KASABA MİNNET ETMEK


Zordur bir başkasına muhtaç olmak. Hele üçyüzaltmışdört gün göremediği itibarı bir günde gören meslek erbabına muhtaçsanız. Bizim mahallede Musa vardır. Kasap değildir ancak kurban kesebilmektedir. Kasaplar bayramdan önce varlıklılar ve büyükbaş hayvan kesecekler tarafından kesme-yüzme talebiyle rezerve edildiklerinden sadece kurban kesebilen mahalleli de kıymete binmektedir. Kurban kesilsin, derisi bir şekilde halledilir. 



Bunlardan biri de Musa’dır. İtibarı bayramdan birkaç gün önceden başlar. Önce bizim kurban kesilsin. Bayram namazından sonra en itibarlı mahalleli, mahallenin en yaşlısı, en zengini sanıyorsanız aldanırsınız. En itibarlısı Musa’dır. Namazdan sonra herkes bir yandan bayramlaşırken bir yandan da Musa’yı kollar. 

Musa’yı en iyi anlatan fotoğraf, Musa sokağın başında, elinde bıçağı, boynunda bir mendil, erkekler ise evlerinin kapısının önünde. Bu manzara normalde bir filmde olsa korkunç bir sahnedir, ancak kurban bayramında sevinçli ve umudu simgeleyen bir sahnedir. Musa bir eve girmişse: 

-Bizimkini de… 

-Musa nerede? 

-Ahmet’in evinde.. 

Köşe başındakilerin maharetine göre Musa o sokağa giriyor. Kim ikna edebilirse artık. Kesilecek kurban çok, mahallenin Musa’sı bir tane. 

Sonuç olarak arz ve talep arasındaki dengesizlik nedeniyle illa ki birileri mağdur olacak. Sona kalan, beklemekten sıkılan veya eşleri tarafından beceriksizlikle itham edilen erkekler, çaresiz kendi işlerini kendileri görmeye çalışırlar. 

Televizyonda görülen acemi kasap hikayeleri de buradan çıkar. Geçen biri çok güzel anlattı, hayvanın tekmesi ile gözü morarmış biri: 

-İlk raundu o aldı, ikinciyi ben! 

Benzer bir olayı da ben yaşadım. Musa’yı beklemek istemeyen, bir yandan da kurbanını kendi keserek sevabını artırmaya çalışan bir aile büyüğü kendi işini kendi görmeye karar vermiş. Benim yardımımı da istemeden işe koyulmuş. Ben aileden birinin feryadı üzerine olaya dahil oldum. 

-Gözü kör olma yasıca, ben sana yalnız olmaz demedim mi? 

Adettendir, bayramda evler temizlenir, avlu süpürülür. Ve tabi ki duvarlar da kireçlenir bembeyaz. Avluya çıktığımda bir gün önce bembeyaz olan duvarda boydan boya, neye benzediği belli olmayan sanatçının sanat kaygısını yansıtan şekiller vardı kıpkırmızı. 

Belki de tarihti duvardaki, kanla yazılmış.

VERECEK CEVABINIZ VAR MI?

Gurubumuzdan yönetim kuruluna bir üye alınmamasını protesto etmek için dernek üyeliğinden istifa ediyoruz.

İmzalamamız istenen dilekçe aynen böyleydi. Mesleki derneğimizin başka bir şehirde kongresi yapılmış ve biz gitmemiştik. Zaten yönetim kuruluna girmenin sadece zahmeti vardı. O nedenle isteyenin üzerinde kalıyordu. Buna rağmen meslektaşların dörtte biri bizim orada bulunduğundan seçimlere gitmesek de bizden birinin yönetim kuruluna alınmaması kızgınlık yaratmıştı ve tepki olarak da topluca istifa ediliyordu.

Bu işe aklım yatmamıştı. Hem seçime katılmayarak demokrasinin gereğini yerine getirme hem de sonuçlarından şikayet et hem de sivil toplum örgütlenmesine balta vur. Bu şekilde söylesem olmayacak, ben de başka bir formül buldum:

-Böyle bir dilekçe yazarsak yazılı belge bırakırız arkamızda. İleride cumhurbaşkanı adayı olsak önümüze koyarlar belgeyi ve demokrasiyi hazmedemedi diye yazarlar. En iyisi şifai olarak gösterelim tepkimizi.

