlamı amacı neydi hatırlamıyorum. Hatırladığım bizden yılın annesini seçmemizi istediler. Yazacaktık yılın annesi kimin annesiyse. Ne manasız bir soru, tabi ki annemdi yılın annesi sekiz yaşımda da otuz sekiz yaşımda da.

Oylama yapıldı sonuç beni çok şaşırttı. Benim annem ve bir arkadaşın annesi birer oy almışlardı. Kalan oylar diğer iki anne arasında bölüşülmüştü. Bölüşümden en fazla oy alan anne yılın annesi seçildi. 

Bizim zamanımızda sınıf annesi gibi kavramlar yoktu. Okul karşısındaki kafelerde toplanan, veliler günü yapan anneler de yoktu. Dolayısıyla mahallede tanıdığımız anneler dışında okula gelen anne olmadığından birbirimizin annesini tanımıyorduk. Verilen oylar herhalde anneye değil çocuğa verilmişti bu durumda.

Nitekim yılın annesi ödülünü vermeye giden heyette ben de olduğum için görebildim yılın annesini. Aklımda kalan tek şey yılın annesinin başı örtülü değildi ve saçları sarıya boyalıydı. Genelde bizim orada annelerin başı örtülü olurdu. Bizi çok güzel ağırladı sağ olsun. Çayın yanında bisküvi ikramını da orada gördüm ilk.

Hala çözemediğim şey, neden sınıfta bir yılın annesi seçilmesi gerekiyordu ve daha da önemlisi sekiz yaşında bir çocuk için neden yılın annesi kendi annesi değildi?