İNSANIN HIZLI DEĞİŞİMİ

İnsan çok hızlı değişiyor. Özellikle de ilk yıllarında. Yeni doğan bebeğin kilosu üç katına çıkıyor kısa sürede. Beyni ne görse, ne duysa, ne öğrense hemen alıyor.

İnsanın yaşama hazırlanırken geçirdiği hızlı değişim belli aşamadan sonra duruyor. Artık sen büyüdün, yaşamaya hazırsın dendiğinde büyümesi de duruyor, öğrenme yeteneği azalıyor, görme yeteneği de.

Fiziksel durgunluğun yanında kişilik olarak da durgunlaşıyor, olgunlaşıyor. Her şeyi hoş görmeye, tepki vermemeye başlıyor. Görme, algılama yeteneği azalınca refleksleri de kayboluyor. Ayıp, günah, yakışıyor mu sana tepkileri ile olgunlaşıyor insan. 

Şimdi, bir yazlıkçı misafirlerini almış plaja götürmüş. Plaj dediysek serbest bir plaj. Yani o televizyonda gördüğümüz şezlong, garson ve paparazili bir plaj değil, her şeyin serbest olduğu herkesin her şeyini götürebildiği ve her şeyi yapabildiği bir plaj.

Olay bu. Anlatanlardan ilki olgun bir insan, diğeri altı yaşındaki Ayşenur.

-Dün plaja gittik. Bazıları mangal yaktı. Biz denize girip çıktık.

-Dün plaja gittik. Millet mangal yakiyi, biz çiğdem çitletiyiz. Millet pirzola yiyi, biz aaaaç!

İLERİYİ GÖRMEK

Derslerin birinde İlker Parasız Hocamız; “Arkadaşlar bu sabah 7.30 haberlerinde göçmen kuşların bu sene her yıldan daha önce güneye göçmeye başladıklarını dinledim. Bir ekonomist olarak bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?” diye sordu.

Ekonomi ile göçmen kuşlar arasındaki ilişkiyi göremediğimizden, cevap veremedik. 

Hocamız konuya açıklık getirdi: “Göçmen kuşların her yıldan daha erken güneye göç etmeleri, bu 
yıl havaların daha soğuk geçeceğinin işaretidir. 

Havaların soğuk gitmesi kuzeydeki Rusya’nın buğday üretiminin düşük olacağını gösterir. 

Buğday üretiminin düşük olması karşısında Rusya buğday ithal etmek zorunda kalacaktır.

Buğday ithal edebilmek için dünyanın en büyük altın üreticisi iki ülkeden (diğeri Güney Afrika) biri olan Rusya, altın satmak zorunda kalacak ve altın arzının artması nedeniyle fiyatları düşecektir. 

Buğday talebinin artması, buğday fiyatlarını yükseltecektir. 

İyi bir ekonomist, dinlediği böyle bir haberden bu sonuçları çıkartabilmelidir.”

İki adım ötesini göremeyenlere...

KİM YÜZDE ALTMIŞ?

Hep diyorum; güncelle ilgilenmiyorum, yazmıyorum. İnsan, emin olduğu konularda yazar. Fikri oluşmuştur, emindir, kafası nettir, kaleminin bir yere hizmet etmesi gerekmiyordur, yazar. Fakat bazı şeyler de vardır ki ağzından taşar kelimeler, diline eline sahip olamazsın. İşte elimden kaçanlar. Korkum, olayların sıcaklığı ile derdimi anlatamamaktır. Olsun, yazar cesur olmalıdır biraz. Başlıyorum…
***
Doğu bloğu çökmüş. Bir sürü ülke bağımsızlığını kazanmış. Herkes bu ülkeleri yanına çekme belki de hasret giderme peşinde. Bunun için de çeşitli bahaneler. Dil birliği, din birliği, komşuluk, medeniyet, güç v.s.

Bu ülkelerden biriyle dil birliği olan ülke başlamış altyapı yatırımlarına, eğitim yardımlarına. Genel olarak bireye değil topluma hitap eden yatırımlar. Santral, okul, baraj  gibi.

Bu ülkeyle mezhep benzerliği olan diğer bir komşu ülke ise, ajanları aracılığıyla düğün, sünnet gibi bahanelerle vatandaşlara doğrudan altın, para gibi yardımlarda bulunmuş. Vatandaşlar da biliyormuş bu altın ve paraların nereden geldiğini.

Sonuçta, küçük ülkenin vatandaşlarının kendilerine okul, hastane, santral ve baraj gibi yatırımlar yapan ülke yerine düğünlerinde çeyrek altın takan ülkeye sempati duyduğu görülmüş bariz bir şekilde. Oysa altyapı yatırımı yapan ülke diğer ülkenin neredeyse üç katı harcama yapmış. Fakat insanların bireyselliğini ve bencilliğini hesaba katmamışlar.

Ülkenin aydınları da kızıyormuş halka. Bir çeyrek altına sattınız kendinizi, diye. Oysa çeyrek altını alan aldığı için sevmiş diğer ülkeyi, alamayan da alma ihtimalini sevmiş.
***
Doğuda bir kamu kurumunun misafirhanesinde kalıyoruz. Geçici görevli gelen iki uzman doktorla birlikte. Sağ olsun, diğer kurumun personeli, görevlileri de çok misafirperver. Her akşam bizi yalnız bırakmıyorlar. Yemek sonrası sohbetteyiz. Bu sefer gelenler sendikacılar. O zamanlar memur sendikaları yok,  işçi sendikası temsilcileri.

O sıralar bir sendika genel başkanının aldığı jaguar gündemde. Gazeteler, televizyonlar sürekli ondan bahsediyor. Fakat buna rağmen yapılan seçimde yine o sendikacı genel başkan seçilmiş. Uzman doktorun da isyanı buna:

-Adam sizin paralarla jaguar çekmiş altına, siz hala oy veriyorsunuz!