Bu fikrim kabul gördü, bir telefon konuşmasında karşılıklı sitemler edilerek konu tatlıya bağlandı.

Evet, önemliydi yazılı belge. Yazı tarihe not düşmekti ve geri dönüşü de yoktu. Bu yaşamın bir yönüydü. Sonradan anladık ki  kimileri için yazı önemliydi bir başkası için söz bir diğeri için de vicdanı daha önemliydi.

Yıllarca her türlü haksızlığı ahlaksızlığı yapan bir yönetici, oğlu beden eğitimi bölümüne alınmayınca itiraf etmişti:

-Yıllarca ben de çok haksızlık yaptım. Hak etmeyeni işe aldım, tembeli şef amir müdür yaptım. Ancak oğlum beden eğitimi bölümüne hakkı yenerek alınmayınca anladım yaptığımın nasıl bir şey olduğunu.

Herkes emekli olduğunda yaptıklarını anlatırken üst düzey görevlerden emekli olanlar genelde yapamadıklarını anlatırlar sürekli. Sonuçta dünya küçüktür. Herkes bilir ne yaptığınızı ne yapmadığınızı. Fakat kimse de vurmaz yüzüne, bir yararı yoktur artık. Böyle olduğu halde  sürekli olarak gittikleri yerlerde anlatırlar neden yapamadıklarını.

Yazılı belge bırakmasalar da soran olmasa da vicdan denen şey rahat bırakmaz onları. Fakat esas soru henüz sorulmamış olandır. On yıl yirmi yıl sonra bu günleri anlatan kitaplar yazıldığında bu kitapları okuyanlar ya da bugün yapılan hataların bedelini ödeyecek olan torunlar soracak asıl soruyu hepimize:

-Bu ülkenin elli milyar doları soyulurken siz ne yaptınız? 

Umarım verecek bir cevabınız vardır.



ÖLÜMÜN ŞAKASI OLMAZ


Oğlumun kreş öğretmeni anlatmıştı çocukların bencilliğini, acımasızlığını. Bir çocuk geri geri giderken bir civcivin üzerine basmış ölümüne neden olmuş. Diğer çocuklar öyle bir saldırmışlar ki o çocuğa, öğretmenler zor kurtarmış linçten. O kadar acımasız bir varlıkmış çocuk.

Ben şahsen beynimin kayda geçtiği anı hatırlıyorum. Ondan sonraki ilklerin hepsini hatırlamıyorum ama bazılarını öğrenme şeklimizden dolayı unutmam mümkün değil. Hem olayın vahameti hemde buna gösterilen tepkinin şiddetinden dolayı.

Efendim, ilkokul bir ya da ikinci sınıftayız. Evde konuşulanlardan öğrendiğim kadarıyla sınıf arkadaşımızın ağabeyi kız kaçırmış. Hatta kızı kaçırabilmek için de babası trafo görevlisi olduğundan kasabanın elektriğini de kesmiş. Fakat kızın babası öldürmüş arkadaşımızın ağabeyini. 

Bundan dolayı sınıfta bir külah içinde akide şekeri dağıtıldı hepimize. Şekerleri yedik fakat çocuk aklımıza ölüm gibi kavramlar tam yerleşmemiş ki arkadaşa şaka yapmaya karar verdik. İçindeki şekerleri yediğimiz külahların içine kum doldurup ağzını kapattık. Teneffüste arkadaşa uzattık:

-Kız kaçırdığı için öldürülen birinin şekerini yemeyiz.

-Yiyin ya, annem çok üzülür.

-Olmaz yemeyiz, al şekerini.

Külahların içinde şeker yerine kum olduğunu gören ve kendisiyle dalga geçtiğimizi anlayan arkadaşımız ağabey acısına bu alay edilmenin eklenmesine çok üzülmüş ve olayı öğretmenimize anlatmış. 

