ALİ RIZA BEY GİTTİ, BARİ ZÜBEYDE HANIMI KURTARALIM!


Geçenlerde çok başarılı bir Anadolu lisesi öğrencisi, babasının sürekli kendisinden başarı beklemesinden yakınıyordu.

Ona her babanın bir Nobelli oğul babası, belki de bir Ali Rıza Bey olmak istediğini söyledim. Çocuk sordu:

-Yaprak dökümündeki Ali Rıza Bey mi?

Okullardaki cehalet, toplumdaki dizi manyaklığı sürdükçe bütün değerlerimiz anlamını yitirecek. Bu nedenle bir önerim var.

Atatürk’ü Koruma Kanununa bir madde eklensin. Zübeyde Hanım, Makbule Atadan, Latife Hanım, Salih BOZOK, Kılıç Ali gibi isimlerin dizi karakteri olarak kullanılması yasaklansın (!).

FAİLİ BELLİ CİNAYETLER


Orhan Veli’nin bir şiiri vardı. Işık yanan dağ evinde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Ve “ belki de yazılmaz ne yaptıkları” diye bitiriyordu.

Evet, kapı kapandığında, hane halkı baş başa kaldığında evin kendi gündemi, kendi hayatı başlar. Kimse bilemez içeride neler yaşanıyor, ne olup bitiyor. O nedenle denir örneğin:

-Karı-koca arasına girilmez, diye.

Bir değerlendirme yapmanız için detaylı bilgiye ihtiyaç vardır. Asla akıl verilmemeli ve zorlanmamalıdır çiftler.

Fakat her zaman da merak konusudur bir başka evde yaşananlar. Belki o nedenle çok tutuluyor televizyondaki gözetleme programları.

Dışarıdan her şey normal görünse de arada patlar, dışarıya yansır evin içindekiler. Genelde üçüncü sayfalarına gazetelerin. Herkes de şaşkındır aynı zamanda:

-Biz çok sakin bilirdik!

Evet, her şey normal görünüyor. Kalp krizi geçirmiş bir adam ve onu ziyarete giden iş arkadaşları. Birden odaya bir kadın giriyor.

-Yeter artık, ne işiniz var burada. Defolun gidin. Ben sana demedim mi ziyaretçi gelmeyecek, diye.

Kadın, yaptığı eziyetle adamı öldüremediğinden olsa gerek teşebbüsünü tamamlamaya çalışıyor. Kocasının salasını dinlemeden içi rahat etmeyecek. Ziyaretçi değil, taziyeye gelenleri bekliyor belli ki.

Adam, şaşkınlık içinde odayı terk etmeye çalışan arkadaşlarına eşini gösteriyor.

-Anladınız mı şimdi, neler yaşıyorum.

Bir başka sefer bir makam mevkii sahibi ile tanışıyoruz. Aynı yerde kalıyoruz. Yemekte, lobide sürekli birlikteyiz. Muhabbet ilerledikçe ilk tanıdığımız kişiden bir hayli uzaklaşmaya başlıyoruz. Sohbet konularımız da memleket meselelerinden başka meselelere kaymış durumda. Bizim değil de makam mevki sahibinin:

-Bir gün kızla meyhanedeyiz…

(Kendi kızı değil, tabi ki)

-Bir balerin arkadaşla….

(O görev yaptığı küçük şehirde nereden bulduysa balerini)

-Gamze, üzüyorsun ama beni…

(Telefondaki dansöz arkadaşına)

-Karıları hazırlayın geliyoruz dedik, bir baktık ki kapıda bir sürü polis arabası, meğer bakan bey oradaymış, tüh…

(Ankara dönüşü bir otel sahibine)

Makam Sahibinin eşini kanserden kaybettiğini bir ara duymuş olmakla birlikte; hiçbir zaman eşiyle, bayan iş arkadaşlarıyla olan bir anısı ve hikayesini dinlemedik.

Dinlediklerimizden sonra, eşinin kanser olmasının ve de ölümünün, adamın kadınlarla ilgili anlattığı anılarından kaynaklandığı sonucuna vardık.



ETİKETİ SIRTINDA GEZENLER



Bir etiket makam sahibi olmak zordur, baştan söyleyeyim. Bir sürü emek, bir sürü sınavdan geçmek. O nedenle tabi ki hakkıdır etiket sahibinin etiketini kullanması. Benim itirazım; etiketin bir elbise gibi giyilmesi, olmadık yerlerde kullanılması.