Artık dayanamadım, olaya müdahil oldum:

-Doktor Bey, sizin bizim okuduğumuz haberleri oy veren işçi de okuyor, o da biliyor jaguarı. Benim için hiç de sürpriz değil. O jaguar alan sendikacının işçisi sizden fazla maaş alıyor. İşçi de bunun karşılığı o sendikacıyı seçiyor. Biz bu olayın tarafı değiliz. Kendi sendikamız olursa, jaguar alırsa o zaman konuşmaya hakkımız olur.

Doktor Beyin hücumlarından bunalmış sendikacı kahkahalarla gülmeye başladı:

-Sağ olasın beyim,   ondan veriyoruz oyumuzu, doğrudur.

***
Bağ-kur’da çalışan arkadaşım anlattı. Bir vatandaş gelmiş, bütün prim borçları affa uğramış. Anapara borcunu öderse bilmem kaç yıl kazanacak ve emekli olacakmış. Enflasyon nedeniyle anapara o kadar cüzi kalmış ki adam elini cebine atmış, çıkardığı bozuklukları hemen masanın üzerine atmış:

-Al beyim, hemen yap işlemimi.

Adam, prim borcunun faizi affa uğradığı için enflasyon nedeniyle kuşa dönmüş anapara borcunu cebindeki bozuk paraların bir kısmı ile ödeyerek emekli olmuş. (Benim bir komşum ise ödememiş, borcu sonradan asgari ücrete endekslenip katlanınca da isyan ediyordu)

Şimdi bu vatandaş kendini bu şekilde emekli eden, eşi ve çocuklarını da bu şekilde emekli etme olasılığı bulunan bu partiye mi oy verir yoksa “böyle emeklilik mi olur, sistem çökecek, reform şart” diyen diğer partiye mi?
***
Yirmi yıl çalıştığım ve bütçesi yedi bakanlıktan fazla olan kurum, sadece üç ay sol partiden bir bakana bağlı oldu. Kalan sürenin tamamında sağ partili bakanlar tarafından yönetildi. İşin geneline bakarsanız da nadiren kurulan koalisyon hükümetlerinde ekonomik ağırlığı olan bakanlık ve kurumların hep sağ partiler tarafından yönetildiğini görürsünüz.

Hele son üç partili koalisyon hükümetindeki bakanlık dağılımını bütçelerine göre değerlendirirseniz korkunç bir uçurum olduğunu görürsünüz. En az milletvekiline sahip partinin paranın iktidarında olduğunu görürsünüz.

Sol partiler kültür, turizm, adalet ve çalışma gibi bakanlıkları alırken sağ partiler vatandaşın cebiyle doğrudan temas kurdular. “Kim ne veriyorsa bir fazlası benden” diyebildiler. Vatandaş da doğrudan cep teması kurabildiği, yaşamını değiştiren partiye oy verdi. Karnı aç adamın opera dinleyecek hali yok doğal olarak.
***
En güncel olayımız, doktorların özel muayenehane açması. Özel muayene, vatandaşın kamuda alacağı hizmetin rüşvetidir. Hastanede vatandaşlar ikiye ayrılır. Özel muayenehaneden gelenler ve gelmeyenler. Kamuda çalışmayan doktorun muayenehanesine kimse gitmez. Gidilen doktorlar vardır ancak o kadar azdır ki onlar da zaten kamuda çalışalım diye ısrar etmezler. Bunu da bütün vatandaşlar da hükümet de partiler de bilir.

Ben bu yasanın tarafı değilim. İçeriğini de bilmiyorum. Hukuk iptal etmişse mutlaka haklı gerekçeleri de vardır. Demek istediğim, eğer iptali için başvurduysanız gerekçelerinizi vatandaşa iyi anlatmak zorundasınız. Yoksa “biz doktorlar halka hizmet etsin dedik, bunlar iptal ettirdiler” diyenler oy verdi diye halka kızarsınız.
***

Evet, son sözüm; yukarıda anlattıklarım benim doğrularım, taraf olduğum şeyler değildir. Fakat tanık olduğum şeylerdir. Sadece empati yaptığımda, yüzde altmışın o kadar da yüzde altmış olmadığını düşünüyorum, hepsi bu.


ÜÇ DİL KONUŞABİLMEK

Fakülte yılları. Yaz tatillerinde kardeşimin çalıştığı otelde ben de çalışıyorum.Yabancı dilim olmadığı için kasiyerlik yapıyorum, müşteriyle en az temas eden personel statüsünde.

Bir gün, Ankara’da yüksek mevkide görev yapan kuzenim arkadaşlarını görmeye otele geldi. Barda otururken, müşteriler sıcaktan mayışmış haldeki garsonlar bakmadığından bara kendileri gelerek bir şeyler istiyorlar. Ben de turistik yöredeki her ayakkabı boyacısı, taksicinin yaptığı gibi işi götürecek kadar üç-beş kelimenin söylenişini ezberlemişim, öyle idare ediyorum..

Bizim kuzen barda oturuyor, bir yandan laflıyoruz. Önce bir alman bir büyük şişe su istedi. Barmene seslendim; bir büyük su. Kaç para olduğunu sordu, söyledim. Parayı alıp üzerini verdim başarıyla.Kuzenim:

-Almanca ha?

-İdare ediyoruz abi.

Derken, İngilizce konuşan bir müşteri kola istedi. Yine barmene, "oğlum bir kola getir" diye seslendim.Yine kaç para, para üstü, teşekkür muhabbeti. Kuzenim:

-İngilizce ha.

-İdare ediyoruz abi.

Derken, bir Fransız anne-kız. Benim hiç olmazsa okul dilim Fransızca. Fakat şu Fransızların da yavaş konuşanına rastlamadım hiç. Kadın makineli tüfek gibi konuşuyor. Ben sadece buz ve at kelimelerini anlayabildim. Bir de kızın yaralı dizine ilişti gözüm. Barmene dönerek, “ oğlum kız attan düşmüş, kadın bir torba buz istiyor, kızın dizine basmak için” diye bağırdım. Şaşkınlıktan gözleri yuvasından fırlamak üzere olan kuzenim:

-Fransızca ha!

-İdare….

Sonradan halamı aramış. Üç dili gözünün önünde şakır şakır konuştuğum için benimle gurur duyduğunu söylemiş.