Arkadaşın yüzündeki üzüntü ifadesi yaptığımızın vahametini anlatmaya yetmedi, belki de daha şiddetli bir ikaz gerekiyordu bize. Onu da öğretmenimiz yaptı. Ölümün acı bir şey olduğunu, hele kardeş acısının ne kadar kötü bir şey olduğunu, her işin şakaya  gelmediğini bir güzel öğretti bize, bir daha unutmamak üzere. 



ÇOK MANASIZ BİR YARIŞMA


Televizyonda gördüm ve hala kızgınlığım geçmedi. En güzel çocuk yarışması yapılmış. Üç kız üç de erkek çocuk mutlu bir şekilde poz veriyorlar. Geriye kalan yüze yakın çocuk ağlıyor. Kaybetmeyi, yenilmeyi, beğenilmemeyi tatmışlar bu yaşta. Ona ağlıyorlar. Tattıran da anne ve babaları. 

Yani insan çocuğu için nasıl böyle bir riski göze alır ki? Kazansa ne olacak sanki? Değer mi bu gözyaşlarına? Medya içinden biriyle tanışmıştık bir tatil yöresinde. Çok güzel bir kızı vardı. Sorduk ünlü yapmayı düşünüyorlar mı diye. 

-O kadar zordur ki bu çocuklar için. O ışıkların altında sürekli tekrarlanan çekimler. Hiç de çocuğa göre değil. Siz de denemeyin.

Diyelim başarıldı. Ünlü olmanın zorluğu, şöhretin başarının hazmı kolay mı bir çocuk için. Ama dinleyen kim herkes ajanslara çocuk kaydettirme peşinde.

Bu çocuk yarışması bana çocukluk yıllarımızda yapılan yılın annesi yarışmasını hatırlattı. Fikir herhalde öğretmenden çıktı ama anlamı amacı neydi hatırlamıyorum. Hatırladığım bizden yılın annesini seçmemizi istediler. Yazacaktık yılın annesi kimin annesiyse. Ne manasız bir soru, tabi ki annemdi yılın annesi sekiz yaşımda da otuz sekiz yaşımda da.

Oylama yapıldı sonuç beni çok şaşırttı. Benim annem ve bir arkadaşın annesi birer oy almışlardı. Kalan oylar diğer iki anne arasında bölüşülmüştü. Bölüşümden en fazla oy alan anne yılın annesi seçildi. 

Bizim zamanımızda sınıf annesi gibi kavramlar yoktu. Okul karşısındaki kafelerde toplanan, veliler günü yapan anneler de yoktu. Dolayısıyla mahallede tanıdığımız anneler dışında okula gelen anne olmadığından birbirimizin annesini tanımıyorduk. Verilen oylar herhalde anneye değil çocuğa verilmişti bu durumda.

Nitekim yılın annesi ödülünü vermeye giden heyette ben de olduğum için görebildim yılın annesini. Aklımda kalan tek şey yılın annesinin başı örtülü değildi ve saçları sarıya boyalıydı. Genelde bizim orada annelerin başı örtülü olurdu. Bizi çok güzel ağırladı sağ olsun. Çayın yanında bisküvi ikramını da orada gördüm ilk.

Hala çözemediğim şey, neden sınıfta bir yılın annesi seçilmesi gerekiyordu ve daha da önemlisi sekiz yaşında bir çocuk için neden yılın annesi kendi annesi değildi?


TANIK EZİYETİ


Neden ve nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama ilkokul dördüncü sınıftayken okul çıkışı bir kızı dövdüm. Bütün öğrenciler yolda olduğundan hemen ayırdılar bizi. Aslında pek kavgacı bir çocuk olmadığımdan muhtemelen dolduruşa gelmiştim. Dolduruşun etkisi geçmemişti ki kız:

-Seni babama söyleyeceğim.

-Babanın da..

-Öğretmene söyleyeceğim.

-Öğretmenin de..

-Müdüre söyleyeceğim.

-Müdürün de..