Bir tatil yerinde iki çocuk kavga ediyor. Derhal birinin annesi diğerinin babası olay yerine intikal ediyorlar. Dayak yiyen çocuğun babası:

-Ben savcıyım, diye söze giriyor ki karşısındaki kendine bir çeki-düzen versin, haddini aşmasın, özür dilesin ve kavga başlamadan kendi galibiyetiyle bitsin.

Oysa karşısındaki ev kadını etiketine sahip olsa da bir anne. Hele çocuğu kavga eden bir anne ki adeta bir kartal, bir Sibirya kaplanı.

-Bana ne savcıysan, çocuğuna sahip ol, yoksa alırım terliği elime, ikinize de…

Tabi ki kavga başlamadan bitiyor. Çocuğu dayak yiyen etiket sahibi kendi yemeden oradan uzaklaşıyorlar.

***

Bir de etiketin elbise gibi giyilmesi var. Eskiden meclis, silahlı kuvvetler sigaraları vardı. Araba camında çıkartmalar: TBMM, Başbakanlık, Basın…

Ya da araç plakalarının olmazsa olmazları: DR, AV yazılı plakalar. Bir de BMF vardır ki izahtan varestedir.

Emekli Hakim, Emekli Albay yazan kapı zilleri. Kapısında adının başında DR yazdığı için komşularının çocuklarını muayeneye getirdiği maliye doçenti bilirim. Zor anlatabilmiş tıp doktoru olmadığını.

***

Bir de etiket çarpışması vardır ki çok tehlikelidir. Zamanında çekilmek gerekir çarpışmadan, yoksa hasar büyük olur.

Van’da bir köy karakolunun telefonu çalıyor. Komutan havalı:

-Vanlıyam, şanlıyam, kılıcı kanlıyam, bilmem nerenin karakol kumandanıyam, sen kimsen?

-Ben Van Valisiyim.

-Bırrrrrrr, sen benden de büyüksen!

***

Her etiket her yerde işe yaramaz.

Bir işyerinin avlusunda, zemin kattaki misafirhaneden, bahçede bulunan bekçi kulübesindeki telefondan arandığı için banyodan çıkmış, aceleyle kulübeye doğru yürüyen, havluya sarınmış, başında baş havlusu bir eleman. Bunu gören biri yanına çağırıyor ve soruyor:

-Kimsin sen?

(Yani burada mı çalışıyorsun, misafirhanede mi kalıyorsun anlamında)

Havluya sarınmış durumunun farkında olan adam, etiketlerini sayarak durumdan kurtulmaya çalışıyor:

-Ben, ..mühendisleri derneği yönetim kurulu üyesi, .. federasyonu merkez delegesi,…mühendis….!

-İyi, memnun oldum, ben de …müfettişleri derneği üyesi…, bu ne hal, bu kılıkta bahçede dolaşmaya utanmıyor musun?

***

Bazı etiketler ise çok uzundur isme varana kadar yorulur insan. Ondokuzmayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Ordinaryüs Profesör Doktor: adı da uzunsa taşımak da zor olur.

***

Bazı etiketler ölürken bile işe yarar. Bazı kurumların cenaze yardımı yönetmeliklerinde açıkça belirtilmiştir. Kimlere resimli gazete ilanı, kimlere resimsiz, kime ne tören yapılacak vs.

Kiminin salasında söylenir:

-Emekli Noter Başkatibi….

Kiminin mezar taşında yazar:

-Tapudan Emekli..

Öbür dünyada işe yarıyor mu bilmem.

***

Kimi etiketle doğmuş sanırsınız. Onsuz yapamaz. Kendini çıplak hisseder ki o nedenle emekli olamaz.

Bana sorarsanız, etiket insanın ekmek parasını peşinde geldiği yerdir. Onunla doğmamıştır, onunla ölmeyecektir de.

Ne demiş şair:

-Ne insanlar gördüm üzerinde etiket yok, ne etiketler gördüm altında insan yok!







ADANA'DA BİR LOKANTA


Yer Adana'da bir lokanta..

Garson:

-Buyur ağam ne yersin?

-Şiş!

-Ağaya şiş sok!

-Ağam ne içersin?

-Su!