AFYON KAYMAKLI DİYET

Ana-baba farkında değil, ne kadar etkilediğini çocuğunu. Amca, dayı, teyze ve hala da. Hesap sorma olanağı da yok zaten. Teşhis konulduğunda, suç ya zaman aşımına uğramış ya da suçlu ölmüş, dosya hakkında takipsizlik kararı verilmiş. Yani insan kendisini etkileyenin dayısı olduğunu anladığında çok geç oluyor ve dayıya sorulamıyor da; beni niye öyle etkiledin, diye.

Bir de genetik miras denen şey var ki ona yapacak bir şey yok zaten. Çaresiz çekeceksin, bil yeter.

Etrafıma baktığımda hemen göze çarpan biri. Değişik bir arkadaş. Babasını kırk beş yaşında kalp krizinden kaybettiğiden kendisinin aynı akıbete uğramaması için elinden geleni yapıyor. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve tempolu yürüyüş. Her şey düzenli, her şey bilinçli.

On yedi yaşından beri perhiz yapıyormuş. Bu konuda o kadar bilgili ve tecrübeli ki mutlaka insanlık yararlanmalı bu bilgi ve deneyimlerinden.

Normal şartlarda herkes yaşamını sürdürüyor, sizi etkilemiyor, bir zararı da dokunmuyor. Sonuçta her koyun kendi bacağından asılıyor, herkes kendi beslenme anlayışını uyguluyor ve kendi perhizini yapıyor. Fakat sürekli birlikte gittiğimiz görevlerde sıkıntı başladı.

-Kuru, pilav, cacık.

-Ben pilav istemiyorum, kuru fasulyenin de sadece tanelerinden koyun.

Bana dönerek:

-O pilavı yiyeceğine ağzına beş kaşık şeker at daha iyi. Fasulyenin suyundaki yağ sağlıksız, çok tehlikeli.

Bir başka gün lokanta sahibi pilavlarımızın (nasıl olduysa az pilav yiyordu o gün) üzerine kıyak olsun diye tas kebabının suyundan koyuyordu. Bunu gören arkadaşım bağırdı:

-Ne yapıyorsun sen, öldürecek misin beni?

Öldürmeye tam teşebbüs halinde yakalanan zavallı aşçı açıklamaya çalıştı:

-Pilavın üzerine et suyu güzel gider beyim.

-Sakın bir daha koyma.

Tamam, herkes zevkine göre yiyor, birbirine karışmıyor fakat üç öğün birlikte yiyoruz. Her öğünde ben yemekler konusunda bilgileniyor, yemekten zevk alıyorum. Fakat arkadaşın uyarıları ile kendimi yedikçe ölüme bir adım daha yaklaşan bir zavallı gibi hissetmeye başladım. Tadı tuzu kaçtı hayatımın.

Görev Adana’da, her hafta sonu İzmir’e gidip-dönüyoruz. Her hafta da otobüsümüz Pozantı’da mola veriyor. Biz yemeği Konya civarındaki mola yerinde yiyoruz. Pozantı’da sadece çay içip tur atıyoruz. Lokantanın da vitrininde baklavalar ve diğer tatlılar sergileniyor. Çok da güzel görünüyorlar.

-Birer baklava yesek mi?

-Ben sevmiyorum ama isterseniz yiyelim. Rejiminiz ne olacak?

-Haklısın yemeyelim, ondaki donmuş yağ çok zararlı. Fakat çok da güzel yapmışlar.

-Yiyelim.

-Hayır, zararlı. Fakat cevizli de yapmışlar yani.

Sonra Afyon Garajına giriyor otobüs. Arkadaşım, her hafta üç kilo Afyon Kaymağı alıyor.

-Çocuklar istedi.

-Bir haftada bitiriyorlar mı bu üç kiloyu.

-Bitirmezler mi, komşular da var.

Bir defasında otobüs hareket etti, arkadaş ortada yok. Durdurdum otobüsü. Arkadaş koşarak yetişti fakat konuşamıyor. Ağzı dolu. Öylesine dolu ki, ağzındakileri de çeviremiyor. Bir elinde peçete dolusu  lokum. Diğer elinde yine üç paket kaymak.

Anlaşıldı ki, arkadaşım bir hafta perhizini yapıyor. Benim karşısında yediğim güzel yemekleri de seyrediyor yutkunarak. Pozantı’daki baklavalara da dayanıyor. Fakat Afyon Garajında ben tuvalete gidince garaj esnafının her gelene yedirdikleri numuneleri yiyip üç kutu da alıyormuş. 

Hafta sonu kaymağı isteyen, yiyen hane halkının içinde arkadaşım da varmış anlaşılan.

Peki, benim hesaba ne dersiniz? Kalp krizi ve kanserin bir başka nedeni de stres değil mi? Yaptığın perhizden bir birim fayda sağlıyorsun. İstediğini yesen de stres yemesen de? Hangisi ağır basıyor?

RAKIYI MUNDAR ETMEK



Her duyduğunu kabullenecek biri değildim. Geriye dönüp baktığımda hep bilineni sorgulamakla geçmiş ömrüm. Özellikle de atasözlerini. Benimki biraz “sağlık ocağı doktorunun gripsin demesine karşın araştırma hastanesinin uzun tetkik ve araştırmalardan sonra grip teşhisi koymasına” benziyor. Sorguladığım atasözlerinden biri de “karı-koca arasına girilmez”. Biraz da “hiç bir şey göründüğü gibi değildir”.

Dominant karakterlere dizilerde de rastladım gerçek hayatta da. Ancak gerçek hayattaki karakterler dizideki gibi keyif vermiyor insana. Kadın eziliyor, kabul. Fakat bazıları da var ki; ezdi mi tam eziyor. Yıllardır ezilmişliğin hıncından mıdır bilinmez, eline fırsat geçerse ne yapılacağının timsali adeta.