O kadar kalabalıkta kızı dövmüşüm özür dileyecek değilim ya. O bir söylediyse ben iki söyledim. Ertesi sabah kız ilk derste öğretmene durumu anlattı. Şahit olarak da Raziye'yi gösterdi. O da doğrulayınca öğretmen beni çağırdı tahtaya ve bir güzel dövdü.

Buraya kadar her şey o zamanın şartlarında normal. Dayağımı yemiş sırama oturmak üzereyken Raziye:

-Öğretmenim Zehra "babama söylerim dedi" o da babanın da dedi.

-Ne babasına da hakaret ha, gel buraya!

Gittim bunun da cezasını ödedim. Sırama doğru gidiyorum yine Raziye:

-Öğretmene söyleriz dedik, öğretmenin de dedi!

-Ne, gel çabuk.

Ben yine tahtaya, yine dayak tekrar sırama ve tekrar Raziye:

-Öğretmenim, müdüre söyleriz dedik, müdürün de dedi!

-Müdüre ha, geeeelll.

Sövülenin makamı arttıkça dayağın sayısı ve şiddeti de artıyordu. Müdür dayağından sonra tekrar Raziye'ye baktım. Suçlarım bitmişti ancak Raziye bir şey daha söylerse boşuna sırama gitmeyeyim diye . Ses seda çıkmayınca da oturdum yerime.

Tabi ki şiddetten yana değilim ve asla hoş görmüyorum ama yani kızı dövmüşüz cezamızı da çekmişiz. Dayağı yiyen kız da yeterli gördü ki bir daha sesini çıkarmadı. Bu nedenle ben de Zehra'ya kızmadım o kadar. Fakat şahit Raziye'nin benim suçlarımı sayıp dökmedeki kararlılığı, cezasız suçumu bırakmamaktaki ısrarı çok zoruma gitti. Hele hele her seferinde dayak bitti diyerek sırama doğru giderken tekrar çağrılıp dayak yemek ömür boyu unutamayacağım bir şey oldu.

O gün bu gündür hem şahit kelimesinden hem de Raziye (babaannemin adı oysa) adından nefret ederim.


İSTANBUL NE KADAR KALABALIK?


Eskiden sigaranın serbest olduğu dönemde kahveye giren, kahvedeki dumanın ve kokusunun hemen farkına varırdı. Bir süre sonra alışır ve farkına varamaz hale gelirdi. İstanbul'un kalabalığı da öyle. İlk gören için boğucu, çok rahatsız bir durum. Fakat bir süre sonra alışıyor insan. Sadece uzun tatil dönüşlerinde tekrar farkına varıyor kalabalığın, sonra tekrar alışıyor.

Ben üç defa geldim İstanbul'a. Her seferinde de boğdu beni ve bir şekilde gittim alışmadan. Kabul ediyorum, İstanbul bütün olumsuzluklarını kısa sürede unutturacak kadar güzel. İstanbul'da yaşayanların büyük bir çoğunluğun aylarca boğaza gitmedikleri,  kiminin ise Topkapı Sarayından bile haberinin olmadığı bir gerçek.

Ben ise aynı maaşı alacağıma göre, başka şehirde yaşayıp yılda bir hafta İstanbul'a gelerek güzelliklerini yaşamak, zahmetine katlanmadan sefasını sürmek düşüncesiyle her seferinde kaçtım İstanbul'dan.

Yıllardır İstanbul'da yaşayan arkadaşlarımla bu düşüncemi tartışırız ancak asla ikna edemedim. Fakat sonunda bir olay nedeniyle onlar da ikna oldular, İstanbul'un yaşanamaz şekilde kalabalık olduğuna.

Bahar aylarında iki arkadaşımla balığa çıkmıştık. Yani ceviz kabuğu denilen bir sandalla. Sandal aslında iki buçuk kişilikmiş. Biri arkada biri önde ben de ortadayım. O kadar küçük ki biri bir tarafa eğilsem alabora olacağız. O nedenle birbirimizden habersiz ani hareket yapmıyoruz. 