-Ağayı sulaaa!

-Yanında yeşillik ister misin ağam?

-İyi olur!

-Ağaya ot attt!

Kaynak: Ahmet BIÇAKCI

YER ZENGİNDİR!


-On bir yaşında birahanede veresiye hesabım vardı!

Bunu anlatan artık otuz yaşına gelmiş ama hala tam bir fırlama olan işyerinden bir arkadaştı, öğrenciliğimde. Ne zamandır gidiyordu ki birahaneye, veresiye hesabı olabilecek derecede eski ve hatırlı müşteri statüsüne kavuşmuştu on bir yaşında.

Benden bir hayli büyük bu iş arkadaşımın, dediklerini test etme olanağımız olmadı. Abartı,  yapmakta olduğumuz pazarlamacılık işinde bir parça zaten vardı. Sadece bir defasında o birahaneye gittiğimizde herkesi tanıdığına, orada bir geçmişi olduğuna şahitlik etmişliğim vardır.

Benim kahvehane hayatım da bir hayli eskidir. On üç yaşında başladım gitmeye. Fakat bizimki kahveye gitme değil, bir nevi televizyon izleyicisi konumu. Evlerde televizyon olmadığından kahveye gidiyorduk seyretmeye. Sanırım kolluk kuvvetleri de müsamaha gösteriyordu, on sekiz yaşın altındakilerin kahveye gitmesine. Yoksa o zaman da yasaktı. Ben bu kadar erken başlayınca gitmeye, bir defasında polis baskını ihbarı alan kahveci, yaşı küçük olanların kahveden çıkmalarını istedi. Tam yerimden kalkacakken:

-Sana demedim, sen otur, demişti. Ya yaşımı büyük sanıyordu ya da eski müşteri hatırı. Bilemem artık.

Bu kadar erken yaşta ve bu kadar çok gidince, kahve hayatı-kültürü ister istemez yaşamımıza yön veriyor ve çok şey öğretiyor insana. Kahvede öğrendik adabı, raconu, insan ilişkilerini ve tabi ki oyunları. Yaşamın sonraki aşamalarında orada öğrendiklerimizi uyguladık. Tecrübelerimizden yararlandık. Aslında bu kadar insanın zamanının büyük bir bölümünü geçirdiği kahve kültürünün bir ansiklopedisi yazılmalı bence ya da erkekleri tanıma kılavuzu. Deyimleri, alışkanlıkları ve yazılı olmayan kuralları. Çok işe yarar inanın.

Şimdi, okey oynuyorsunuz. El sıkıntılı. Boşa koyuyorsunuz olmuyor, doluya koyuyorsunuz almıyor, öyle bir durum. Üzerinizdeki bir taş atmış. Alsanız per yapmayacak ama belki ileride işinize yarayabilir. Çifti de çıkmış, bir daha da gelmeyebilir. Türlü alternatifleri deniyorsunuz bir türlü olmuyor. Böyle durumlar için bir söz vardır:

-Taş çek, yer zengindir!

Evet, taş çekin. Okey de gelebilir, beş taşın ortası da. Ya da hiç işinize yaramayan bir taş. Sonuçta umuttur taş çekmek. Okey de, beş taşın ortası da, on eldir beklediğiniz kırmızı ikili de yerdeki taşların arasındadır.

Yaşam da öyle değil mi? Umut bittiğinde yaşam da biter. Bir arkadaşım var, fakülteden sonra önce memuriyete başladı. Baktı olmuyor, kariyer bir mesleğin sınavlarına girdi ve kazandı. Fakat yaşı otuza gelmiş ve kimi kimsesi de yok. Torpil anlamında. Duymuş ki torpilsiz asla girilemiyor oraya. Başka iş dene, diye tavsiye ediyorlar ya da başka pozisyondaki göreve razı olmasını istiyorlar. Fakat ne yapsın, yine de giriyor sözlü sınavına, elenecek olsa bile.

Komisyon Başkanı Genel Müdür, masanın başında, soruyor:

-Yaş kaç?

-Otuz.

-Torpilin var mı, tanıdık falan?

-Yok.

-Aynı benim gibi direkten dönmüşsün. Ben de otuzumda girdim ve torpilim de yoktu. Senin torpilin de ben olayım. Hayırlı olsun!