Ev gezmeleri vesilesiyle tanıdım. Adam çok efendi, iyi, sevecen, duygusal, yakışıklı, eğitimli. Yani bir erkekte olmadığını ya da az olduğunu düşündüğünüz ne varsa bu adamda var. Belki de tanrı elindeki iyi ne varsa bu arkadaşa verdiğinden bize kalmamış. Sorun belki de iyi şeylerin adil dağıtımından kaynaklanıyor olabilir.

Kadın ise belki de kocası çok iyi olduğundan tam aksi bir insan. Ki bu benim az sayıdaki ev gezmelerindeki gözlemim. Eve girer girmez başlıyor; bir kıskançlık bir fesatlık ki ben on dakikada nakavt. Kocasına yaptıkları ise tam bir eziyet. Eşini küçük düşürmekten tutun da adama yapmadığını bırakmıyor tabi bize de.

Biz ender gerçekleşen ev gezmelerinde bir kaç saat adamın hatırına katlanıyoruz fakat adamın hali beni çok üzüyor.

Artık dayanamadım ve durumdan vazife çıkararak olaya müdahil olmaya karar verdim. Planı da yaptım. Bir dahaki ziyaretlerinde adamı içirmeye karar verdim. İçireyim ki adamın içindeki dev ortaya çıksın, vursun masaya yumruğunu, hatta belki de rakı fazla gelirse kadına da. O onun bileceği iş. Belki de bu sayede kadın biraz frenlenir de adamı ezmekten vazgeçer beni de sinir etmekten. Hazırlığı da yaptım önceden. Özel rakı, peynir ve kavun.

Kadınlarda gözlediğim bir şey var. Kadın-erkek eşitliği üzerine çok hassastırlar, özellikle de okumuşları. O nedenle, deseniz ki siz mutfakta oturun kadın-kadına biz salonda oturalım, asla kabul etmezler. Oysa ev gezmelerinde hemen oturulur, üç-beş muhabbetten sonra kaynaşma başlar. Organizasyonu da kadınlar yapar.

-Oğlum hadi odana götür arkadaşını, bilgisayarda oynayın biraz. Dolunay, gel biz de mutfakta çay yapalım.

Çayın mutfakta yapıldığı doğru da gerisi yalan. Birlikte çay yapılma kısmı. Çaydanlığa suyun evin kadını tarafından, demliğe de çayın misafir kadın tarafından konduğuna şahit olmadım şimdiye kadar.

Çocuklar odalarında, kocalar salonda çay beklerken kadınlar başlar sohbete. Çaylar geldikten sonra da başka bahanelerle (sigara içme, meyve hazırlama vs.) devam eder mutfağa birlikte gitmeler. Sonuç olarak ev gezmesinin büyük bir bölümü haremlik-selamlık şeklinde geçer. Ama herkes karşıdır haremlik-selamlık oturmaya.

Ben de bu durumu bildiğim için, kadınlar çay yapmaya mutfağa gidince hemen planımı uygulamaya koyuldum. Bir tepsi içinde getirdim salona rakı-peynir-kavun üçlüsünü. Kadınlar mutfakta bizi masaya yatırmışken ben de adamın içindeki devi uyandırmaya çalışacaktım.

Bir-iki kadehten sonra tam sırası diyerek konuya girdim.

-Bu Dolunay da seni çok eziyor abi.

-Ben karımı seviyorum!

-Seni topluluk içinde küçük düşürüyor.

-Şikayetçi değilim.

-Biraz dik dur.

-Seviyorum ben.

-Tüh Allah senin gibi adama, müstahaksın sen, bari rakıyı mundar etme!

Hışımla kaldırdım önündeki tepsiyi, “ne halin varsa gör!”

O nedenle, “karı-koca arasına girilmez” ve hatta “hiçbir şey göründüğü gibi değildir”.

FACEBOOK'UN KARİZMASI (Röportaj)

Mahmut da benim fakülteden yemek sırasında yanıma düşemeyenlerden.Sınıf olarak da büyük zaten benden. Daha çok nette tanıdım ben onu. Daha doğrusu tanıdığım kadarıyla röportaj yapmaya karar vermiştim de biraz incelediğimde onu hiç tanımadığımı anladım.

Zira, Mahmut daha ziyade geceleri ortaya çıkan bir yarasaymış meğer. Ben netten ayrıldıktan sonra başlıyormuş esas faaliyeti. 

Bu sefer şöyle yaptık; önce Mahmut'un fotoğraflarını ele aldık, onları sorduk, daha sonra da mesajlarını sorduk. En son da bunların dışındaki soracaklarımızı sorduk. İyi bir şey oldu umarım.


Baba filminden esinlenme var gibi bu fotoğrafta?

12 yıllık dostum 'Bıdık' dır o. Geçen yıl 6 Aralık'ta;''ben gidiyorum;çok üzülme e mi'' dedi ve gitti... Marlon baba ağlamış mıydı bilmem ama; ben günlerce ağladım, gizli gizli.
Lale'ye fal baktırır mısın sürekli? Riskli değil mi abi, ya falda birini görse de öbür Lale'ye anlatsa?

Benim değil, ortadaki lalenin falına bakıyorum burda. Yaban armuduna aşıktı o lale. Karşılıksız bişi tabi...



Şimdi aklıma geldi, aynı isimli biriyle yakalansan ceza indirimi var mı? Resimde Lale seni bir başka laleyle yakalıyor:))

Yok öyle diil; ben de mürdüm eriğine karşı hislenmiştim baharda; ''ilaç saatin geldi Mahmut'' diyodu Lale.





Bu kadar genç görünme, edeleli bir vücut ama boşuna dememişler gözler yalan söylemez diye. Sen de bizim gibisin, yakın gözlüğü ha? Aklıma geldi bir insanın gözleri 50 vücudu 30 yaşında olabilir mi? Yirmi yıl önce gelmiş dünyaya, vücuda yer bakmaya:


Şu anda, suratımdaki şapşal ifadeyi görseydin:) Hemen boy aynasına koşup, güven tazeledim kendimle :)











Mertcan'ın senin bilet işini eline yüzüne bulaştıracağı bu fotoğraftan belli değil mi? Çocuğun ne kabahati var?