Cevizli-Adalar arası bir mevkiideyiz. Balığa fazla dalmışız ki birden Büyükada önlerinde bulduk kendimizi. Etrafımızda yüzlerce tekne-sandal, herkes gezmede. Bir yandan da biralarımızı yudumluyoruz. Sonunda arkadaşım dayanamadı:

-Hem balık tutarız hem bira içeriz, sıkışırsam da arkamı döner ihtiyacımı gideririm diye düşünmüştüm. Kardeşim, denizi bile kalabalık bu İstanbul'un. Ne tarafa dönsem sandal ne tarafa dönsem insan. Çok sıkıştım dönelim artık, zaten balık da yok.

İYİLİK YAP DENİZE AT

Maksat ritüel olsun diye başlamadı bu iş. Malum, çağımızda insanlar istediklerini değil söylenenleri yapıyor:

-Sağlıklı yaşamak için üç beyazı kesmeniz gerekiyor.

-Zayıflamak için hareket şart.

-Siz de kitap okuyun çocuğunuza örnek olun.

-Çocuğunuzla vakit geçirin.

Geçenlerde "az uyku başarıyı artırır" diye okudum ki, artık "her güzel şeyi mundar ettiniz bari uykuyu rahat bırakın" diye haykırmak geldi içimden.

Evet, bir öneriye uymak veya böyle bir amaç için başlamadık balığa. Zaten üç yaşından beri oğlumla birlikte vakit geçirmekten hoşlanırız . Bir gün iş yerimize ait terk edilmiş iskeleden olta attık, balık yakalayınca da devam ettik, hepsi bu.

Her hafta sonu sabahı, hazırlanmış halde başucumda buluyordum oğlumu. Evde hiç bir işe bulaşmayan oğlum, balığa gidilecek günlerde çantamızı, yiyecek sepetimizi hazırlıyor, balıkta da yemek çay servisi, olta hazırlama, yem kesme vb. ne iş olsa yapıyordu. Hem de severek yapıyordu.

Arabamızla gittiğimiz iskelede bir yandan balık tutarken bir yandan da güzel vakit geçiriyorduk. Bir çok arkadaşı da götürdük bu ritüelimize. 

Bizim her hafta balığa gittiğimizi duyan herkes de hafta içinde uyarısını yapıyordu:

-Bu hafta yağmur varmış. İyi balık yapar.

-Yağmur yokmuş bu hafta, balık çok olur.

-Hava rüzgarlı, balıklar sahile kaçar.

-Dalgalı denizde balık tutulmaz.

Anladım ki, hemen hemen her erkeğin bir balıkçılık geçmişi var. Herkesin de her konuda bilgisi var. Bazı kişilerin balıkçılıkta uzman olduğuna, bu işten anladığına da tanıklık etmiş biri olarak mecburen dinliyorum. Balık tutmak bir umut işi. Tutma olasılığını seviyoruz daha çok. O nedenle de her bilgi kırıntısını dikkate alıyoruz.

Sonuç olarak, bir kaç yıl hemen hemen her hafta sonu gittik balığa. Yağmurda, çamurda, soğukta, sıcakta, gölde, nehirde, denizde. Fakat bana sorarsanız yukarıda söylenenlerin hiç biri doğru değil. Özellikle dikkat ettim. Yağmurda bir sefer tutsak diğerinde tutamadık. Diyelim belli bir saatte tuttuk ama daha sonra aynı saatte bir daha tutamadık. 

Her seferinde arabayı aynı yere park ettiğimiz ve oltayı da aynı yerden attığımız için anlıyoruz ki balık işi tamamen şans işi. Bunun sadece bir istisnası oldu. Bir defa olduğu için yapılan olayla bir ilişkisi olduğu söylenemez belki ama gerçek de bu.

O gün  yolumuz üzerindeki bir akraba çocuğuna bir hediye verdik, hem de çok istediği bir şeyi. Oradan da balığa gittik. Artık nasıl teşekkür ettiyse ya da ne kadar dua ettiyse, o güne kadar tuttuğumuz günlük ortalama balığın on katı kadar balık tuttuk. O kadar fazla tuttuk ki yem takıp balık çıkarmaktan yemek bile yiyemedik akşama kadar. 