Arkadaşım üzerindeki oyuncunun attığı taşa razı olmamış, yerden beş taşın ortasını çekerek okey dışarı yapmış.

FACEBOOK İCAD OLDU, İNSANLIK BOZULDU!


Yeğenim yazmış:

-Canım sıkılıyor.

Altında bir yorum:

-Ahmet bunu beğendi.

Yeğenim kızgınlıkla:

-Nesini beğendin lan!

Yanıt:

-İçtenliğini.

****

İlk zamanlar inandım ben de. Ahmet ile Ayşe arkadaş oldular. Normaldir, olabilir. Fakat yirmi yıldır evli olduğunu bildiğim arkadaşlar da eşleriyle arkadaş olmaya başlayınca şüphelendim. Yirmi yıllık evlilik nasıl arkadaşlığa dönüştü?

Arkadaşlığın evliğe, aşka dönüştüğünü biliyorduk da evliliğin arkadaşlığa dönüştüğünü facebook sayesinde öğrendik.

Ya da” Mehmet artık evli”. Beni en çok yanıltan bu oldu. Bir çoğunu epeydir görmediğim için arkadaşların mecburen facebooktan aldığımız bilgilere itibar ediyoruz. Mehmet evliydi zaten. Artık evli yazınca boşandı başkasıyla evlendi herhalde diye düşündüm. Yazık oldu iyi kızdı eşi.

Baktım bütün arkadaşlar teker teker evlenmeye başladı, şüphelendim ve detaylı inceleme yaptım. Aaa bildiğimiz kızlarla evli arkadaşlar.

Eşlerinin zorlamasıyla medeni durumunu değiştirince “Ahmet evli “ yazsa sorun yok. ”Ahmet artık evli” yazınca böyle yorumlamakta haksız mıyım?

****

Geçende benim başıma geldi. Sağ tarafta bir mesaj: Bir ilişki teklifi aldınız, yazıyor yanında bir kalp. Eh, olabilir yani. Bir tıkladım ki Aykut’la evli olduğunuzu onaylamalısınız, onaylamazsanız yayınlanmayacak. İşe bak sen. Ben zaten bir kadınla evliyim. Aynı anda bir erkekle de evlenilebiliyor mu medeni kanunumuza göre bilmiyorum. Öyle olsa bile benim niyetim yok. Bildiğim kadar Aykut da evli.

Anlaşılan Aykut yanlış bir yere tıklamış, ya ben de tıklasam iki yanlıştan ne çıkacak kim bilir!

****

Geçen baktım arkadaşın oğlu “ ilişkisi var” olan durumunu “ilişkisi yok” olarak değiştirmiş. Ne demeli böyle bir durumda bilmiyorum. Kendisine bir yorum yazdım. “Geçmiş olsun, ayrılanla ayrılınmaz”diye teselli ettim.

Yeni evlendikleri için birbirine sanal kalp gönderen arkadaşlarıma da bir mesaj yazdım. “Çok şanslısınız, bizim zamanımızda sanal kalp yoktu, gerçeği de bize lazım olduğundan gönderemedik, Allah mutluluğunuzu daim etsin”

****

Evdeki çiçeklere su vermeyen oğlum, bilgisayara biraz da ben geçeyim deyince, “baba şu ıspanakları biçeyim, tavuklara yem vereyim” demez mi. Birkaç gündür kulağıma gelen tavuk sesleri bilgisayardan geliyormuş meğer. Normal belki, görmedi çocuk. Peki bizim kırkbeşini aşmış arkadaşların internette zerzevat yetiştirmelerine ne demeli?



KÜFÜR KURSU


Yıllar önce üç yaşındaki oğlumla dört yaşındaki yeğenim kavga ediyordu. Üşenmedim saydım. Bir günde yedi defa kavga ettiler. Kavga şiddete dönmedi. Fiziksel şiddete yani. Her kavgada birbirlerine sözel şiddet diyebileceğimiz kötü kelimeler söylediler. Fakat söyledikleri sözler eşek, köpek falan. Daha sonra da tanık olduğum kavgalarında da küfür etmediğini, hayvan isimleri ile yetindiğini gördüm.

Babalığımı icra ederken bir sloganım var. “Oğlumun her şeyi olmalı, her şeyi de bilmeli”. Bütün icraatlarımı bu slogandan hareketle yapıyorum. Sünnetinde kirve tedarik etmeme rağmen olmayan dayısı yerine birini bulma arayışlarım halen sürmekte.