Konuşmaya bile değmez. Bu yaşlarındayken Mertcan; biberonuna bira doldurup, birlikte İstanbul turu yapardık.(şaka değil)







Abi sırf karizma için gençlere ne tavsiye edersin? Karizmatik olunmaz doğulur mu diyorsun?

Güneş gözlüğü şart.












Ünal'ın bu masayı senin için hazırladığına emin misin? İki erkeğin buluşması için fazla romantik değil mi?

Ünal o masayı doğum günümde, ben ve Shakira için hazırlamıştı. Şeytan dürtmesi sonucu, Ünal ve Shakira; ''biz birbirimiz için yaratılmışız, adios maho'' yazıp, kaybolmuşlardı. Bodrum tanrıları çarpsın onları!..









Bu fotoğrafı bir yönetmen gördü mü? Bu fotoğraf için Kadirizmin bitişi Mahmutizmin başlangıcı diyebilir miyiz?

Çıkaramadım; Kadir kim?.. :)




Abi ağaç sevgisi, doğa sevgisini sen yanlış anlamışsın sanki? Doğayı sev yeşili koru demişler. Sen resmen yeşille dansediyorsun?Aranızda boy problemi var gibi geldi bana?

O limon çamını, 12 yıl önce ben dikmiştim bahçeme. Saatlece dibinde oturup keyf yaparım.Ben bir şamanım sanırım;aşığım o çama... Boy farkımızı bana hiç hissettirmedi, sağolsun...







Binen çok diyorsun ama şikayetçi değilsin. Sırtına binmek şikayete bağlı bir suç biliyorsun.

Üstelik 36 saattir uykusuzdum o anda. Cem Onat, havuz başında biberon partisi vermişti, bi tırıs bırakıp dönmüştüm, eşek sıpasını :)



Çocukken Kuran kursunda bize gusül abdesti alırken üç tas sağa, üç tas da sola su dökün demişlerdi. Bu çocuk gusül abdesti alıyor gibi geldi bana. Bu yaşta farz değil halbuki.

Cem Onat budisttir. Ganj nehri niyetiyle, arınma ritüeli yapıyo burda. Az sonra su sesinin etkisiyle, leğene işeyeceğinden habersiz...







Abi bu Kurtlar Vadisindeki Konsey toplantısı öncesi mi çekildi? Hangi Mafya gurubundansın çıkaramadık?

Romantik bir müzik sonrası sapıtmışım kanaatindeyim. O gün hangi kurbanım vardı karşımda acep;)Not;Bu resim hakkında, yurt içinden ve dışından gelen mesajlar, başlıbaşına kitap olur:)))








Üstsüz fotoğraflarım basının eline geçer diye korkmadın mı hiç? Bu fotoğraf eski turizm bakanlarından birinin "çirkinler üstünü açmasın" genelgesinden önce mi çekildi?

Bir haplı gazoz durumu olmalı. Burda altsızım da...:))


***
"ıslık çalarak yürümeli bir müddet... enseyi karartmadan..."

Her zaman mı? Moral bozulunca mı?

Islık çalarak yürüyenlerle 'ıslık konçertosu' yapıncaya dek...
***
"Bugün bir kez daha sınanan nitelikli %42, yeni kurucu iradenin membağıdır. Bu her engele rağmen elde edilmiş büyük bir başarıdır."

Islığa gerek yok o zaman?

Aksine; müzik çok ham ve ürkek. Kompozitör desen;yok henüz. Daha çok ıslık çalmalı...
***
"Yaşanmış hiç birşey boşa gitmez. Bir sigara molasının gevşekliğinde,terli yüzlerimize konan sineklerin arsızlığı da, sigaranın ömrü kadar olur."

Ne bu hoşgörü mü? Esneklik mi? Bu da geçer mi?

Sigaradan son fırtı çekerken, şamarı patlatmak.Referandum yenilgisi sonrasında, kendimde çevremdeki bezginlik, bir anda öfkeye dönüşmüştü içimde. Heryanıma arsız sineklerin işgal ettiği hissine kaplmıştım. 

***
"ruhunda kanama olan dostlara; doldur sufi kadehleri aşk ile!.."

Ruhunda kanama...bunun üzerine söz söylenebilir mi? Bu kadar güzel bir sözün üzerine. Sufi kanamamızı durdurabilir mi?

Sufi kadehleri doldurur; adabıyla içip, 'can cana' diyebilenin kanı, kevser şarabına dönüşür, ossaat. Bilirim de konuşurum :)
***
"sonbahar vefalıdır;papatya tohumlarını saklar bağrında..."

Her mevsime sözün vardır senin. Diğerleri için ne dersin?

Diğerleri gelir geçer. Sonbahar;deler geçer...ya da "ve sonbaharla arkadaş olup düştüler yola; baharı karşılayıp, papatyadan bir taç yapacaklardı... sol omzunda bir beyaz güvercin yaz'ın...

***
"Dünya basketbol şampiyonası, evimin karşısında yapılıyo ama; bilet almayan hayırlı yeğenim Mertcan(orda görevlidir) sayesinde, Fransa maçını tv da izliycem..."

Allah sana ev vermiş, spor salonunun karşısında vermiş, dünya şampiyonasını da o spor salonuna getirmiş. Helva yapmayı neden yeğenin Mertcan'a bıraktın da açıkta kaldın? Mertcan'ın bayram harçlığında ceza olarak bir tenkısata gidildi mi?(Umarım doğru yazmışımdır)

Tamamen, Mertcan'ın karakterini ölçmeye yönelik bir tavırdı benimkisi.Enflasyonun çok üzerinde zamlar almıştır harçlığına, ama heyhat! 12 dev adamın en dev olanlarından birisi, yakın arkadaşımdır;istesem, Tanjeviç'in yanında izlerdim valla. Ataköy'ü bilir misin? İstanbul'un ortasında bir vahadır,adeta. İşte bu vahanın karşısına, güya, olimpiyatları bize verecekler diye, 15 yıldır habire spor komleksi yapar devlet. Onların inşaatını izlemekle geçti delikanlı yıllarım. Öncesinde, milli futbol takımının antrenman alanıydı ve yemyeşil bir ormandı. Devlet de okur belki bu röportajı ümidiyle mevzuyu biraz şeetim ama...Ah Mertcan,...Finalde bizi dağıtan Amerikalının formasını bile getirse; ''sieeeeee!'' derim O'na.