Boşuna dememişler; iyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir.


EŞİNİ TANIMAK



Kimi diyor, bakmak değil, görebilmek lazım. 

Kimi diyor, karşındakini izin verdiği ölçüde tanıyabilirsin. 

Kimi de diyor, empati yaparak tanıyabilirsin-anlayabilirsin. 

Kimi de diyor, sırası gelmemiştir. 

Kimi de diyor, aklına gelmemiştir. 

Bu dediklerim sadece eşi tanımak için değil herkesi tanımak için geçerlidir. Örneğin yirmi yıllık arkadaşımın eskrimci olduğunu tesadüfen öğrendim. Demek sırası gelmemiş. 

Anlatacağım olay ise genel, fakat daha ziyade empatiyle ilgili ya da benim “ erkek kardeşi olup erkeğin nasıl yetiştiğini gören kadınlar, erkeği daha iyi anlar” teorimle ilgili. 

Sıhri hısımlardan birine davetliyiz. Davet kısmında ben yoktum, o nedenle neye davetliyiz bilmiyorum ama saatine bakılırsa yemeğe davetliyiz anlaşılan. 

Eve vardık, kısa bir hoş-beşten sonra evin erkeği adet olduğu üzere özür dileyerek dışarıya çıktı. Muhtemelen eksik kalan siparişleri almak üzere görevlendirilmişti. Benim bir başka iddiam ise; evin hanımının misafir ağırlamada yük tamamen kendisinde kaldığı için, intikam amacıyla ve de zahmeti paylaşmak için, mutlaka her misafir öncesi evin erkeğini kasten eksik bırakılmış ihtiyaçları almak üzere markete- bakkala gönderdiğidir. 

Manzara şöyle: evin kadını, annesi, kızı ve benim eşim kadınların özgürlük mabedi olan mutfaktalar. Bu kadar kişiyle salata yapılamayacağına göre muhtemelen bir kadın muhabbetindeler. Oğlum, zırlamasın diye açılmış bilgisayarın başında. Ben de salonda tek başıma oturuyorum bir saate yakındır. 

Evin erkeği dönmeyince mutfaktaki sohbet de bitince herkes salona döndü. Evin hanımı sordu: 

-Nerede kaldı bu, iki kilo portakal almak bu kadar sürer mi? 

-Yok canım, market kalabalıktır. 

-O zaman ötekine gitsin, bir sürü market var. 
… 

Adamın kapkaça uğradığı, evi bulamadığı bile söylendi ama benim söylediğime kimse itibar etmedi: 

-Bugün maç var, maç seyrediyordur. 

Evdeki kadınlar şiddetle itiraz ettiler. Adam cep telefonunu da almadığı için yola çıkıp aramaktan başka çare yoktu. Benden beklediler. Ben maç bitene kadar beklemeyi önerdiysem de kabul etmediler. 

Baktım evin kadını ile annesi giyinmişler adamı aramaya gidiyorlar. Anlaşılan tekrar girdikleri mabetlerinden böyle bir karar çıkmıştı. 

-Maç bitene kadar bekleyelim az kaldı, eğer illa ki gidilecekse de ben gideyim, derken kapının zili çaldı. 

Evin erkeği, elinde poşetlerle içeriye girdi. Mutfak ekibi erkeği poşetlerle mutfağa sorguya soktular. Dışarıya çıkan evin kadını haykırdı: 

-Alnından öpeceğim seni, nasıl bildin maça daldığını? 

Erkek olmak, evin erkeğinin maça meraklı olduğunu, o akşam da tuttuğu takımın çok önemli maçı olduğunu bilmek yeterliydi. 

Bilemediğim ise davet sahibi erkeğin elinde poşetlerle ayakta maçı seyrettiği ve takımı maçı garantilediği için maçın bitmesini beklemediğiydi. Evde misafir vardı ne de olsa. 