Baktım ki oğlum küfür etmiyor sadece karşısındakine hayvan isimleriyle hitap ediyor, hemen durumdan vazife çıkardım ve onu küfür kursuna yazdırmaya karar verdim. Fakat her şeyin kursu vardı ama küfür kursu yoktu. Küçük ablamın oğlunu daha önce ağız dolusu küfrederken görmüş bu kadar donanımlı yeğenim olduğu için gurur duymuştum. Devamlı sokakta oynadığı için kursa gitmesine gerek kalmamış, iyi bir küfür repertuarı oluşturmuştu. O nedenle yeğenimin yanına göndermeye karar verdim. On gün yanında sokağa inse yeterdi.

Bu fikrimi ilk olarak söylediğim kolej mezunu, yalıda oturan, kadın iş arkadaşım şiddetle itiraz etti. Bence ömründe hiç küfür duymamış da olabilirdi, o nedenle karşıydı. Ama çok kızdı bu özgün fikrime:

-Size hiç yakıştıramadım yani!

Diğer arkadaşlarım ise “ne gereği var” diye itiraz ettiler. Eşime ise hiç söylemedim. Çocuğun halasının yanında on gün kalmasının gereğini anlayamamıştı sadece.

Okul yıllarımda fen dersleri ile aram hiç iyi olmadı. Ama aklımda kalan bir kaç bilgi yaşamıma rehberlik etmiştir her zaman.

-Doğada hiçbir şey yok olmaz, şekil değiştirir. Yani bir madde diyelim yaktınız, katı halden gaz hale gelir, özü değişmez vs.

-Her şey ihtiyaçtan doğar.

İki bilgiyi birleştirdiğimiz zaman, iyi ya da kötü her şeyin ihtiyaçtan doğduğu ve her şeyin her insanda olduğu, sadece çıkmak için fırsat beklediği sonucuna varırsınız. Küfür etmek de sonuçta bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktaydı ve bu ihtiyaç ortaya çıktığında da oğlum buna hazır olmalıydı hepsi bu. Yoksa bütün hayali sigara içmeyen ve küfür etmeyen erkek çocuk yetiştirmek olan annemin kemikleri sızlardı mezarında.

Ya da eğer bir gün oğlumun çok kızdığı birine öfkesini bastıramamışsa fiziki şiddet yerine sözel şiddet olan küfrü kullanmasını tercih ederim tabi ki.

Galiba yine de en iyisi: d-hiçbiri.

Ama nasıl, böyle bir dünyada, böyle bir trafikte?

İZMİR'Lİ KIZLA EVLENEBİLMEK


Doğulu bir arkadaş. Daha doğrusu arkadaşımın arkadaşı. Çok iyi eğitim almış, işinde çok başarılı, efendi, saygılı bir arkadaş. Bu kadar şeyi başarmış arkadaş evlenmeyi başaramamış. İzmir’de oturuyor ve tek hayali iyi bir İzmir kızıyla evlenmekmiş.



Tanıdığım bir kız var. O da çok iyi eğitimli, işinde çok başarılı, çok güzel, masterli, mini etekli tam bir İzmir kızı.



Başka yaşamlara dokunmayı seviyorum ya. Hemen durumdan vazife çıkardım. Arkadaşımla birlikte buluşturduk. Sonra da çiftimiz yemeğe çıktılar.



Bütün hayali bir İzmir kızıyla evlenmek olan doğulu arkadaşımız, deniz kenarında, şarap ve balıkla, keman eşliğinde romantik bir yemek yemeyi hayal eden kızı dürümcüye götürüyor. Lezzeti ve servisini daha önceden bildiği bir mekan olduğu için, geceyi riske etmemek adına.



Tabi ki sonuç tam bir hüsran. Nitekim kız isyan etti:



-Abi, ben dürümcüye götürülecek bir kız mıyım?

AŞK EVLİLİĞİ Mİ, MANTIK EVLİLİĞİ Mİ?




-Kendinden büyüklerle arkadaşlık et!

Annemin aklımda kalan en önemli tavsiyesi buydu. Sanırım büyüklerle arkadaşlık yaparak onlardan yararlanmamı, onların düştüğü hatalara düşmememi istemişti.