***
"İşte kavuştuk İstanbul... Sessizliğinle şaşırttın beni!.. 12 Eylül günü haykırarak, ''HAYIR'' demeye hazırlanır gibisin..."

Meğer fırtına öncesi sessizliğiymiş mi diyorsun şimdi?

Varoşların kurnazlığı diyorum.
***
"ciddi işlerle uğraşasım hiç yok, şu sıralar..."

Arada gerekli mi Boşvermek? Hangi dozda verelim boşu? 


Küçük sahil kasabasına kaçma sendromu'' başladığında, hemen boşa atmalı vitesi. Kayışı koparmadan az önce...




***
"hüznün dili farklı olsa da, acısı aynı olmalı... Lakin; beğendiğimiz şeyleri satın alamayınca duyduğumuz acıların yanında nedir ki, başkalarının hüznü!.."

Güzel bir eleştiri.AVM'lerin önüne çerçeveletip assak frenler mi biraz?

Hem de nasıl frenler! Adamı öyle bir döverler ki, asgari ücretle çalışan AVM emekçileri...

***
"30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun. Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, bir ağaç gibi ayakta ölmeyi bilenlerin ruhları şad olsun."

Cumhurbaşkanı veya başbakan olsan da böyle mesajlarla milletin kulağının pası silinse..

En büyük korkum;pisipisine ölmektir.Yaşarken duyduğum tatminsizlikleri, ölürken giderebilme arzusu var bunun altında, sanırım. O dediğin makamlarda olsaydım böyle konuşmazdım ama. Epey süslü yalan arşivim vardır.

***
"Tutturmuşlar bir; ''göründüğün gibi ol !'' İyi de; hanginize göründüğüm gbi?!..."

Fotoğraflarından seçsek olur mu nasıl görüneceğini. ?

Gözlerim kapalı olan foto uyar mı acep?


***
"İstanbul'a dönmeye hazırlanan kahramanımız, düzenli bir şehir adamı olmak için, erken yatmaya karar verir... İçindeki zombi, endişelidir..."

Şehir,iş hayatı mı zombiyi endişenlendiren?

Ağaçlarla göz hizasında olmayı seviyorum.Yaz boyunca da öyleyim. İstanbulda yeşil bir semtte yaşamama rağmen, 9. katta oturuyorum. Kuşlar bile rüşvet almadan çıkmıyolar pencereme.Beş yıldır, mesai gerektirien işlerde çalışmıyorum.

***
"İlk çağlarda Sparta krallığı yapan Agesilaus'a sormuşlar: ''Doğruluk mu daha büyük meziyettir, yiğitlik mi?'' Agesilaus cevap vermiş: ''Bütün insanlar doğru olsaydı, yiğitliğe ne lüzum kalırdı''

Akşamları çocuk bilgisayarı vermeyince bak neler kaçırmışım.Bu durumda yiğitlik yanlışa borçlu bir anlamda?

Yiğitlik hüzün vericidir aslında. Genelimize benzemeyeni, ite kaka atarız öne ve toprağa düşüşünü izleriz. Düşmeyenlerin hikayelerini okur,avunuruz.

***
"ve, türküye oturur bir çoban; yıldızlar dinler..".

Bu sözü sormaya gerek yok.Çerçevelet as duvara.

Haklısın. Kaçasım vardı dağlara, bunu yazdığımda.
***
"Facebook'un 'arkadaş bulucu aracı' ne ola ki? Duruma bakılırsa, herkes, harıl harıl arkadaş aramaktaymış... Yani mevcut arkaaşlara, bir nevi; diş dolgusu muamelesi! Esefle izliyorum!...;)"

Ben de..

Müşteri kızıştırmak için, feysbuk'un puştluğuymuş bu durum. Meğer biz de, başkalarına öyle görünüuomuşuz.
***
"kendi hükümetimin, his işleri bakanlığından..."

Diğer bakanlık isimlerini alsak senin hükümetinin?

Koalisyon hükümeti olduğundan, payıma sadec 'his işleri' düştü. Bana yetiyo abi :)
***
Feysbuk cemaati; bilmem kaç bin yıllık felsefe tarihinde söylenmiş *manalı sözlerin külliyatını, zihnime zihnime fırlatmaya ara verseniz azcık,diyorum.. Çünkü; hangi lafı kim söylemiş, ne maksatla sarfetmiş,o laf bugün nerde söylenirse 'cuk' diye oturur;hepsi birbirine karıştı! Entel infilakı yaşıycam mazallah! Vebali boynunuza ha...:)

Bana da haftada bir dozdan fazlası dokunuyor. Yan etki yapıyor, o nedenle durgunlaştım, sessiz bir adam oldum. O sözlerin üzerine söz söylenmez, diye:)))

Felsefe,sosyoloji ve ulaşabildiğim kadar;antropoloji + astronomi manyağı bi adamım ben. Ne bulursam, içerim adeta. Feysbuk cemaati, en rafine olanlarını seçip paylaştığı için, es geçmem mümkün olmuyo. Öyle yapınca da; ''yanıyor mu yeşil köşkün lambası'' hallerine düşüyorum. Bu yazıdaki hislenişimle alakalı olarak, Nuray hocamın hedef yapılmasına üzülmüştüm. Oysa ki O, bu konuda en seçici davrananımızdır.

Herkes, birbirine öykünmek yerine, daha çok kendini ifade etse, dadından yenilmez feysbuk... Başkalarınca beğenilmek, hoşuma gitse de; eklediğim müzikler ve ifadelerim, sadece o anki ruh halimle ilgilidir.