FAKİRLİKTE EŞİTLİK DEĞİL ZENGİNLİKTE EŞİTLİK


İstanbul'da deniz otobüsleri yeni gelmiş. Denemek amacıyla Karaköy-Bostancı seferine biz de bindik. Herkes bindikten sonra iki kadın tepemizde ayakta durmaya başladı. Ben de bilmiyordum meğer koltuk sayısı kadar yolcu alınıyormuş deniz otobüsüne. 

Bundan haberi olmayan kadınlar muhtemelen üst katta kendilerini bekleyen koltuklarından habersiz ayakta duruyorlardı. Ne yapsınlar alışkanlık; otobüste, vapurda, trende hep ayaktalar.

Tepemizdeki başörtülü, pazar çantalı kadınlara iğrenerek bakan yanımdaki adam bana doğru eğilerek:

-Yapacaksın bileti elli lira ki binen binmeyen belli olsun!

Anlaşılan, adam deniz otobüsüne binmesini bilmeyenlerle aynı yerde bulunmamak için elli lira ödemeyi göze almıştı, benim de ilk defa bindiğimden habersiz. 

Bu normal insan davranışı mı bilmiyorum ama çok örneklerine rastladım. Koşarken hedefe ya da önündekine bakmak yerine yanındakine bakan insan tipi. Aldığı paranın miktarına değil de kimlerle aynı parayı aldığına bakan insan tipi. O alıyor ben de alayım demek yerine ben almıyorum  o da almasın diyen bir insan tipi.

Televizyonda Özdemir Erdoğan'dan duydum:

-Türkiye'de zengin olabilirsiniz ama zengin yaşayamazsınız bu kadar fakirliğin içinde!

Evet, gelir dağılımı giderek daha da bozuldu bu söz söyleneli otuz yılı geçmesine rağmen. Bu sadece gelir açısından değil, yaşam tarzı yaşam kültürü açısından da fark açıldı. Yaşayacak kaynakları olanlar da yaşamayı bilmediklerinden, öğretilmediğinden yaşayamıyorlar. 

Evet, yaşayanlar ve onları seyredenler.

Yıllar önce görevli gittiğimiz bir yerde misafirhaneye teflon tava aldırdık. Yeni çıkmıştı o zamanlar. Alacak görevli de duymamıştı. Bir kağıda yazıp vermiştik eline.

Sabah kahvaltısında görevli kadının yumurta yaptığı tava biraz tuhaftı. Dışı bir gün önce alınan teflon tavaya benziyordu ancak içi pırıl pırıldı.Görevli kadın bir yandan da söylendi:

-Dün kapkara bir tava almışlar. Sabahtan beri telle ovdum ancak temizleyebildim. 

Evet, teflon tavanız olabilir ama ondan habersiz biri yumurtanızı yapıyorsa, teflonunu sıyırdığı tavada yersiniz yumurtanızı. Haberiniz olursa kurtulursunuz belki ama haberiniz olmazsa zehirlenebilirsiniz de. O nedenle yaşasın zenginlikte eşitlik!

GÜCÜNÜZ VAR YETKİNİZ VAR MI?


Televizyonda bir sahne; dört polis yerde yatan birine vuruyor. Amir:

-Yeter!

Polisler bırakıyor vurmayı. Polisin önleme veya yakalama amacıyla güç kullanma yetkisi var.  Yerde yatanı götürmeyip amirlerinin yeter demesiyle bıraktıklarına göre amaç cezalandırmak. 

Oysa cezayı adalet veriyor, yasada yazan miktar kadar. Amirin yeterli gördüğü kadar değil..

***
Gazetelerde okumuştum. Mahkeme salonunda sanık hakimi uyarıyor:

-Bana sen diyemezsiniz!

Ne kibar adammış bu ya da nerede yaşıyor ki? Yolu mahkemeye düşenler için "sen" denmesi o kadar lüks bir sorun ki. Binlerce gazete haberi okursunuz "hakim azarladı, salondan dışarı attı" gibi. Ben de bunları yaşamış biriyim.

Uzmanlarca da kabul edilen şey, bağırmanın, azarlanmanın bir sözel şiddet olduğu ve dolayısıyla bir cezalandırma metodu olduğu.