Nitekim öyle de oldu. Ama ben istediğim için ya da çabaladığım için değil (sadece benim istememle olmazdı zaten) öyle denk geldi.

İşe başladığımda dokuz kişiydik. En küçüğü benden yedi yaş en büyüğü ise ondört yaş büyüktü benden. Onlara sordum bu soruyu bekarken.

-Aşk evliliği mi, mantık evliliği mi?

Şansımdan iş arkadaşlarımın hepsi bir fikir verecek zamandır evliydi. Aşk evliliği yapan da vardı mantık evliliği yapan da.

Uzun uzun konuşuldu bir öğle yemeği sonrası. Birçok değişik konular konuşuldu, onları geçiyorum. Komisyonun uzlaşmaya vardığı sonuç şuydu:

-Mantık evliliğinde eşlerin birbirinden asgari beklentileri vardı. Kumar oynamasın, evine baksın, temiz olsun, geliri iyi olsun vs. Beklentileri aşmak ve fazlasını yapmak daha kolay olduğundan mutlu olmak, evliliği uzun süre götürmek daha kolaydı.

-Aşk evliliğinde ise eşler zaten evlenene kadar birbirlerini tanıyor ve yapabileceklerinin azamisini yaptıkları için, mutlu olabilmek için çok daha fazlasını yapmaları daha fazla çaba harcamaları gerekiyordu. O nedenle mutlu olmak ve evliliği uzun süre götürmek daha zordu.

Bir başka büyüğüme sordum aşk evliliği mi, mantık evliliği mi? Dedi ki:

-Eşimle bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım, çok iyi anlaşıyoruz ve çok mutluyuz. Eşim bana ve çocuklarıma çok iyi bakıyor, beni de çok seviyor. Ama kocası olduğum için. Çok isterdim bir kadın mecbur olmadan beni sevsin.




BEKARET NEDEN ÖNEMLİ?



Yıllar önce, bir eleman geldi.

-Efendim, çok önemli bir sorun var çözmemiz gereken!

Sorun, bahçedeki Atatürk anıtının altında yazan sözün tarihinin yanlış olmasıymış. Atatürk o sözü bindokuzyüz yirmi yedide söylememiş. Düzeltilmesi gerekirmiş.

O kadar hayalle, o kadar iddialı oturmuştum ki o koltuğa ve öyle işe gömülmüştüm ki, böyle işlerle uğraşacak halim de vaktim de yoktu. Bence en önemlisi de sözün anlamıydı, ne zaman söylendiğinin ne önemi vardı ki? O nedenle tam elemanı savuşturacaktım ki:

-Bu benim için çok önemli, dedi.

O zaman durdum, düşündüm. Dinledim çözümünü. Zaten benden bir şey istemiyordu. Sadece düzeltmek için izin istiyordu. Nitekim sözün yazılı olduğu mermerdeki tarih kısmını kaparak da çözmüştü sorunu.

Diyeceğim o ki, bazı konular bazı insanlar için gerçekten önemli. Sorunu saçma bularak, küçümseyerek, yok sayarak çözmek mümkün değildir. Belki de sorunu gerçekten anlamak, sorunun nedenini bulmak çözüme atılmış en büyük adımdır.

O nedenle geçenlerde aklıma geldi, nedir bu bekaret, diye.

Şimdi, bekaretin önemli olduğu toplumlarda genelde erkek kadına gösteriyor aşkını, sevgisini, ilgisini. Şiir, mektup, bakış hediye vs.Kadının ise ilgisini söylemesi, göstermesini bırakın iması bile ayıp, günah. Kadın kaçan, erkek kovalayan durumunda.

Kadın veya erkeğin karşısındakini iki milyar kadın veya erkekten sadece onu seçtiğini anlatması, hissettirmesi gerekiyor. Kadının işi kolay. Erkek bir şekilde kadına bunu anlatabiliyor. Fakat erkeğin kadının iki milyar erkekten sadece onu seçtiğini anlayabileceği bekaretten başka bir şey yok. Bu toplumlarda bekaret, bence kadının erkeğe özel olduğunu hissettirdiği tek şey ve bunun için çok önemli.

Eğer kadınlar da erkeklere özel ve bir tane olduklarını çeşitli şekillerde (söz, şiir, bakış, vücut dili) anlatabilirlerse bekaretin bir önemi olmayacaktır. Naçizane görüşüm.