***
Ponpon kızlar için "ara sıcak " deyimin çok güzel.Olayı tam açıklayan bir söz olmuş.Ben de o nedenle hoşlanmıyorum. Sana sormak istediğim, bizim nesil Duygu Asena ile büyüdü. Kahramanları kocasına sevgilisine kızıp Paris'e gidiyordu. Bizim kızlar da o reçeteye göre bizi yargılıyordu. Ben Asena'nın bizim nesilin evliliklerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Sorum; Asena kızlara feministliği öğretti bize de kadına değer vermeyi. Ponpon kız olayına tepkimiz bundan olabilir mi?

Rahmetli Duygu Asena, yazılarıyla da, fiziğiyle de, beni hiç etkilemedi. Etkilediği kızlardan da uzak durdum.Çok şükür ki; etkilenmeyen kızlar, kahır bir ekseriyata sahiptiler bizim ormanda.Bizim kuşağın kadın anlayışı; 'pastanede karşılıklı keşkül yemek' le özetlenecek kadar vahimken; feminist dalga, keşkül kaşığını gırtlağımıza sokmaya kalkıştı! Heba oldu; Dursun gibi utangaç nice delikanlımız, valla.
Bütünün parçalarından birini cımbızla çekip ''ahan da asıl mesele budur!'' diyenler, bana hep gülünç gelmiştir.Kızların meseleye yaklaşımlarının da;moda olan bir gömleği alma heyecanından,daha fazla olduğunu düşünmedim. ''Valla bacım; biz aşiretcek feministiz'' diyerek avlanan apaçilere, yararı olmuş mudur, bilemem.
Ta Paris'e kadar kaçmamı gerektirecek ciddi tartışmalara girmedim ben kızlarla. Param kadar sorun çıkarmaya özen gösterdim. Bursa'da okumanın avantajıyla, param olduğu zamanlar, teleferikle ya da dolmuşla Uludağ'a kaçıp, rakı içtim. Kadına değer vermemeyi anlamam, mümkün değildir. Onlar;okyanuslardır. Ponpon kız ya da ona benzer hallerde görmek, fena halde canımı yakıyo.
***
Profilinde kolejli bir erkek olduğun anlaşılıyor. Kolejli kız tanımı vardır da kolejli erkek nasıldır. Türk filmlerinde gördüğümüz uzun paçalı pantalonlu, mini etekli kızlarla danseden vur patlasın çal oynasın gibi mi?

'Sustalı bıçağı olan bir muştayla uyurdum' diyeyim de, anla benim kolejli yıllarımı.Ankara'da yatlıydı. 'Vur patlasın' kısmı bana uyuyo da; çal oynasın kısmında, yutkundum sadece. Epey vurup patlattılar suratımı. Vurduklarım patladı mı; bilmiyorum.
Kendimi daha rahat koruyabilmek düşüncesiyle, güreşçi olmuştum.Güreş minderine vurmaktan, üç yıl boyunca başım ağrımıştı. Yıldızlar kategorisinde, güreşçi lisansım ve madalyalarım vardır. Hadi vazgeçtik; tenisçi veya çim hokeyci olmaktan; futbolcu olmayı bile hayal edecek lükse hasret, bir kolejli erkektim :) Guleşçi olunca, değişen tek şey; beni dövmek için,biraz daha kalabalık gelinmesi oldu:)) Üniversiteye geldiğimde, fena halde yorgundum.

***
Benim için sorulan, Ümit'e de sorduğum soruyu sana da sorayım. Sen hep böyle miydin, sonradan mı oldun?

Nasıl görünüyorum ordan,bilmem ama; sanırım, değiştim biraz. Üniversite öğrencisi Oğlum ve Kızım'ın baskıları, fena presliyo nicedir. Akıllı uslu bi adam olmaktan ödüm patlıyo be Erkan! Ben bile o halimi çekemem. Şaka değil bu; çok ciddiyim.
***
"fena halde romance hallerdeyim; uzak durun kızlar...;)i "demişsin bir şarkıyı paylaşırken. Sahiden var mı öyle bir tehlike?

Olmaz mı! Bildim bileli çok romantik ve çapkın biriyim. Zamparalıkla karıştırmayın ama çapkınlığı! Yakın arkadaşlarıma bile, bu ikisinin farkını anlatmakta çok zorlandığım düşünülürse; bu röportajı okuyacak olanların bir kısmınca, anlaşılamamaktan korktuğumu söylemeliyim. Benimkisi, sanatçılara özgü; güzele karşı duyulan, yoğun bir heyecan dalgası olmalı. Bu güzelin illa da, kadın olması da gerkmez. Bir ağaç ya da; bozkırın ortasındaki bir gölge bile olabilir. Yine de,kadınların yeri özeldir tabi. Güzel bir müziği dinlerken, rahatlıkla aşık olabilirim. Uzun sürmese de; aşk aşktır. Hele mevsim sonbaharsa ve güzel de müzik varsa; hiç şansım yok!.. Benimki; bir duruma, bir an'a aşık olmak sanırım. En ucuz ve en zararsız sarhoşluk hali... Tek bir insana aşık olabileceğimi sanmıyorum. Aksi olsaydı; başımın beladan çıkmaması gerekirdi İstanbul'da.
Saldırgan olmamak ve kendisi dahil kimselere zarar vermemek koşuluyla; zamparalara da sözüm yoktur. 26 yıldır İstanbul'da yaşayan ve eğlencenin kralını bilen birisi olarak, şunu söylemeliyimki; zamparalık, erkeklerin tekelinde filan değil ha! Bu konuda; ne ahkam keserim, ne de öğüt dinlerim. Kısacık bir ömüre, kim ne istiyosa; onu doldursun. Aslında;yazılı ve yazılmamış kurallardan arındırınca bilincimi; insana dair hiç birşeye, şaşmamayı öğrendim ben. Hayyam'cı ve Neyzen'ci felsefeye sahibim yani.

Doldur sufi kadehleri aşk ile...
***
Anlaşıldığı kadar meslektaşız ya da ciddi adamlarız. Sana da diyorlar mı kelli felli adamsın, yakışıyor mu, diye?