Cezayı adaletin verdiği doğrudur da sözel şiddet diye bir ceza olduğundan şüpheliyim. Olsa bile söylenmeli cezanın bu olduğu.

Yoksa adalet, adaleti çiğneyerek sağlanmamalı. Ya da kanunda yazılı olmayan bir ceza, adaleti sağlayan tarafından verilmemeli en azından.

***
-Merhumu nasıl bilirsiniz diye soruyorlar. Görmedik ki hiç buralarda , nasıl bilelim?

Espri çok güzel. Duyunca ben de çok güldüm. Fakat sonradan düştü jeton. Bunu söyleyen bir din adamı olduğuna göre, bilinç altında mümkünse kendisinden bir referans alınması isteği var. Keşke öyle bir yetkisi olsa keşke herkesi önce ona sorsalar. 

Eh, bunun az ilerisi cennete bilet kesmek, orta çağdaki gibi.

***
Cami avlusunda kocaman bir pankart:

-Abdestsiz cenaze namazı kılınmaz!

Anlaşılan, cenaze namazı kılanların bir kısmı caminin içine girip normal namazı kılmadıkları, sadece avludaki cenaze namazını kıldıkları için bir tereddüt oluşmuş. Bunlar abdest alıyor mu acaba?

Evet, abdestsiz cenaze namazı kılınmaz, diğerler namazlar kılınabiliyor mu ki? Ya da yaradanın her şeyi gördüğü namaza katılanlar tarafından kabul edildiğine göre bunu sormak, yargılamak yetki aşımı değil mi?

***

Bir komşumuzun cenazesi. Namaz sonrası nedense imamlar mezarlığa genelde benim arabamla gider. Hep öyle denk gelir. Bu sefer de öyle oldu. Beni tanımaya çalışan imam ev sahibimi sordu ben tarif ettim, çıkaramadı. Dönüşte yine benim arabama düştü. Ev sahibi olan amcayı da aldım arabama bu sefer. İmama da:

-Ev sahibim bu amca.

-Amca seni çıkaramadım, gelmiyor musun camiye?

-Ben evde kılıyorum sadece cumaları geliyorum. Kalabalıktan görmemiş olabilirsiniz.

-Ne demek cumaları? Koskoca adamsın, gelsene camiye.

Ev sahibimiz eşiyle oğluma bakıyorlardı. Eşi yemesi-içmesine bakıyor, altını değiştiriyordu. Amca da kalan sürede oğlumu günde iki defadan az olmamak üzere parka götürüyordu. O nedenle gidemiyordu camiye. Ama söylemek istemedi. Ben ise bunu bildiğim için üzerine vazife olmadığı halde sorgu meleği görevine de soyunan ve amcaya saygısızca davranan imama kızmıştım. 

İmam, bir yandan da cemaatinin azlığından yakınıyordu. Yolda bir şey söylemedim, çekindiğimden değil de yol onun yanlışlarını anlatacak kadar uzun olmadığından. İnerken söylemeden de duramadım:

-Bir şeyden şikayet ediyorsanız kusuru başkalarında değil kendinizde arayın!

***
Bir aile dostumuz bir ajanda vermişti çocukken. Yatılı okulda etütlerde her gün yazıyordum günlüğümü. Hem de neler neler. Çok esprili, şamata şeyler. Sadece sevdiğim kızı şifrelemiştim. O kadar bana ait ve o kadar dert ortağımdı ki günlüğüm,  her akşam ilk işim ona yazmaktı.

Bir gün öğretmenimiz etüt yaptığımız sınıfa girdi. Sıranın altına panikle sakladığım günlüğümü buldu. Sonra tepemde hepsini okudu. Hem okudu hem güldü, hem okudu hem güldü. Sonra bir şey demeden bana verdi. Kızmadı, ceza vermedi hatta teşvik edici şeyler bile söyledi. Fakat benim için o gün bitmişti günlük yazma işi. O artık sadece bana ait değildi. Benim sırdaşım değildi. Gerektiğinde başkaları açıp okuyabilirdi.

O gün son oldu, bir daha da yazmadım günlük.