Görüntüm icabı; kelli felli olmam mümkün değil. Müfettişlikle başlayıp, yöneticilik yaptım bankalarda. Sadece, para kazanmak için çalıştım. Üniversiteye de, askerlik korkusu sebebiyle girmiştim zaten. Yaptığım her işin, en iyisini yaptım. Çok başarılı bir bankacı oldum. Hani; 'prens' denilenlerden biri... Abartısız; yüz milyonlarca dolar kazandıran işlere imza attım. Ciddi olmanın tek ölçüsü; sorumluluk sahibi olmaktı benim için. Lacivert takımlarla höt-zöt yapanlara fena halde gıcığımdır. Müfettiş arkadaşlarımla da, yönetici olanlarla da da, çok takıştım bu yüzden. Teftiş yaparken 'Gırgır' okurdum bir yandan. Yöneticiliğim sırasında, odamda, ağzına kadar dolu bir mini barım oldu hep; Usulünce içmeleri koşuluyla, personelime de açıktı o bar... Çok pahalı mefruş edilmiş, gösterişli odalarda oturan birisi içmiyosa, niye işgal etmeliki odayı! Kimseyle, emir kipiyle konuşmadım; bana konuşanlarla da geçinemedim. Personelime, istedikleri kadar izin kullanma ve çok uykuları varsa, işe gelmeme hakkı verdim. (ve hiç kimse bu hakkını kullanmadı yahu!...)
Popülist olma kaygısı duymadan yaptım ama tümünü. Çünkü; istediğimi değişterme yetkim vardı.
Kelli ferli ve nemrut suratlı ciddi bi adam olamadım ama; dadından yenilmez bir 'canım kendim' dim yahu :)
Hadi şimdi sen söyle; benden, kelli ferli ve de genelin anladığı haliyle, ciddi bi adam olur mu?! Herkes, çok ciddiye aldı beni ama.
***
Geceleri çocuk izin vermediği için sizin terelelli muhabbetlerinize katılamadığım için tam bilmiyorum. Kaynak belirtmediğin bütün sözler sana mı ait? (Paylaşırken yazdığın kısa cümleler dışında uzun metinler)

Şimdi anımsamam mümkün değil, hangi sözleri paylaştığımı...Lakin; terelelli muhabbetlerinde, yabancı kaynak kullanmış olacağımı sanmıyorum. Orada, ailemle sohpet eder gibiyim. Şöyle diyelim en iyisi; oturaklı ve çok beğeni alan sözler, mutlaka bana aittir:))
Feysbuk ortamında konuştuğum okul arkadaşlarımın çoğuyla ve diğerlerinin büyük kısmıyla, yüzyüze gelmişliğim bile yoktur. Burda tanışıp, kanka olduk:) İstemeden birilerini kırarım endişesiyle; yazarken, epeyce elemeden geçiriyorum her kelimeyi. Neler yazarım yoksa :)))
***
 Arkadaşlar nezdinde hem maho ağa hem de mahmut can'sın. Ağalık hele de Maho ağalık tamam da Mahmut Can bende sevimli 6 yaş çocuğu izlenimi veriyor. Mahmut olan dedesinin adı konmuş, olayı kamufle için Can ismi eklenmiş gibi.Gördüğüm kadarıyla, resimlerde ağa, mesajlarda can'sın..Sence hangisi ağır basıyor?

Valla buna gelinceye kadarki sorularda, çala klavye,aklıma gelen ilk sözleri yazmıştım, burda tıkandım ama... ''Senin için hıyarın teki diyolar; hıyar mısın sahiden?'' diye sorsaydın; ''halt etmiş münafıklar!'' der, çıkardım işin içinden. Ama böyle tatlı talı övgü olunca; ''sadece, ağa ve can mı demişler! Ben kralım bee!'' diyesim geldi.:)

***
Paylaşımlarının önüne kısa özlü ve güzel mesajlar..Büyük beğeni topluyor. Çevrende bir hare oluşmuş..Bu sende bir sorumluluk duygusu yaratıyor mu yoksa dostlar arasındayım durumu mu?

Bişeyler yazınca; o müziğe notalar ilave etmişim gibi hissediyorum. Seçtiğim her müzik ve söz; o günkü ruh halimle örtüşür. Kendimi ifade etmeye çalışırken,içimden bi tutam Maho serpiyorum videonun üzerine.
Seçimlerimde,sadece kendime karşı sorumluyum. Feysbuk yoldaşlarıma tercihlerinden dolayı, saygılı olma sorumluluğum var sadece...
***
İnternetin daha az yazı daha çok görsellikle birlikte bir yeni tür ortaya çıkarıdğını düşünüyorum. Sen, Ümit, Şerife vs. gibi iki bin arkadaşı olanlar da var. Ne desek bunlara, internet vc si mi? Senin müthiş bir birikimin var. Zevkin var. Bunları kitap, internet sitesi gibi derli toplu birşey yapmayı düşünür müsün?
Bu kadar övgüden sonra, site de, kitap da kesmez beni abicim!Ama; ''maho'nun çay ocağı'' isimli bi sitem olmalı bence de. Kendimiz demler, kendimiz içeriz. Aklıma yattı bu. Şerife çay yollar İngiltere'den, Ümit, kek-pasta neym yapar... Sultan da,Malatya şire pazarından el atarsa...:)

Benim iki bin arkaaşım olsaydı, özerklik ilan ederdim be! 350 yoldaşımla bile, Spartaküs havalarına giriyorum bazen...;)

Bu kadar uğraş, pasylaşım, derdin ne? Ne yapmak istiyorsun? Arkadaşlar arasında güzel bir muhabbet mi? İyi vakit geçirmek mi?

Bu soruya cevaben, kitap bile yazabilirim... Herkes çok yalnız ve kimsenin kimseyi dinleyecek takati kalmamış. Elbette; muhabbet edip eğleniyorum da. Sanırım herkes gibi asıl derdim; ''ben de yaşıyorum ve değerliyim! Farkıma varın lütfen!'' diyebilmek...
***
Son soru bir istek sorusu arkadaşlardan, bayan arkadaşlardan:

senden daha yakışıklı ve sportmen bir damadın olursa nasıl geçinmeyi düşünüyorsun?"....

Öyle birisi var mıdır :)))